Cehennemin kaldırımları

Benim ve meslektaşlarımın en sık karşılaştığımız sorular arasında, genel olarak toplumun veya bir topluluğun psikolojik sağlığının bozulup bozulmadığı ya da ne durumda olduğu tartışmasız biçimde en ön sırada. Oysa bu soruya kesin bir cevap verebilmemiz imkânsız. Toplumun, toplulukların davranışlarındaki sağlıksız yanlar (psikopatoloji), akademideki bilgi dallarından hiçbirisi tarafından tam manasıyla konu edinilmiyor. Psikanalizin ve grup psikoterapisinin içinde toplulukların davranışlarını ele almaya müsait çok güçlü bir damar, bilgi ve tecrübe birikimi var ama bu dallar da akademinin içinde önemli bir yer işgal etmiyorlar.

Sosyal psikoloji ve politik psikoloji, sanılanın aksine, toplumun psikolojik durumunu ve rahatsızlıklarını anlamayı amaç dahi edinmeyen çok farklı bir bilim nesnesine ve yöntem bilgisine sahipler. Psikiyatri, her ne kadar, psikolojik hastalıkların nedenleri ve tedavileriyle ilgili olarak insanın toplumsallığını hesaba katan teorilere sahipse de, esasen bireye (tek bir insana) ve onun hastalıklarına odaklı. Psikiyatrinin toplumu, toplulukları ilgilendiren konuların nasıl ele alınacağı konusunda henüz bilimsel bir çerçevesi ve kavramlaştırması bulunmuyor. “Çifte delilik” (folie a deux) diye bilinen bir hezeyan tablosunu kişinin çok yakın çevresinin de aynen paylaşması, bazen tüm ailenin aynı hezeyanın pençesine düşmesi (folie a famille) gibi az rastlanan durumlarla ilgilense bile topluluklara sirayet eden düşünce ve inançlar, psikiyatrinin değil kültürün alanı olarak görülüyor.

Hem bilimsel konumumuzu hem de mesleğimizin etik ilkelerini göz önünde bulundurduğumuzda, bu tür sorulara cevap vermeyen meslektaşlarımız, gerçekten doğru olan tutumu sergiliyorlar. Sessiziz ama “bilenler konuşmaz, konuşanlar bilmezler” düzeyinde bir bilgelik makamında da değiliz. Sessizliğimizin nedeni, bilimin kendisinden ve etiğinden gelen kısıtlılık…

Ama eğri oturup doğru konuşalım, çok sık muhatap olduğumuz bu sorulara bir cevap verilmesi gerekmiyor mu? Kesinlikle gerekiyor. Kaldı ki bizler konuşmazsak, tabiat boşluk kaldırmıyor, kendilerine hemen bir mesleki unvan yakıştıran ve sırtında bilim ve etik gibi yumurta küfesi de bulunmayan birileri, bizim teşhis kavramlarımızı sere serpe kullanarak, kerameti kendinden menkul sözüm ona bilgilerini ortalığa saçıveriyorlar. En çok da maneviyat alanında, manevi topluluklarla ilgili olarak…

Maneviyat alanı, insan varoluşunun en soyut, yüksek ve kapsayıcı özelliği. Öyle ki, insanlık tarihini, en kısa biçimde “inançlar tarihi” diye ifade etmek mümkün. Böyle olunca, maneviyatı esas alan yapıların, modern zamanlarda da bu kadar ilgi çekmesinde şaşılacak bir durum yok. Aynı nedenle insanı varoluşuyla, “Hakikat” ile karşılaştırmayı vaat eden maneviyat alanına bin bir çeşit gerekçeyle yığılmalar oluyor. Çok ilginç, şaşırtıcı, psikolojik sağlık açısından endişe verici birey ve topluluk manzaraları ortaya çıkabiliyor.

Müslüman toplumlarda onlarcasını bildiğimiz tuhaf örnekler geliyor gözümüzün önüne… Gelişmiş denilen Batılı toplumlarda Jim Jones’un “İnsanlık Tapınağı”, David Koresh’in “Kıyamet Çiftliği” örneklerinde olduğu gibi liderinin tek bir sözüyle onlarca kişinin topluca intihar ettiği misalleri düşünüyoruz. Burası tam da “cehennem kaldırımları iyi niyetle döşenmiştir” denilen nokta. “Bu insanların topyekûn hastalanmış olmalarından başka izahı yok böyle vakıaların!” deyip işin içinden sıyrılmak istiyoruz. Gelin, bu sefer öyle yapmayalım, hep birlikte düşünelim.

Bu konularda çok sayıda yayın var. (Meraklı okuyucuya, “İnsan Kısım Kısım: Topluluklar, Zihniyetler, Kimlikler”, “Türklerde Liderlik ve Fanatizm” kitaplarımızı ve Mehmet Ali Büyükkara Hoca’nın Usul Dergisi’nde yayınlanmış “Dini grup yapılarında dine ilişkin muhtemel anlama ve temsil sorunları” makalesini öneririm.) Ben şimdiki derdimize deva olabilecek en iyi makalelerden birini yıllar önce, 1999’da gördüm. Bir Alman psikolog olan Werner Gross, “Tarikat ve ibadet gruplarının yıkıcı olma niteliklerini değerlendirici psikolojik kriterler” başlıklı yazısına şöyle bir giriş yapıyordu: “Almanya’da toplam 1,5-2,5 milyon üyesi olan 300 kadar dini tarikat, kendine özgü inançları olan topluluk ve insan psikolojisini hedef alan inanışlara sahip grup olduğu iddia ediliyor ve bunlara sürekli yenileri ekleniyor… Adeta balta girmemiş bir ormanla karşılaşıyoruz. Ancak bu orman sürekli değişiyor ve yeni, eşi benzeri olmayan filizler veriyor.

Bu tür gruplaşmaları değerlendirmeye yarayacak kriterlerin ise yetersiz olduğu görülüyor. Bir grubun sorun olabilecek türden veya tehlikeli olup olmadığını nereden anlarız? Yıkıcı, tahripkar bir ibadet ve inanışa sahip olup olmaması neye bağlıdır? İnsanları bağımlılığa sürükleyen, onları sömüren ya da hatta insanlıklarını yok eden yönlerini belirleyen, hangi özellikleridir? Bütün bunlara etken olan hangi mekanizmalardır?… Bu tür grupların yarattığı sorunlar ve tehlikelilik düzeylerine ilişkin kabaca bir profil oluşturabilmek amacıyla bu kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir.” Bir sonraki yazıya Gross’un manevi topluluklarda sorun ve tehlikelilik belirtisi diye gördüğü kriterleri ele alalım inşallah.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel