Empati aile ve sosyal hayat

“Geçimsizler” kitabınıza ilginç bir meseleyle başlıyorsunuz: Sürücü ehliyeti için bile kılı kırk yaran ve bizden birçok şartı yerine getirmemizi isteyen devlet, anne baba olma konusunda hiçbir bir kural koymamış diyorsunuz özetle. Teknik bir konuda gösterdiğimiz özeni hayatımızın en önemli konusu sayılabilecek aile ve sosyal ilişkilerimizde göstermediğimizden yakınıyorsunuz. Şakayla karışık ciddi bir soru soralım bu durumda: Türkiye toplumu geçimsiz insanlardan oluşan bir toplum mu sizce?

Hayır hayır, öyle söylersek doğru ifadelerden yanlış bir sonuç çıkartmış oluruz. Geçimsizliği ölçecek sağlam bir miyar yok elimizde ama diğer toplumlarla kıyaslayacak olursak, daha kötü değil daha iyi görüneceğimizi sanıyorum. Çünkü bizde her şeye rağmen aile bağları çok güçlü. Güçlü aile bağları, kimi zaman bireysel gelişimde sorunlar ortaya çıkarabilse de sağlıklı bir kişilik için bilebildiğimiz en mümbit arazi. Biz, ülkemizdeki bu olumlu görünüme rağmen, iyi olan bünyemiz daha iyi olsun diye çabalıyoruz.

Ana baba olmak bence insanın en kolay yaptığı iş. Hiç özel bir şey gerekmiyor. Allahın verdiği yetenekle, potansiyelle, üreme işlevlerinde bir eksikliğin yoksa anne baba olma görevine haiz oluyorsun. Ama ana babalığa muktedir olman, çocuk yapabilmen senin iyi ebeveyn olacağın anlamına gelmez.

Yasalarımızda yeri olduğu halde ana baba olurken kişilerin zihinsel yetilerinin yerinde olması, ruhsal donanımının elverişli olması gibi hiçbir şart aranmıyor. Günümüzde yasaları da hiçe sayarak, evlendirme sırasında daha ziyade biyolojik yeterliliğe bakılıyor. Hâlbuki geleneksel dünyada bile evlilik için şart koşulan akıl baliğ olmak demek hem biyolojik hem de zihnen ve ruhen yetişkin gibi düşünmeye ve ana babalığa hazır olmak demektir. Evlilikle, ana baba olmakla ilgili bu tutumlarımızdaki lakaydiliği gösterebilmek için, onu ehliyet almak sırasında gösterdiğimiz çabayla kıyasladık. Devlet kendince önlemler alıyor aslında ama maalesef insanlar arabalarına gösterdikleri özeni, psikolojileri ve ilişkileri hakkında göstermiyorlar.

  • Psikolojiyle ilgili klişe, kültür ve tarihi biraz dışlıyor sanki. Psikoloji, hele psikiyatri deyince bir kişinin şahsından ibaret bir dünyada olup biten şeyler akla geliyor. Siz oysa hem psikiyatrsınız hem de felsefeden tarihe, siyasetten dine “sosyal” olan her şeyle ilgilisiniz. Psikolojiye kültür tarafından mı bakıyorsunuz yoksa tersi mi?

Bu karmaşıklığın sebebi, bizatihi insanın kendisi. İnsana bakışımızdaki sakatlığı halledersek, sorunuzun cevabı kolaylaşır. Bugün biz modernler ve modern bilim insanları, insanı varlıklardan bir varlık canlılardan bir canlı sanıyoruz, eskilerin geleneksel kapsayıcı bakışını terk ettik. Şeyh Galip gibi “hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/ merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen ” demeyi bırakın, bu sözlerin ne anlama geldiğini bile bilmiyoruz. İnsan kainatın özüdür, tüm canlıları kendi yapısında içerir.   Ben sadece böylesine kapsayıcı nitelikleri olan, Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan insanı anlamaya çalışıyorum.

  •  “Türk grup davranışı”na gelirsek,  göçebelik üzerinde yoğun olarak duruyorsunuz. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeleriyle göçebelik sona ermedi mi? Göçebelikle bugünkü toplumun ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?

Biz Türkler de göçebe bir geçmişe sahibiz; 18. yüzyıla kadar büyük ölçüde yarı-göçebe bir yaşama tarzımız vardı. Daha düne kadar sürmüş olan göçebe geçmişimizin bugünkü yaşantılarımıza sirayet etmemesi imkansız.  Bir psikiyatri uzmanı olarak, yıllardır insanımızı can kulağıyla dinliyorum, davranışlarımızın büyük ölçüde göçebelikten kaynaklandığını hep görüyordum. Yıllar süren araştırmalardan sonra gördüklerimi tarihsel bilgiyle donatarak ve bilimsel bir kavram şemasının içinde ifade etmeye başladım. “Türklerin Psikolojisi”, “Türk’ün Göçebe Ruhu” gibi kitaplarım bu çalışmanın ürünü ve davranışlarımızdaki göçebelik izlerini birer birer gösteriyorlar.

Her şeyden önce bugün konuştuğumuz Türkçede bariz göçebelik mirası var. Örneğin “ev”, “yurt”, “gerdek”, “ocak” gibi dilimizin temel kelimeleri, göçebelik yaşantısının timsali olan “çadır”dan köken alıyor. Bu arada hemen söyleyeyim, yerleşik mekanların esasını oluşturan “temel” sözcüğü Türkçe değildir. Örneğin dilimizde göçle, konmak, göçmekle ilgili o kadar çok terim vardır ki, bunları kaldırsanız Türkçe konuşmanız imkansız hale gelir. Fazla söze hacet yok; göçebe-hayvancı bir topluluk yaşantısının göstergesi olan “mal” sözcüğü, dilimizde hem hayvan, hem eşya, hem de insanın sahip olduğu varlıklar manasına geliyor.  İlk Türkçe söz dağarcığını ortaya koyan “Divanü Lugat-it Türk”ün yazıldığı 1000 yıl önce, Türkler göçebeydi. Bugün hala bu söz dağarcığını büyük ölçüde kullanıyoruz, yani göçebelik zamanlarımızdaki gibi düşünüyoruz.

Göçebelik zamanlarının mirası, sadece dilimizde değil; göçebelik bir yerde “iğreti” durmak demektir, bugün neyimiz iğretiyse, mesela şehirciliğimiz, mesela demokrasimiz, ezcümle modernliğimiz orada göçebeliğin payını araştırmak gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben memleketin ahvaline nereden bakarsam bakayım göçebeliğin tarihin derinliklerinden bana gülümsediğini görüyorum. Bana evlerimiz çadır, hayatlarımız çadır hayatı gibi geliyor. Hala oradan oraya göç edip durduğumuza şahit oluyorum. Vatanı ve devleti kutsallaştırmamızda, her türlü yeniliğe mutlaka ayak uydurmak zorunda hisseden muhafazakarlığımızda, sabrın ve tahammülün halkı oluşumuzda hep göçebeliğin etkileri gözüme çarpıyor.

 

  • Anlamak mı sevmek mi hangisi daha önemli sizce? İnsanların birbirlerini tam anlaması mümkün mü? “Sevgi anlaşmak değildir” diye bir şey de var malum…

Bu sorunuza cevabım, daha önceki insan-kültür sorunuzla aynı. Anlamak ve sevmek birbirinden ayrılamaz. Özdemir Erdoğan’ın şarkı sözlerindeki “sevgi”, henüz ilişki başlamadan önceki hale daha uygun. Bir ilişki başlamadan önce, elbette o insanla anlaşıp anlaşmayacağımızı bilmeden önce içimizdeki kıpırtıyı sevgiyi hissediyoruz. Neye başkalarını değil de o insan içimizi kaynatıyor, bilim henüz bu soruyu cevaplayabilmiş değil… Ama bir kez ilişki başladıktan sonra artık, ilişkinin kuralları geçerli oluyor. Karşınızdaki insanı anlamaya çalışmıyorsanız, anlayamıyorsanız ilişkiniz de çatırdıyor. Anlamaya çalışıyor ve anlaşabiliyorsanız, ilişkiyle birlikte sevginiz de büyüyor. Bu yüzden ilişkide sevgiyi emek diye tarif etmek daha doğru…

 

  • Eskiden “kişilik” sanki daha sık karşılaştığımız bir kavramdı. Şimdi “kimlik” ön plana çıkıyor gibi. Buna nasıl bakıyorsunuz?

Haklısınız önceleri kişilik, karakter, huy, mizaç gibi kavramlar daha önemliydi; bunlarla insanın genetik olarak getirdiği ve çocukluğunda kazandığı temel niteliklerini kast ediyoruz. Ama son 20-30 yıldır kimlik siyasetlerinin belirleyici olmasıyla birlikte, insanın kendisini kim olarak tanımlamasıyla ilgili olan kimlik kavramı öne çıktı. Kişilik ve kimlik, birbirleriyle çok yakından alakalı. Kimlik gelişimi çocuklukta başlıyor ama esasen gençlik döneminde belirginleşiyor. Gençlik döneminin temel görevi kimlik kazanmak, bunu mesleki, toplumsal ve cinsel alandaki tecrübe, kavrayış, benimseyiş ve özdeşimlerle yapıyoruz. Sonunda bizim de diğer insanlar gibi ama onlardan tamamen farklı bir kimliğimiz oluyor. Bunu yapamazsınız kimlik arayışınız yıllar boyu sürebilir, sizi pek sıkıntılı bir gelecek bekler.

 

  • “Toplumsallaşmamız, (dünyevi ve ilahi) güçle, iktidarla ve genel olarak öteki ile ilişkilerimiz değerler sayesinde mümkün olabiliyor,” diyorsunuz. Burada vurgulu kavram “öteki”, yanılmıyorsam. Ötekiyi nasıl tarif edersiniz; ötekinin öteki oluşu kişiye göre mi gruba göre mi? “Benden” olmayan mı öteki oluyor, “bizden” olmayan mı?

“Öteki” de “kimlik” gibi moda kavramlardan. Çok değişik anlamlarda kullanıyoruz. “Öteki”, dediğimizde en genel olarak bizden olmayanları kast ediyoruz. Kendimizi anlatmak istiyorsak, yani bir insan teki, bir birey olarak konuşuyorsak, “öteki” pek olumsuz bir anlam taşımıyor; bizim yaşam alanımızda karşımıza çıkan kimseleri kastediyoruz, ama “biz” dediğimiz, kendi grubumuz etnik veya dini kimliğimizin dışında kalanlar ise, “öteki” de diğer etnik ve dini kimliklere sahip olanlar haline geliyor. Hayatımızda şu veya bu şekilde, bir “öteki” var; ahlak da “öteki” ile olan ilişkimize yön veren değer sistemimiz demek… Bu değer sistemimiz başkalarına saygı duymayıp onları hep dışlarsa bu kez “ötekileştirmek”ten bahsediyoruz.

 

  • Psikiyatri profesörüsünüz, aynı zamanda psikodrama uzmanlığınız var. Psikodrama yaygın olarak bilinen bir terapi yöntemi değil Türkiye’de. Psikodramayı biraz anlatabilir misiniz?

Psikodrama, bir grup psikoterapisi yöntemi ama bireysel olarak da kullanılabilir. Bu terapi türünde insanın iç-dünyasının anlaşılmasında ve sorunların çözümünde canlandırma yöntemi esas alınır. Tıpkı bir tiyatroda olduğu gibi, gruptaki insanlara roller vererek hayatlarımız oyuna dökülür ve hep birlikte neler olduğuna bakılır, geri-bildirimlerle neler olması gerektiği ortaya konmaya çalışılır.

  • Empati kavramı hakkında ne düşünüyorsunuz? Psikodramanın yaratıcısı Jacob Levy Moreno empati yerine rol değiştirmeyi öneriyor. Farkı nedir bu ikisinin?

Empati ve rolü birbirinden böyle keskin hatlarla ayırmamak lazım. Psikodrama, tamamen karşısındakini anlamaya yani empatiye dayalı bir terapidir. Psikodramanın kavramları ve Uyguladığı tüm teknikleri empatiyi sağlamaya yöneliktir. Hatta diğer terapilerde empati, sadece bilişsel ve duygusal düzeyde olduğu halde psikodramada sürekli olarak karşımızdakinin rolüne girmek esas olduğundan varoluşsal bir empati söz konusudur. Türkçede empatiyi “kendini onun yerine koymak” diye tanımlıyorlar ya, işte psikodramada yapılan tam da odur.

 

  • Sorunlarımızı terapiyle mi çözeceğiz dersiniz?

Sorunlarımız çözmenin birçok biçimi var. Kendi baş etme berilerimiz, çevremizdeki eş dosttan aldığımız, medyadan, kitaplardan öğrendiğimiz rehberlikler… Tüm bunlar yetmezse tabi ki terapi. Zaten insanlar, ellerinden gelen her şeyi yaptıktan sonra terapiye geliyorlar ki bence doğrusu da bu. Yoksa hayatımız bir terapi deneyine dönerdi.

 

  • “Empati yapmak” deniyor… Demokratikleşme ve diyalog gibi kavramların yanında duruyor. Empati yapmanın belli bir yöntemi, tekniği var mıdır? Nasıl empati yapılır?

Bakın bu yüz puanlık uzman sorusu. Cevabı hem çok basit hem çok zor.  Empati; aşk gibi herkesin bildiği ama kimsenin ne olduğunu tam olarak anlatamadığı bir iletişim özelliği. Empati, “Bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumun ona iletilmesi süreci” diye tarif edilir. Tarifi bu kadar zor görünmesine rağmen bir insanla iletişimiz sırasında en kolayca hissettiğimiz şeydir o. Herkes, karşısındaki insan tarafından dinlenilip dinlenmediğini anlaşılıp anlaşılmadığını bilir. İnsan ilişkisine tadı empati katar, sıradan iletişim onun sayesinde “muhabbet”e dönüşür, kalitesi artar. Empati yeteneği yüksek olan insanlarla bir şeyler paylaşmaktan zevk alırız. Çünkü onun kendisini bizim yerimize koyduğunu, dünyaya ve anlatılan olayı bizim perspektifimizden bakabildiğini biliriz. O sadece iyi bir dinleyici değil, iyi bir anlayıcıdır da. Bize gerçek anlamda “anlama”yı ve “anlaşılma”yı sağlayan empati iletişimde ulaşılan en üst noktadır.

İnsan ilişkilerinde, birbirimizle iletişimimizde böylesine önemli olan empati yeteneği, maalesef hepimize doğuştan eşit ölçüde dağıtılmamıştır. Aramızdan bazılarında bu potansiyel doğuştan daha yüksektir ve söylediğimiz gibi onlar çevrelerinde ilişki ustalıklarıyla hemen öne çıkar, tanınırlar. Lakin empati becerisi çalışmakla, eğitimle geliştirilebilir. Zaten kişilik gelişiminde mesafe kat ettiğimizin önemli göstergelerinden birisi empati becerimizdeki bu gelişimdir.

Empati becerimizi geliştirmek için önce ilişkilerimizde gösterdiğimiz empati düzeyinin ne durumda olduğunu saptamaya gerek var. Empati becerisi en kalitesiz tepkiden en kaliteli tepkiye göre 1’den 10’a kadar sıralanıyor. İletişim sırasında ne yaptığınıza, size bu sıralamaya göre hangisinin uyduğuna bakıp ve empati becerinizi geliştirmek için daha kaç arpa boyu yol almanız gerektiğine karar veriyorsunuz. Bakın en kötü üç düzeyi söyleyeyim size, bu düzeylerden birindeyseniz, empati becerinizi artırmak için çok çabalamanız gerekecektir.

  1. “Senin problemin karşısında başkaları ne düşünür?” diyerek Karşısındakini anlamaktan vazgeçip bir takım toplum kurallarından, atasözlerinden örneklerle onu hırpalama yoluna gitmek. Bu, empatinin en alt düzeyidir, daha doğrusu empati yokluğudur.
  2. “Eleştiri” düzeyinde olanlar, karşısındakini anlamak için yine hiçbir gayret göstermezler, onu kendine ait değer yargılarıyla yargılamayı tercih ederler.
  3. “Akıl verme” düzeyine gelenler, ilk iki düzeydeki gibi hırpalayıcı değillerdir ama hala karşısındakini anlamaya teşebbüs etmemişler, sadece ne yapması gerektiğini söylemekle yetinmektedirler.

Bu üç düzeyden birisindeyseniz, hemen işe koyulmanız gerekir. Size bu konuda bir başucu rehberi olarak “Geçimsizler” kitabımızı önerebilirim.

 

  • Empati yapmak tam olarak ne işe yarar?

İnsan olmaya diyeceğim, çok kısa oldu diyeceksiniz. Empati insan ilişkisinin A-B-C’sidir aslında. Şöyle diyebiliriz sen taşlı bir yolda da araba kullanabilirsin, toprak bir yolda da, jilet gibi asfalt bir yolda da kullanabilirsin. Empatiyi becerebilmiş bir ilişki, asfalt yolda araba kullanmak gibidir. Empati tanımlaması çok zor hepimizin bildiği ama anlatamadığız bir şey, aşk gibi… Türkçeye duygudaşlık olarak çevirebiliyoruz, kendini onun yerine koyabilmek yani.

Kendini bir insanın yerine koyarak, bütün önyargılardan uzak, sadece dinlemeye odaklanmak, onu anlayabilmek… Empati yapabildiğinizde eleştirilecek,  karşı çıkılacak, öğüt verilecek bir yığın durumda daha sakin olabiliyor, kendinizi bunlardan uzak tutabiliyorsunuz. Öyle olunca da karşısındakinin onu gerçekten dinlediğini anlayan kişi daha da kendisini açabiliyor. Bu olduktan sonra eleştiri, tavsiye olabilir ilişkinin içinde ama daha en baştan eleştiri ve tavsiye ile başlamamak lazım.

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel