Göka: Birbirimizi ne kadar iyi anlarsak, alemi ve öteki alemi de o kadar iyi anlarız

Göka: Birbirimizi ne kadar iyi anlarsak, alemi ve öteki alemi de o kadar iyi anlarız

“Âlim, yurtsever bir dede, üç erkek çocuktan en büyüğü olmak, “Alamancılık” ve “Parasız yatılılık” kişilik gelişimimin, hayat hikâyemin belirleyici öğeleridir”. diyorsunuz. Peki size bu cümleleri söyleten hayat hikayesi nasıl bir ortamda başladı? Ailenizden ve çocukluk yaşantılarınızdan bahseder misiniz bize?

Doğduğum kasabayı ve Rahmetli dedemi hayal meyal hatırlıyorum. En berrak biçimde aklımda kalanlar, dedeme duyulan büyük saygı, onun üst kattaki kitapları ve muazzam etkileyici aurası… Rahmetliyi tanıyanlarla sonradan karşılaştıklarım da hep aynı yanlara vurgu yapıyorlar… Daha geçenlerde benden hayli yaşlı, hiç tanımadığım, bir köylüm, sosyal medyada dedemin cuma günleri kasaba meydanında insanları toplayıp ilahiler söyleyerek tepeye doğru camiye, namaza yürüyüşlerini anlattı, tüylerim diken diken oldu… O zamanlar henüz gözlerini kaybetmemiş, bense onu hep ama olarak hatırlıyorum fakat amalığı onun insanın en son dikkatini çeken yanıydı sanırım.  

no images were found

Kasabadaki evimiz, tipik bir eski Türk eviydi. O evdeki hayatın olağan akışının fevkalade güzel oluşu zihnimde öylesine yer etmiş ki, yıllar sonra Türklerin insanlık tarihine mirasları arasında en önemli unsurlardan birinin “Türk evi” olduğunu söyleyecektim. Her neyse, kasabadaki evimizde Hoca dedemin şefkat dolu haşmetinin yanı sıra akrabaların sürekli gelip gitmelerinden olsa gerek hep kalabalık yaşantılar olması ve ama içlerinde dedem gibi etkileyici kimse bulunmaması, çok genç anne ve babamın diğer akrabaların yanında pek zayıf ve geri planda kalmaları, hatıra bohçama yerleştirdiğim diğer gizlilikler… Dedemin görüntüsüyle babamın -ki en küçük çocuktu, dedem 60’lı yaşlarındayken doğmuş- ve iki amcamın kasabadaki tek demirci atölyesini çalıştırmalarını ve yazın hep beraber içine düşülen bağ ve tarla hayatını hiç ama hiç bağdaştıramadım. Kitaplar, alimliğin getirdiği saygı halesi ve dedemin görüntüsü benim için başka bir dünyaydı, hatta gerçek dünyaydı. Bu yüzden olsa gerek her zaman çevreci ekolojist fikirlere yakın durmama rağmen köy hayatını ve el emeğiyle yapılan işleri hiç benimseyemedim. Sanıyorum bu durum benim hayatımdaki en göze çarpan tenakuz halidir. Gençliğimde bu durumu fark ettiğimden itibaren düzeltmek için epey uğraştım ama sonunda “kaderim” olarak kabul ettim.

Annem ve babam, dediğim gibi, diğer aile üyelerinin yanında yaşça çok küçük ve etkisizdiler. Dedemin vefatından sonra önce büyük amcam Denizli’ye taşıdı işlerini, ardından geçim zorlukları nedeniyle babam da o sıralar Burdur’un şimdilerin pek meşhur Salda Gölü kıyısında kurulu olan Yeşilova ilçesinde demirci atölyesi açtı ve at arabası yapmaya koyuldu. Benim hafızamda yer ettiği biçimiyle, evimiz Yeşilova’nın Salda Gölü’ne en yakın eviydi. O nedenle Salda Gölü benim için vazgeçilmez bir çocukluk manzarasıdır ve galiba ben de Salda Gölü’nün güzelliğini ilk keşfedenlerdenim. Salda Gölü ve sahili, hemen üstündeki çam ormanı, benim için her zaman çok eşsiz olmuş ve neden bu gölün ülkemizde yeterince tanınmadığına her zaman hayıflanmışımdır.

 Yeşilova, ilkokula başladığım yerdi ama oraya gelmeden önce “okul” benim hayatımda yer etmişti. Zira Denizler kasabasındaki evimiz hem ilkokula yakındı hem de akrabalarımız teker teker Denizli’ye göç etmeye başladıklarından o koca ev boşalmıştı. Babaannem (ebem) evin bazı odalarını muallimlere kiraya verirdi. Evimizdeki öğretmenler sayesinde ben okuma yazmayı ve aritmetiği çok erken öğrendim ve onların kitaplarını okumaya başladım. Ama ne yazık ki dedemin vefatından sonra kitapları nasıl olduysa evden gitmişti. Öğretmenlerin talebelerine kızdıklarında, sanıyorum onları teşvik etmek için beni okula götürüp problem çözdürdüklerini de hatırlıyorum. Hatta bir keresinde ikinci sınıflar bir türlü “dağ” yazamamışlardı da ben halledivermiştim.   O zamandan beri “ğ” harfiyle aramız iyidir.

Tekrar Yeşilova’ya gelecek olursak… Orada uzun süre kalamadık, galiba babamın işleri iyi gitmiyordu; tarımda makineleşme, at arabası yapım işini Burdur’da bile söndürmeye başlamıştı. Ortanca amcam Denizli’deki kasabamızda işleri sürdürememiş ve Almanya’ya işçi olarak gitmişti. Babam, ondan kendisini de oraya aldırmasını istemişti. Babamın Yeşilova’daki demirci atölyesini çok net hatırlıyorum. Örs ve çekiçle, ocakta kıpkızıl hale getirilen demire şekil verilmesi ve kas gücü gerektiren bu işleri yapan babama ve çıraklarına saygı duyulduğunu görmem pek güzeldi ama okumanın ve kitapların benim yanımdaki sevgisiyle ölçüldüğünde bunların esamisi okunmazdı.  

Yeşilova’dan hatırımda, kardeşim Şenol’un yaramaz çocukluğu, altına idrarını kaçırmasına neden olan bir hastalığı olduğu için tuhaf bir siyah şalvarla gölün kenarı ile bizim ev arasında dolaşıp duran, herkesin “sidikli Sadık” diye dışladığı, benim çok iyi anlaştığım ağabey ve babamın silah merakı kaldı. Sadık ağabeyin, insanların etiketlenmesine hep karşı çıkmamda derin bir etkisi olduğunu sanıyorum. Babamın tabanca onarımı işiyle uğraşabilmek için evin önündeki direkten evimize cereyan getirmek için kaçak hat çekmesi ve ilk kez elektrikli evle tanışmam unutulacak gibi değildi. Demek ki 1966’da Yeşilova’da her yerde henüz elektrik yoktu.  

Bir gün babam Almanya’ya gitti ve biz önce kasabadaki eve, sonra Denizli’deki amcamların yanına yerleştik. Bunlar tam olarak nasıl oldu, hele babam nasıl Almanya’ya gitti, vedalaştık mı, inanın hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey, çok zor günler olduğuydu. En güzel zamanlar başarılarımla parmakla gösterildiğim Ressam İbrahim Çallı İlkokulu’nda geçenlerdi. İlkokul arkadaşlarımı hala canlı biçimde hatırlamam ama babamın gidişiyle ve yaşadığımız zorluklarla ilgili ciddi bir hafıza boşluğumun olması, insanın örseleyici anılarını ne yapacağını bilemediği ama güzellikleri ise hep taze tutmaya çalıştığı hakkındaki bilgiyi yaşayarak öğrenmeme sebep oldu. Bir süre sonra amcamlardan ayrılarak annem ve kardeşimle yakınlardaki eve kiraya taşındık. O sıralardaki yaşadığımız yoksulluğu hiç unutamıyorum. Çevremizde bizden daha zor durumda olan bir aile yoktu. İlkokul ikinci sınıftan itibaren sabahları simit, okul dönüşü ise otogarda su sattığımı; annemin tarla işlerine yevmiyeli olarak çalışmaya gittiğini kimse zihnimden silip alamaz. Galiba babamın tıpkı Yeşilova’daki gibi Almanya’da da işleri iyi gitmiyordu ve bazı sorunlar vardı. Sonunda annem de bizzat kendisi başvurarak Almanya’ya işçi olarak yazıldı. Ben dördüncü sınıftayken annemle ikimiz İstanbul’a Almanya’ya işçi seçmelerine ve sağlık muayenesine geldik. Karaköy’deki bir otelde bir hafta kaldık. İstanbul büyüleyici idi ve ben en yoksul ve zor durumdayken karşılaştım bu güzellik ile… Eminönü’nden İstanbul hakkında kitaplar almıştık ve ben o bir hafta boyunca sular seller gibi İstanbul üzerine okuyordum. Denizli’ye döndüğümüzde, ne kadar hevesle İstanbul bahsediyorsam artık, sevgili Mustafa Doğan öğretmenimizin bazı derslerde benden İstanbul üzerine konuşmamı istediğini o kadar berrak hatırlıyorum ki…

Nihayet annem de gitti Almanya’ya… Üstelik en küçük kardeşimiz Mahmut altı aylıktı gittiğinde. Anneannem üstlendi bizim bakımımızı. Baba tarafından anne tarafına geçti yakın akraba ağırlığı. Çal ilçesinin İsabey kasabası daha önemli hale geldi hayatımızda. Zorluklar bitmedi hemen. Ben ilkokuldan sonra Denizli Merkez Ortaokulu’na kaydoldum. Aynı okulda Beden Eğitimi Öğretmeni olan halamın kocası Hüsam eniştemin rehberliği ve gayretleri, çok önemliydi o yıllarda. Onun teşvikiyle Devlet Parasız Yatılı imtihanlarına girdim ve kazandım. Önce Nazilli Sümer Ortaokulu’nda sonra Aydın Lisesi’nde “parasız yatılı” okudum… Daha anlatmayayım çocukluğumu zaten annemin Almanya’ya gitmesiyle birlikte ben henüz ergenliğe dahi girmediğim halde bir anda yetişkin oldum. Devletin sıcak yüzünü tanıdım, Liseyle birlikte ise Alamancılığın nimetlerinden faydalanmaya başlamıştım… Bir arkadaşım futbol ayakkabısı, bir başkası bilmem ne marka masa tenisi raketi mi istiyor, söylüyordum bizimkilere ve kısa sürede geliyordu. Ergen ortamında bunun nasıl bir havası olduğunu düşünebiliyor musunuz? Annem, babamı sarsmış, işleri yoluna koymuştu; yoksulluk çilesi yavaşça ailemizin üzerinden kalkmaya başlamıştı… Velhasıl, devletin analığıyla, annemden kadının gücünü öğrenmem aynı zaman diliminde oldu.   

Bütün bunları size anlatmak için çocukluğumu yeni baştan gözden geçirirken, dedemin hatırasını iç dünyamın derinlerine gömüp niye lise yıllarından tıp fakültesi sonlarına kadar Marksist olduğumu ama bir yandan da anti-emperyalizmi ve yurtseverliği hiç elden bırakmadığımı daha iyi anlayabildim.

Kasabanın büyük camiinin imamı âmâ Mahmut Efendi Hoca’nın hayatınızın ilk ve en önemli şahsiyeti olduğundan bahsediyorsunuz. Sizi bugün dahi böyle besleyen hocanızla ilgili düşüncelerinizin temelinde neler var?  

Mahmut Hoca Efendi, benim dedemdi aynı zamanda. Onun şahsında hem inancın büyük etki gücünü hem de her şeye yetmeyebileceğini öğrendim. Dedemin Milli Mücadele’ye olan katkılarını öğrenmem, çok sonradır. Kendisi asla bunları dillendirmezmiş. Kasaba halkına dinlerini öğretmek için hayli sert sözleri, uyarıları olduğunu duyarım hep ama evlatlarına karşı fazlasıyla müşfikmiş, hiçbirini okumaları için bile zorlamamış. Boyun eğmez kişiliğine rağmen öne çıkmamayı, tevekkülü, kaderine rıza göstermeyi inşallah ondan yeterince öğrenmişimdir. Fatih Medresesi’ndeki eğitimi ve Milli Mücadele’de yararlılıkları nedeniyle dedemin Balıkesir Müftülüğü’ne tayini çıktığını ama “buraları bırakıp gidemem, insanımızın bana ihtiyacı var” dediğini öğrenince de bazı davranışlarımı buna benzettim. Uzun lafın kısası, “dedem” benim hem genetik atam hem kocaman bir inanç geleneğinin temsilcisiydi. Hayatın zorlukları benim gençlik dönemimde bunları yok saymama neden oldu ama çok geç olmadan uyandığımı sanıyorum. Kıymetlerini vurgulayıp durmam bundandır.

 Hekimliğe ve psikiyatriye karar verme sürecinizden bahseder misiniz? Bu alanda uzmanlaşmaya karar vermenizde etkili olan neydi?  

Kendi hayatım üzerine düşünmeye başlamadan önce, bu sorunuza “ben aslında Siyasal Bilgiler okumak isterdim ama yüksek puan alanlar o zamanlar tıp yazardı. Ben de öyle yaptım, tıp okuyunca da sosyal bilimlere en yakın dal olan psikiyatriyi seçtim” derdim. Şimdiyse bu tercihlerimde çocukluğumdaki zorlukların, babamla olan dertlerimin ve daha da önemlisi psikoterapistleri geleneksel dünyadaki din rehberlerinin devamı olarak görmemin payını daha çok algılıyorum.

“Ne öğrendiysem hastalarımdan öğrendim.” diyorsunuz. Bu bakış açısını bir hekimden duymak öyle kıymetli ki… Nedense bizim için “Hekim en iyi bilendir.” gibi bir algı var. Elbette hekimlik çok kıymetli ve insan hayatı için vazgeçilmez kutsallıkta bir meslek. Ancak bir hekimin gözünden hastaların böyle anlamlandırılması heyecan verici. Bu konuya ilişkin neler söylemek istersiniz?

Kitapların teorik yol göstericiliğini ihmal edecek olursak, evet benim en kıymetli, vefakâr öğretmenlerim, hastalarımdır; daha doğrusu bana güvenip iç dünyalarını sonuna kadar açan insanlardır.  Onlar benim hakiki yoldaşlarım, yol arkadaşlarımdır. Bir insanın başına gelen şeylere rağmen güvenmesini, umudunu yitirmemesini, birçok örselenmeye, yaralanmaya, hayal kırıklığına, sadakatsizliğe rağmen yıkılmayıp ayakta kalabilmesini, derdini söyleyebilme cesaretini, kendini ve ilişkilerini onarma arzusunu ben onlardan öğrendim. İnsan olmanın her zaman eksik kalmak demek olduğunu, mükemmellik diye bir şey olmadığını, hayatımızdaki zirvenin azmetmek ve asla yılmamak manasına geldiğini ancak azmedersek şükretmeyi ve sabretmeyi başarabileceğimizi onlar sayesinde anladım. Öfkeyi ve dürtüleri zapt etmek gerektiğini, pişman olmanın yetmeyeceğini aynı zamanda onarmak için çabalamak gerektiğini, bazen affetmekten başka yolumuz kalmayacağını ve affetmenin büyüklüğünü…

“Eğitimi değil karşılaşmaları, özellikle hocalarımı, hayat bilgesi insanları önemserim.” diyorsunuz. Hastalarınızla ilgili söyledikleriniz de aslında bir bakıma aynı şeyi özetliyor. Hayatın akışının gerçek eğitim olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Teorik olan, sadece düşüncede kalan pek muteber tutulmaz, bir biçimde hayata geçme imkânı olmayan düşünceye pek değer verilmez. Kimileri bu konudaki tavırlarını teoriye ve düşünceye tamamen karşı çıkmaya kadar vardırsalar da bunlar, düşünce tarihinden süzülüp gelmiş, çok kıymetli saptamalardır. Enikonu bir ömür yaşamakla mükellefiz ve tüm yapıp etmelerimiz bu ömrün içine sığıyor. Bizim ömür dediğimize tüm âlem ve varlık planında hayat deniyor. Büyük bir oluş ve bozuluşun içinde küçücük bir zerreyiz.   O yüzden yaşamımızın da eğitimimizin de amacı, bu ömrü en iyi biçimde nasıl yaşayacağımız oluşturmalı.  Eğer ahret inancımız varsa ebedi hayatı nasıl kazanacağımıza odaklanmalıyız. İmtihan günündeki sorular, bilgi yarışmalarındaki sorular gibi olmayacak. Biz sana şu hususiyetleri, şu potansiyelleri ve irade gücünü verdik, söyle bakalım ne yaptın onlarla denecek. Modern zamanların en önemli sapmalarından birisi de bilgiyi pratikten, düşünceyi amelden ayırması; feraset ve basireti unutmasıdır. Ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar bilinçli bir davranışa sahip olacağımız, herkesi kendisine inandıran büyük bir eğitim yalanıdır. Bilmek ile anlamak, anlamak ile yaşamak iç içedir oysa. Kitapların doldurduğu kütüphaneler çok önemlidir elbette ama biricik yaşama nesnemiz, yaşantı zeminimiz olan hayattan öğrenmeye çalışan, varlık üzerine kafa yoran insanlar da yani hayat bilgeleri de en az onlar kadar önemlidir. O yüzden ben insanlara, dini bilgilerinizi sağlam kaynaklardan öğrenin tabii ki ama size yol gösterecek, rehber bellediğiniz kişinin hayat bilgisi nedir onu da araştırın diye tavsiyede bulunuyorum. “Hayatı bilmeyen, çalışıp çabalamayan, emek vermeyen, evlat yetiştirmemiş, insanların iyiliği için çabalamamış insandan kendi adıma medet ummam” diyorum. İnsan karşılaşmadır, insan ilişkidir. Her insan hayatı, deryalarca bilgi barındıran kitaptır, okumasını bilene… Birbirimizi ne kadar iyi anlarsak, âlemi ve öte-âlemi de o kadar iyi anlarız.

Edebiyatın ve sanatın insan psikolojisine etkisi nedir? Olumlu ve olumsuz yönleriyle bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?

Hımm bu sandığınızdan çok karmaşık ve uzun bir konu. “Sanatla tedavi”, “bibliyoterapi” başlığı altında o kadar çok şey söyleniyor ki… Ama bunca söze rağmen bu başlıklar henüz standart tedavi yaklaşımlarının içine girebilmiş değiller. Çünkü psikolojik rahatsızlıklar ve nedenlerine yönelik olarak günümüzde biyolojik yaklaşımlar ve beyin incelemeleri çok öne çıkmış durumda. Hayatın anlamını, insanın varoluşsal olarak nasıl bir varlık olduğunu, hayatımızı yaşayıp giderken estetik ve güzel olana neden değer verdiğimizi konuşmak psikolojideki esas paradigma haline gelmeden ne söylesek “edebiyat ve sanat” olarak değerlendirilecek ve burun kıvırılıp geçilecek. O halde biz de susalım, sonraya saklayalım sözlerimizi…

“Sade, sahici, farkındalığı yüksek, insanla-âlemle muhabbet içinde bir hayat isterim ve bu hayatın tadını çıkarabilecek, lezzetine varacak kişilik olgunluğu…” isteğinizi okumuştum. Gençlik yıllarınızın maneviyattan uzak geçtiğini ve en çok buna üzüldüğünüzü belirtiyorsunuz. İçsel dönüşümünüzü sağlayan süreci bizimle paylaşır mısınız?  

Susmamız hatta ağzımıza kilit vurmamız gereken bir konu daha… İsteyen “hidayet” ve “nasip” der, isteyen ve hayat çizgimizi çocukluk yaşantılarımızdan giderek bulmaya teşne olanlar, girişte anlattığımız çocukluk hikâyemize bakabilirler… Hepsi, kabulüm. Ancak bu vesileyle şunu söylemek isterim. Hayatımızın amacı, nefsin olgunlaşmasıdır. Nasıl İnsan doğup büyüyor, emeklemeye, yürümeye, koşmaya, konuşmaya ve okumaya başlıyorsa, nefsin de olgunlaştıkça idrak etmesi gereken hususlar, kendisinden beklenilen tavırlar var. Benim için “içsel dönüşüm” dediğiniz olguya, bazıları doğuştan ve ilk çocukluktan itibaren sahipmiş gibi görünüyorlar. Gerçekten öylelerse ne mutlu onlara. Ama ben şunu anladım ki, nefsi olgunlaşma kuralı hepimiz için geçerli… “Kalpten” kitabımda bu söylediklerimi, “kalp” kavramı çerçevesinde açmaya çalıştım.

 İnsan psikolojisi oldukça karmaşık ve bir o kadar da saf bir yapı. İnsanı okumaya, anlamaya, kendi anlam dünyamızı keşfetmeye nerden başlamalıyız? Kişisel deneyimlerimizdeki hasarları her zaman ve her yaşta onarma şansına sahip miyiz?

İnsan akıl baliğ olduktan itibaren nefsini olgunlaştırmak, iyilik ve hayır faaliyetlerini artırmakla mükellef. Bunu yapabilmek için de psikolojimize yapışmış olan hasedi yenemesek bile geri planda tutmayı, etkinleştirmemeyi başarabilmeliyiz. Size müjdeli bir haberim var: “Sıradan” dediğimiz birçok insan zaten bunları yapabiliyor, üstelik hiç “kişisel gelişim” kitabı falan okumadan… Hastalarımdan öğrendiğim kadar sıradan insanlardan da hayatın zorluklarını nasıl alt ettiklerini öğrenmeye çalışıyorum. Her birine hayranım. Kimsenin malında, mülkünde, ırzında namusunda gözü olmadan, helal yoldan çoluğunun çocuğunun rızkı için uğraşan her insanımız, nefsini olgunlaştırma vazifesini bihakkın yerine getirebiliyor. Yani diyorum ki, her insan şöyle bir hayatına baktığında, kendisini çağıran vazife ve sorumlulukları da görebilir. Bunları nasıl yerine getirebileceğini gösteren rehber de hemen oracıktadır. Yeter ki bunlara odaklansın, iyiliği ve hayrı amaçlasın… Havalı, entelektüel sözlerle cevap vermedim bu sorunuza diye kızmadınız değil mi?    

Bir de adalet ile eşitlik arasındaki dengeyi sormak isterim hocam. Kişinin hazırbulunuşluğuna, yaşam algısına ve hatta fiziksel imkan/imkansızlıklarına göre davranmanın yanlış anlaşılması… Bunu nasıl anlamalı, okumalı, yorumlamalıyız?

Şu dünya hayatında yaşananlara şöyle bir baksanız ilk göze çarpan şey adaletsizliktir. Bu durumda “Hayat adaletsiz. Ve hayatın adaletsiz olması adil değil” diyebilir miyiz? Diye sorsanız, kendi adıma bu soruya “Evet” diyebilirim. Ama daha ileri gitmem, bazılarının yaptığı gibi “Hayat adaletsiz, çünkü doğumlar adaletsiz; hayat adaletsiz, çünkü ölüm adaletsiz” demem. Buradan yola çıkarak saçma sapan teolojik bir çıkarım yapmaya yeltenmem. “Hayat adaletsiz” derken bunun asla “Yaratıcı adaletsiz!” diye düşündüğüm anlamında anlaşılmamasını mutlaka söylerim. İnsanlar olarak görünüşte çok farklıyız, farklı şartlara, farklı kültürlere doğuyoruz ama bizim inancımıza göre bu dünya imtihan dünyasıdır. Hepimiz kendi şartlarımızda, kendi potansiyellerimizde ne yaptığımızdan sorguya çekileceğiz. Ve bize denecek ki şartların farklıydı ama kalp ve hür irade sahibi olmak konusunda hepiniz eşittiniz. Kalbinizi karartmamak için ne yaptınız, söyleyin bakalım?

“Nasihat” kavramından bahsedelim mi biraz da? Nasihat ile örnek olmanın karıştırıldığını söylüyorsunuz. Sizce nerde yanlış yapıyoruz?

Çok mühim bir husus, teşekkür ederim bu soru için. Dini inançlarımla ilgili beni en çok bocalatan konudur bu. Zira gerek mesleki eğitimim gerek tecrübelerim neticesinde öğrendim ki, bir insanın en istemediği şey, ne yapması gerektiğiyle ilgili bilen, bilmeyen herkesin akıl vermeye kalkmasıdır. Birçok araştırmada her kültürde insanların en nefret ettikleri iletişim tarzının bu olduğu gösterilmiştir. Psikolojik bakımdan en etkili eğitimin, bizzat davranışlarımızla örnek olmaya çalışmak olduğu bilinir. Ancak ne var ki, Hz. Peygamber  (SAV) “din nasihattir” diye buyuruyor… Uzun zaman mesleki bilgimle dini bilgim arasında kaldım ve Hz. Peygamber’in sözüne kendime göre bir açıklama getirmeye çalıştım. Ama nasihatin hakiki manasının “samimiyet” olduğunu öğrendiğimde yüzümde güller açıldı. Lütfen siz de bu konuda çok zihin açıcı ve sorunuzun cevabı niteliğinde olan şu yazıyı herkese tavsiye edin: http://www.mehmetgormez.com/usulveahlak/dinnasihattir-1 

Kendinizi yalnızca hekimlikle sınırlandırmak yerine sosyal bilimlerle felsefenin kesişim noktalarında buluşturmayı ve bu disiplinler arasındaki iletişimi insanlara da kitaplarınızla aktarmayı tercih ediyorsunuz. Ufkunuzu geniş tutmanızı sağlayan bu çalışma disiplinini sağlayan iç motivasyonunuz nedir?  

Çalışma azmi ve sebatkârlık, Allah vergisi bir kişilik özelliği. Bilimsel araştırmalar da bunu gösteriyor. Ben özel bir iç motivasyondan ziyade birçok insanda bulunan bu kişilik özelliğine bağlarım eğer dediğiniz gibi bir özelliğim hakikaten varsa. Küçük kardeşim Mahmut, “Abi bu kadar çalışmaya çok az iş yapıyorsun, ben senin kadar çalışsam dünyaları devirirdim” diye takılır bana hep.

Edebiyat ve psikoloji arasındaki bağ ile ilgili neler söylemek istersiniz? Bazen okuduğumuz bir romanda tanıdığımız bir insana ya da kendi dünyamıza rastlamış gibi oluruz. Bize bunu hissettiren iyi bir kalem midir, iyi bir gözlem mi?

Dostoyevski ve Herman Hesse külliyatı dışında iyi bir roman okuyucusu olmadığımı itiraf etmeliyim.  Büyük şairlerin ve romancıların Allah vergisi bir empatik güçleri ve sezgi yetenekleri olduğunu, bırakın tek tek insanları, toplumları bile hissedebildiklerini düşünüyorum.

Mesleğinizi yalnızca muayene için size gelen hastalarla değil, iletişim kanallarını kullanmak suretiyle de icra ediyorsunuz aslında. Radyo, televizyon, gazete… Bu kaynaklardan da besleniyor olmak size neler kattı?

Her samimi insan etkileşimi ve diyalog, insanı büyütür geliştirir; nefs olgunlaşmamızı ilerletir. İnşallah bende de dediğiniz gibidir.  

Geçmişten günümüze insan psikolojisinde neler, ne için değişti?  

Hımmm ne kadar zor, bu soruyu duymamış olayım!… Şaka bir tarafa,  öncelikle belirtmeliyim ki insan fıtratı hiç değişmedi, hep aynı kaldı. Ama insan psikolojisi tam olarak fıtrat demek değil. Tarih boyunca ne çok siyasi, sosyal ve ekonomik değişimler oldu hepimiz bilmeye öğrenmeye çalışıyoruz. Tarih, devasa bir değişim, büyük bir alt-üst oluş bir bakıma. Ama emin olun bu kevni fesadın içinde en yavaş değişen şey, insanın psikolojisi. Arzu akışımızın, heva ve hevesimizin, hırs ve hasedimizin yöneldiği alanlar, zihnimizin çeldiricileri değişiyor; korkumuzun kaynakları değişiyor sürekli, psikolojimiz bunlara ayak uydurmaya çalışıyor… Ama emin olun, modernlikle ve özellikle modernlik-sonrası denilen 1980’den bu yana ortaya çıkanlarla birlikte zuhur eden değişim, tüm insanlık tarihi boyunca ortaya çıkan değişimden daha fazla. Bu durumda psikolojimizin yaşayacağı sarsıntıları varın siz hesap edin.

 Bir hekimin kültür ve sanattan beslenmesinin önemi sizce nedir?  

Ben asistanlarıma “elimden gelse her ay bir roman okumayı size mecbur tutardım” diyorum ve her hastanın hikâyesinin edebi bir metin olduğunu, ona göre dikkat kesilmemiz ve bu metni güzelce kaleme almamız gerektiğini öğretmeye çalışıyorum diyeyim de bu sözümü okuyanlara bırakalım sorunun cevabını…

Devlet Parasız Yatılı yıllarınızda hoca-öğrenci temaslarınız nasıldı? Hayatınızda unutamadığınız öğretmen ya da öğretmenleriniz oldu mu?

Ortaokuldan itibaren parasız yatılıydım, önce Nazilli Sümer Ortaokulu’nda, sonra Aydın Lisesi’nde… O kadar çok, bazı hallerde, sevgiyle imgeleri gözümün önüne gelen yaşantılar ve öğretmenlerim var ki… Önce ilkokul öğretmenim rahmetli Mustafa Doğan’ın adını anmama izin verin. O olmasaydı, hayatımda bir anda boşalan babalık vakumunu nasıl doldururdum bilemiyorum. Benim çok değerli olduğumu ve her zaman yanımda olduğunu öyle güçlü hissettirirdi ki, hep duacıyım hep… Yapılan hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini öğretmenim sayesinde zihnime kazıdım.  Ortaokul’da, ahh kusuruma bakmasın, ismini hatırlayamadığım Sosyal Bilgiler öğretmenimiz, benim sahne yeteneğimi ilk o keşfetmiş, okulun merasimlerinde sunuculuk yaptırmıştı. Pastaneye de ilk onunla gitmiş, supangile’yi ilk ondan öğrenmiştim. Son zamanlara kadar ne zaman pastaneye otursam hep çok bilmiş bir edayla supangile söylerdim. Bir öğretmenimiz daha vardı, Denizli ve Nazilli’den olan arkadaşlarımızla son hecelerdeki “lili”lere takılan ve öğrencilere kendisine yapılan kötülüklerle ilgili sızlanıp duran… Asla böyle bir şey yapmamak gerektiğini ondan öğrendim. Nazilli Sümer Ortaokulu, çalışkanlığı bana öğreten yerdi. Öğrendiğim insanlar ise, sınav zamanları tuvalet ışığında ders çalışan yoksul arkadaşlarımdı. Kısa sürede ben de onlara katıldım. Çalışkanlık, hayatım boyunca en uğraştığım derdim oldu. Kendimi bildim bileli hem hep çalışıyorum hem de son zamanlara kadar bundan sızlanıyordum. Ama bir 6-7 yıl var ki sızlanmayı bıraktım, seviyorum çalışmayı. Bazıları çalışmayı, bazıları çalışmamayı sever diyorum.

Aydın Lisesi, canım Aydın Lisesi… “Bizim güzel lisemiz canımıza can katan!…” diye nakaratı olan bir marşı bile vardı yıllarca dilime doladığım. Lise, kesinlikle adam olduğum yerdi. Çok çalışkan ve parlak bir öğrenciydim, voleybol takımındaydım, ilk aşk ve ilk siyasi kimlik tecrübelerim lise civarlarında oldu… Erol Kavak, yaşıyorsa Allah selamet versin, dindersi öğretmenimizdi. Hayli muhalif fikirleri vardı ve sıkı durun, basbaya Marksist’ti. Ama sizi temin ederim, bugüne kadar ondan daha zarif ve nazik bir öğretmen görmedim ve üstelik de dik duran. Felsefe öğretmenimiz Mustafa Akif Çakır da keza öyleydi. İkisinin de benim üzerimde büyüleyici bir etkileri vardı. Beden eğitimi öğretmenimiz Erol Yavuz, mükemmel bir voleybol koçuydu, sonradan İstanbul’da büyük liselerde öğretmenlik yaptı. Takım ruhunu ve bulduğun malzemeyle en iyisini yapmak için sonuna kadar gitmeyi Erol hocadan öğrendim. Siz de fark ettiniz değil mi en çok etkilendiğim iki lise hocamın adının Erol olduğunu… Bizim voleybol takımından çok iyi oyuncular yetişti. Büyükdere Borankay’da ve mili takımda oynayan Faruk Bayır onlardandı. Arzu Bahar, rahmetli olduğunu yeni öğrendim, çok sevdiğim, annemden sonra kadının gücünü gösteren müthiş bir öğretmenimizdi. Tüm liseli erkek öğrenciler onu ve öğretmenliğini çok beğeniyor, çılgın buluyor ve aynı zamanda korkuyorduk. Tüm bu karşık algıları nasıl oluşturabilmişti, hala inanamıyorum.  

Hayatınızın bir döneminde solcu olduğunuzu söylediniz. Bu tercihi yapmanıza neden olan neydi? O dönemdeki düşünceleriniz nasıl şekillendi, sizi sola çeken saikler neydi? Sonra yönünüz nasıl değişti? O döneme ilişkin hayat felsefenizden bahseder misiniz?

Çocukluk ve ardından lise hayatımı anlatırken sanıyorum sözünü ettiğiniz saiklerden de bahsetmiş oldum. O kadar barizler ki, ayrıca analiz için çaba sarf etmek gerekmiyor. Tabii burada üzerinde kafa yorulması gereken konu, sayıca daha çok olmalarına rağmen neden muhafazakar-mütedeyyin öğretmenlerden etkilenmemiş olduğum. Şimdi düşündüğümde o sıralarda muhafazakarlığın hayli hayatın dışında kaldığı ve gençlerin asla ilgisini çekmediğini görüyorum.  Ben 68 değil bir sonraki kuşağım. Tüm dünyayı sol dalganın kasıp kavurduğu, devletlerin ve kurulu düzenlerin bu dalgaya karşı kendisinin hiçbir şey yapamadığı, tepki olarak ideolojik milliyetçiliğin ortaya çıktığı zamanlar… Dini hususların kimlik oluşumunda maalesef geri planda kaldığı gençlerin sosyalist-ülkücü ve apolitik diye ayrıldığı meşum yıllar…  

Yönümü değiştiren asıl şey, gerçek öğretmenin hayat olduğunu ve hayatın bizi ve her ideolojiyi her zaman yeneceği fikiri idi. Önce hayata, sonra hayatı kabullenmiş sıradan insanların muazzam başarılarına teslim oldum. Hayata teslim olup sıradan insanın kıymetini bilince onların Yaratıcısına yönelmek zor olmadı.    Gerçek hak ve adalet mücadelesinin hayatı anlamadan ve teslimiyet zırhını kuşanmadan yapılamayacağını öğrenmem uzun sürmedi.  O zamandan beri sessiz kalabalıkları anlamaya çalışıyorum ve onların oluşturduğu “sahih muhafazakarlık” üzerine düşünüyorum, ruhen de siyaseten de onlardan yanayım. İnsanımıza hayran olduğumu bilince, psikolojideki araştırmalarımın da neden toplum psikolojisine ve Türk tarihine doğru gittiğini kolayca çıkarabilirsiniz.

Bir alan uzmanı olarak ergenliğinize bugünden bakınca kendinizi nasıl yorumluyorsunuz? Bugünden o günkü kendinize neler söylersiniz?

Zor ama güzel ve öğretici bir ergenlik yaşamışım… O sayede bugün, hangi görüşten olursa olsun gençleri seviyorum, onlara karşı hayli anlayışlıyım. Ergenliğin, geleneksel dünyada çok kısa süren ama modernlikle birlikte uzadıkça uzayan bir gelişim dönemi ve bu dönemde insanın birinci vazifesinin kimlik kazanmak için çabalamak olduğunu biliyorum. Birlikte solculuk yaptığımız arkadaşlarımla, sonradan siyaseten çok farklılaştığımız halde birbirimizi hiç bırakmadık. Çünkü akran grubu olarak birbirimize kimlik kazanma ve zor ergenliği aşma konusunda ne çok destek verdiğimizi içselleştirmiştik.

İnsanların hayatlarında imkanlar değişse de duygular/buhranlar çok da değişmiyor aslında.
Şimdi bambaşka bir pencereden baktığınızda kendi gençlik yıllarınızla şimdiki gençlik duyguları/buhranları nasıl sizce?

Olağan zamanlarda gençlerin her dönemde aynı sıkıntıları yaşadıklarını, yetişkinlerin bir biçimde kendi sorunlarını onlara yansıttıklarını ve dışladıklarını ve gençleri anlayamadıklarını anlatmaya çalışırdım. Galiba yaşlanıyorum, ben de bir süreden beri internet neslinin birçok başka sorun yaşadığını ve farklı zihin kalıplarına ve ideallere sahip olduklarını söylemeye başladım. Gençleri toplumdan bu kadar ayrı düşünmenin ve daha sorunlu görmenin kendisinin sorun olduğunun farkındayım ama teknomedyatik dünyanın ve o dünyanın gerçek yerlisi olan gençlerin yepyeni buhranlarla karşı karşıya olduklarını söylemek ve uyarmak durumundayım. “İnternet Ve Psikolojimiz” kitabım, tamamen bu konuya hasredilmiştir.

Kaynak: Karabatak Dergisi Mart-Nisan 2021, 55 sayı

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found