Psikoloji, varoluş ve maneviyat üzerine

Psikoloji, varoluş ve maneviyat üzerine

1) Tersinden bir soruyla başlamak istiyorum. Maneviyat ne değildir hocam?

Hoş geldin ay ışığı! Ne zamandır bu soruyu, birisi sorsa diye bekliyordum. Testte bu soruya verilecek cevap, “tümüyle maddi-bedensel, olağan-malayani olan, maneviyat değildir” şeklinde olacaktır. Ama bu cevapla birlikte yeni bir soru demetinin sökün ettiğini de hemen anlarsınız. “İnsan söz konusu olduğunda tamamen ‘maddi, bedensel, olağan, malayani olan’ bir alan var mıdır? diye sorulacaktır öncelikle. Sadece teorik olarak böyle bir alandan bahsedebiliriz. İnsanın bedeni vardır elbette; bedenini esas alarak yapar insan bütün faaliyetlerini; boş-anlamsız, işe yaramaz, öylesine duruş ve konum içinde sıkça bulunur. Ancak insanın temel anlam ve değer alanı olan, sırtını, psikolojisini dayadığı; yaşama enerjisi veren, inandığı ve inanarak yapma azmi bulduğu bir güç olarak maneviyatla bütün bu yapıların kopmaz bağlantıları vardır. İnsana dair her ne varsa, son tahlilde maneviyatla bağlantılıdır. İşte bu nedenle maneviyatla hiç ilgisi olmayan, maneviyatsız insandan değil de insanlığından uzaklaşan, maneviyatı gideek azalan beşerlerden, kişilerden bahsedebiliriz.

2) İnsanın zihin sağlığı ve işleyişini düşündüğümüzde; klasik manada bir bütün olarak ele alınan insan zihni, modern bilimle böl – parçala- tahlil et metoduna geçerek işleyişini sürdürdü. Bu bilimsel geçişin kayıpları veya kazanımları bağlamında neler söyleyebiliriz? Iskalanan ne oldu?  Ya da Iskalanan şeyler oldu mu?

Parçaların birleşmesinden insana ulaşacağımızı sandık ama insanın kendisini fark eden, benlik bilinci ve iradesi olan, özgürlük ve sorumluluk dairesinde davranan, niyetlenmesi ve iradesi bulunan, ötekini dert eden, parçaların toplamından elde edilemeyecek özel bir varlık olduğunu hesaba katamadık. Bu arada modern zamanlarda özellikle bedeni ve kişiliği , hastalıkları hakkında olmak üzere insana dair birçok bilgi topladık ama insanın bütünlüğünü gözden kaçırdık, çok daha önemlisi bir kalbi bulunduğunu, etik-estetik ve hakikat arayışının kalp kökenli olduğunu unuttuk. Kalbi ıskalamak, insanlığı, insaniyeti ıskalamak demekti; “insan hakları” vs. ile uğraştık ama onları ıskalayınca rövaşataya kalkmış ama boşa düşmüş futbolcu gibi kalakaldık. 

3)Hocam kitabınızda maneviyat ve din ilişkisi üzerine düşüncelerinizden bahsederken, insanın tercih ettiğini inancın aynı zamanda bir maneviyat tercihi de olduğunu söylüyorsunuz. Peki günümüz insanın psikolojisini sağaltma aşamalarında, din hala bir yöntem olarak görülüyor mu?

Böyle çabalar var ama ana akışı oluşturmuyorlar, oluşturamazlar da. Zira maneviyatın yani hayatın anlamını oluşturan dünyanın “din”den kopması söz konusu. Din ve maneviyat, teoloji literatüründe bile birbirlerinden ayrılmışlarken, siz sağaltım çabanıza dini bir görünüm verseniz ne çıkar ki!… Bana sorarsanız dini böyle marjinal bir “şey” haline getirmek, maneviyatı dinden ayırmaya çalışanların işine gelir. Bizim tam tersini yapmamız, dinimizi insanlığın büyük gemisi haline getirmeye gayret etmemiz lazım; din hepimiz içindir, her insan içindir, sadece ihtiyacı olan bir azınlık kullansın diye kaldırılıp köşeye konamaz. Bir de sorunun birinci kısmı vardı. Kitaptaki tezimiz, maneviyatın en kolay biçimde “inanma” olarak tanımlanabileceği idi. İnanma, tam olarak dine karşılık gelmiyor, onu da söylemiş olalım bu arada. Eskiden insanlar, dinlere inanırlardı, maneviyat ile din birbirine çok yakın anlama sahiptiler ama şimdi din-dışı inançlar da var. Bu koşullar altında maneviyatın insan varoluşu ve psikolojisindeki öneminde anlaşabilirsek, ancak ve  belki o zaman, oradan dinin önemine daha kolayca gelebiliriz.

4) Bazı insanların dini hassasiyetleri ve din içi sebep – çözüm oluşturma biçimleri insanların ruhsal hastalıklarında modern tedaviye karşı yer yer bir direnç oluşturduğundan bahsedebiliriz. Bu durum çok daha genele yayılarak diğer modern tıp konularında da düşünülebilir. Burada Psikiyatri bölümü ile hasta arasındaki iletişim dili hakkında neler düşünüyorsunuz? Örneğin muhafazakâr bir hastayla – seküler bir hastaya aynı dil ve üslupla tedavi edilmeye çalışılması…

Bu sorunun hemen hepimiz, tüm meslektaşlarımız farkındayız. Tüm iyi psikiyatri uzmanları ve psikoloji profesyonelleri, farklı inançtan, farklı kültürden hastalarını anlayabilmek, onlara yardım edebilmek için bildiklerinden daha değişik adımlar atması gerektiğini biliyor ve neler yapması gerektiği üzerine kafa yoruyor. Ancak buna rağmen, işimiz insanı anlamak ve ona yardım etmek olmasına rağmen bazı sorunlar da çıkabiliyor. Benim kitap boyunca bu tür sorunları vurgulayıp durmamın nedeni, insan için hayatına anlam verdiği, kalıcı ahlaki erdemler ve değerler ürettiği “maneviyat” alanının birincil önemde olduğunu anlatmaya çalışmak… Karşımızdaki insanı sadece yakınmaları ve hastalık belirtileri olan “birisi”, bir “şey” olarak görürsek ona nitelikli bir yardım üretmemiz mümkün  değildir, verdiğimiz reçetenin, önerdiğimiz ve uyguladığımız tekniklerin başarısı sınırlıdır. İnsan anlaşılmak ister, derde deva anlaşılmaktan geçer.

5) Sanal bir gerçekliğe doğru gidiyoruz. Bu da bizi çeşitli anlam sorunlarıyla karşı karşıya bırakıyor. Anlamsız insan bağlamından kopmuş insan mıdır? Anlam insanın neyi olur hocam?

Anlam insanın ayrılmaz bir parçasıdır, kendisidir, hayatıdır, ömrüdür. İnsan anlam üreten varlıktır. Anlam üretmesi, insanın varoluşsal (ontolojik) gerçekliğidir. Niye insanın başında saçı var diye sormuyorsak, niye anlam üreticisi olduğu sorusu da sorulmaz, abestir. İnsan, komada olmadığı, beynin devre-dışı kaldığı sara gibi haller yaşamadığı sürece rüyasında dahi anlam üretemini sürdürür. Burayı anlayamazsak, insana dair her söylediğimiz eksik ve hatalıdır. Modern psikolojik yaklaşımların kahir ekseriyeti maalesef bu eksik ve hatadan mutazarrırdırlar.

6)Modernlikle beraber kalpten – akla geçişimiz, bizleri şu an yaşadığımız hayat tarzına hazırladı. Kalbi tekrardan bir organ olmaktan çıkarıp, klasik anlayışımızdaki gibi bir merkeziliğe yerleştirirsek; çevre sorunlarından psikolojiye, birçok sorunun çözümüne alt yapı sağlayabilir mi?  Buradan da hareketle maneviyatın da kuşatıcılığından bahsedilebilir mi?

Muzzzam bir soru ama küçücük bir itirazım var, “kalpten akla” demeyelim de “kalpten beyne” diyelim.  Çünkü kalp, aklın, düşünce üretiminin karşısında yer almıyor ki!… Akıl da büyük ihtimal  kalp gibi  ahlak gibi bir varoluşsal cevher ama düşünce beynin ürünü. Kalp, varoluşumuzun, maneviyatımızın merkezi, bazılarının sandığı gibi bedene kan pompalayan bir kas yığını değil… Kalp sayesinde Yaratcımızla bağlantı kuruyoruz, etik, estetik ve hakikat yönelimli bir varlık yani insan oluyoruz. Kalbimiz olmasaydı iyiye, güzele ve doğruya yönelemezdik; anlam üretemezdik, hayatımıza anlam veren ve yaşam enerjimizi sağlayan maneviyatımız oluşamazdı. Bunu fark ettikler ki için kadim dünyada “manevi kalp” diye bir kavram gündeme geldi.  Manevi kalbin işlevlerini “Kalpten” kitabımda uzun uzun anlattım, “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat”ta, modern varoluşçuluğun Müslümanlardan birçok başka şeyin yanı sıra kalbi öğrenmesi gerektiğini belirtebilmek için bunları tekrar vurguladım.

7) Maneviyat, kapitalizm saldırısıyla nasıl baş edebilir? Yer yer kapitalizmin maneviyatı da kullandığını düşünürsek. Bu bir eğitim sorunu mudur? Maneviyatın işleticisi olarak insanın bu mücadeleye nereden başlaması gerekir?

Kardeş, şimdi geriye dönük olarak düşündüğümde, modernliğin ve kapitalizmin bizi en nazik yerimizden, insanlığımızdan vurduklarını daha berrak biçimde görebiliyorum. Bilimi ve insan haklarını öne çıkardılar, bilimi ve insan haklarını göstererek taşlaşmış ve iktidarların payandası haline gelmiş, asli amacından çoktan uzaklaşmış Hıristiyanlığın halini gerekçe yaparak insanlığı kalpsiz hale getirdiler.  Karl Marx, olup biteni bir parça sezdi; “din ezilen insanın içli ezgisini, kalpsiz bir dünyanın sıcaklığını, tinin dıştalandığı toplumsal koşulların tinini oluşturuyor” dedi ama dinin halkın afyonu olduğunu söylemekten de geri kalmadı. Kendisi de kendi düşüncesinin Batı’da insan aleyhine işleyen dev makinanın bir parçası olduğunu göremedi. Din olmadan bir maneviyat olabileceği, hatta böyle daha iyi olacağı fikrinin başlatıcılarından oldu. Şimdi bu işleyişi tersine çevirmeliyiz. Bilimi inançla, maneviyatı dinle barıştırmalıyız. Daha doğrusu her şeyi yerli yerine koymalıyız. Bunun yolu, insana ve ahlaka tekrar itibarını iade ettirmenin yollarını düşünüp bulmaktan geçiyor.

8) Maneviyat – psikoloji ve varoluş kavramları günümüzde farklı hayat tarzlarının kavramları olarak görülüyor.  Bu bağlamda seküler maneviyattan bahsedebilir miyiz? Psikolojiyi ve varoluşu dinlerle ilişkili halde görebilir miyiz? Örneğin popüler bir görüş olarak “Müslüman depresyona girmez” gibi bir düşünüş biçimi varken…

“Müslüman depresyona girmez”den başlayalım isterseniz. Bugünkü bakışımıza ve bilgilerimize göre depresyon da diğer hastalıklar gibi bir hastalık, her insan nasıl kanser olabilirse depresyona da girebilir. Bu bilgi şurada dursun ama bir de insanlara böyle dedirten bir olgular demeti de var. Ben bu olgular demetinin kökeninde insanı tüm sıkıntılardan, kaygı ve tasadan, keder ve hüzünden kurtarmaya çalışan, kurtulması gerektiğine inanan modern bakışımızın olduğu kanaatindeyim. “Müslüman depresyona girmez” sözü, bir cehaletin ürünü değilse, bu kanaate bir itiraz da olabilir. Hastalıklara değil ölüme, depresyona değil tüm dert ve tasaya savaş açmış modernliğe “yanılıyorsun” diyen bir çırpınış da olabilir…

“Psikoloji , Varoluş, Maneviyat” koydum kitabın adını çünkü bu alanlarınn hepsi birbirinden kopmuş vaziyette. Sadece psikoloji ile sadece maneviyat ile ilgilendiğini sanan insanlar dolanıyor artık aramızda. Evet, ben de gözlemliyorum, bariz biçimde “seküler maneviyat” var ve güçleniyor. Bu parçalı bulutlu, arada, bulutların yoğunlaşması ve havanın kararıp sel baskınları yapacak kadar şiddetli yağan yağmurlara sebep olmasıyla ilerleyen bir sosyopsikolojik tablo var önümüzde. Bu tabloya çeki düzen vermek, kavramları yeni baştan restore etmek gerekiyor. Psikolojiden bahseden birine “dur bakalım, orada varoluş ve maneviyat nerede?”; maneviyattan bahseden birine “dünyanın her yerindeki her insanın psikolojisini ve varoluşunu da hesaba katıyorsun değil mi?” diye sürekli sormak gerekiyor. Meydanı kerameti kendinden menkul zevattan kurtararak, “meydan nasıl olsa boş” hissini ortadan kaldırarak ilerlemeliyiz. Onun için çabalıyoruz.

9)Yapay zekanın hakimiyetini kuracağı o tasarlanabilir ufukta (belki hatta psikologların da robot olabilme ihtimali gölgesinde) maneviyat mümkün müdür? Programın, kodların dünyasında maneviyatın geleceğini nasıl düşünüyorsunuz?

Hımmm pek zekice bir soru. Başkalarını bilmem, benim cevabım gayet net. Birincisi asla robot, hekim, hakim ve psikolog olmayacak; ikincisi maneviyat belki zayıflayacak nihilizm (deizm değil) kol gezecek ama maneviyata bir şey olmayacak. Çünkü insan ontolojik olarak kalbi, ahlakı, menaviyatı olan bir varlıktır. Silkinip kalkmamız, sadece insanlığımızı hatırlamamıza ve kalbimizin sesine kulak vermemize bağlı…

Kaynak: Cins Dergi, Kasım 2021

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found