Ahlak devrimcidir

Birçok yazımda yukarıdaki başlığı kullandım. Beşeri insanlaştıranın, insanlığın gerçek kurtarıcısının ahlak olduğuna, hak, adalet ve esenlik diyarı yenidünya için dirilişin ancak ahlakla sağlanabileceğine inanıyorum. Herkesin emin olması gereken “Müslüman insan” imgesini, yerin dibine batıran ahlak zafiyetlilerin son günlerde başrole çıkması üzerine yine bu başlığı kullanmak durumunda kaldım. Bu vesileyle modern zamanlarda ahlak sorunlarına, özellikle inanç-ahlak ilişkilerine bir kez daha bakalım istedim.

Batı”dan başlayan ve dünyayı saran modernlik, bir bakıma “Tanrı”nın ölümü”ne (Nietzsche) ve “büyü bozumu”na (Weber) karşılık gelen bir süreç. Tanrı”nın ölümü ve büyü bozumu ile kast edilen, insanın hayatına bundan böyle esasen vahye göre değil de, kendi aklına ve özgür iradesine göre biçim verme mecburiyetinin hâsıl olması.

Aydınlanma yanlısı düşünürler, modernliği insanın kendi kaderini kendisinin belirleyebilmesi için olağanüstü bir fırsat doğduğu gerekçesiyle selamladılar. Modernlik sayesinde bilimsel ve teknik ilerlemenin yanı sıra yeni bir ahlaki gelişme rotasına girileceğini tasavvur ettiler. Modernliğe karşı soylu bir mücadele başlattığını söyleyen Nietzsche de kendisini Aydınlanma ütopyasına ait hissediyordu. Onu çileden çıkaran şey ise, modernliğin bu ütopyaya ihanet edişi, nihilizm (hiçcilik, anlamsızlık) batağına saplanıp kalması; kahramanına “Tanrı yoksa her şey mubahtır” dedirten Dostoyevski”yi haklı çıkaracak bir seyrin ortaya çıkmasıydı. Ona göre, Tanrı ölmesine ölmüştü ama bir türlü kendi kaderini belirleme yeteneğine sahip “trajik insan” tarihi yırtarcasına çıkıp gelememiş tam tersine hayatları, akılcılık tarafından sömürgeleştirilen “sürü insan”ın nihilizmi hâkim olmuştu.

Modernliğin son tahlilde değerleri hiçe sayan bir ahlaki krize yol açtığı ayan beyan ortada. Buna karşı birtakım çözüm yolları öneriliyor. Okumuş sınıfın en itibar ettiği yol, Nietzsche”nin savunduğu, kendimizi aklın kısıtlayıcılıklarına karşı, sanatın kollarına bırakıvermek, yani estetik pasifliğe çekilmek… Kendilerini üst-insan sanan birileri, bu öneriye göre hayatlarını tanzim ettikleri zehabındalar; dünyada olup bitenler pek umurlarında olmadan yaşayıp gidiyorlar.

Değerlerin buharlaşmasının önüne geçilmesi önerilen bir başka seküler yol, insanın etkinliklerine, bir biçimde sorumluluk katabilmek. “Siyasi ahlak”, “bilim ahlakı” gibi kavramlaştırmalar, bu çözüm anlayışının ürünleri olarak gündeme geldiler. İlk bakışta makul görünen bu kavramlar, biraz eşelendiklerinde, geriye kof bir retorikten başka bir şey kalmıyor. Bugüne kadar bilimden nasıl ahlak türetileceğine ve bilimin etikle nasıl sınırlanacağına dair, ikna edici bir kanıt sunulamadı. Yine pratikte olup bitenlerden, siyasi ahlakın çoğu kere sözde kaldığı, kişiliğe mündemiç bir sorumluluk bilinci olmadan ahlaksızlığın önünün alınamadığı görüldü.

Nihilist tahribata karşı çözüm yollarından üçüncüsü, modernleşmeye rağmen geleneksel dini ve toplumsal pratiklerde ısrar edilmesi. İnsanlığın kahir ekseriyeti, bu yoldan giderek modern nihilizmden kurtulmaya çabalıyor. Bana sorarsanız, (din savaşları gibi komplikasyonlarına rağmen) insanlığın şu veya bu biçimde var kalmayı başarabilmiş ahlaki düzenini bu yolun tercihine borçluyuz. Vicdanlarımızın oluşumunda, dini inançlarımız ve gelenekten devşirdiğimiz değerler hala temel rolü üstleniyor ve bizi anlamsız bir dünyada, çıkarlarımız için boğazlaşmaktan alıkoyuyor.

Bir Müslüman için ahlaki değerler, geçmişte, insandan çok uzakta, kuru ve soğuk normlar ve komutlardan ibaret değiller; hem kendi içimizdeki kötülüğe hem dünyadaki kötülüklere isyan için bize güç veriyorlar. Diğer insanlarla, tabiatla ve Yaratıcı”yla ilişkilerimizi nesiller boyunca düzenleyen ahlak, bize “şah damarımızdan daha yakın” bir kaynaktan geliyor. Değişen her tarihi ve toplumsal şart altında mutlaka yeniden çiçeklenme dinamizmine sahip bulunan özellikler taşıyor. Bu yüzden dünyanın her yerinde, hak ve adalet için yürütülen mücadelelerin ortak ahlaki bir paydası var. Adalet için, toplumun ve insanın hakları için ayağa kalkıldığında bizi canlandıran, içimizdeki bu ahlaki öz. “Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah”ı var” dememiz boşuna değil.

İslamiyet”le iyice berraklaşan bu üçüncü yolu tercih etmemiz de maalesef her daim ahlaklı ve vicdanlı bir varlık olmamızı garanti etmiyor. Ahlaki tavrımız, yalnızca duygular ve tepkiler düzeyinde kalabiliyor. Din, bize isteyenin kana kana içeceği bir ahlak kaynağı sunuyor ama künhüne vakıf olunamayan bir din anlayışı, ahlaklı olmak için yetmiyor. Sağlam, kuşatıcı bir düşünce yapısına, olgunlaşmış bir kişiliğe sahip olunmadan, ahlaki bir duruş sergilenemiyor. İbadetler, uygulayan için bile anlamı bilinmeyen ritüellere dönüşüyor. “İnsanların çoğu, bir dine inandıkları halde nedir bu dünyanın hali?” diye hayretler içinde sorup duruyoruz.

Demek ki sadece ahlakın değil; kötülüğün, zulmün kaynağı da içimizde ve ahlakın devrimci girişimi, dünyaya nizam vermeden önce kendi iç dünyamızı dönüştürüp arındırmak durumunda. Kendimizi dönüştürmeden, olgunlaştırmadan âleme nizam vermeye kalkmamız boşa gayret!

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel