Babam bana bir şey söylemedi

Babam bana bir şey söylemedi

Bazı düşünceler, düşünenin havsalasının alamayacağı kadar geniş bir tesir gösteriyor, onun olmaktan çıkıp hepimizin haline geliyor. Üstat Freud’un meta-psikoloji alanındaki görüşlerinin birçoğu böyle bir nitelik arz ediyor. Biz sanıyoruz ki, Freud günümüz psikiyatrisini ve psikolojik yaklaşımlarını derinden etkilemiş bir bilim insanıdır, akademik psikiyatri ve psikoloji dışında pek de bir kıymeti harbiyesi yoktur, gündelik insanın, bizim zihniyet dünyamıza ise zinhar hiç uğramamıştır. Keşke böyle olsaydı ama maalesef değil, hatta bunun tam tersi geçerli. Akademik psikiyatri ve psikolojide Freud, neredeyse yalnızca tarihsel bir kişiliktir; düşüncelerinin ona “babasıymışçasınca” bağlı küçük bir topluluk dışında hemen hiç etkisi kalmamıştır.  Biz sıradan insanlar ise, büyük ölçüde Freud’un belirlediği hale içinde düşünmeye çalışıyoruz. Daha doğrusu düşündüğümüzü sanıyoruz zira hayatımızda annenin, babanın yeri, kardeşlerimizle bağlarımız, insan ilişkilerimizde çocukluk yaşantılarımızın taşıdığı değer konusunda Freud’un belirlediği kulvarda yapıyoruz düşünce koşumuzu.

Bu düşünce tarzını o kadar kanıksadık ki, Freud’un düşüncelerini kendimizin sanıyoruz. Tarihe, mitolojiye bile hep Freud’un gözünden bakıyoruz. Her taşın altında baba katlinin, kardeş kavgasının izlerini arıyoruz. Sohbetlerimizde baba-oğul ilişkisinin gücünden, insanlar arasında kardeşlik duygularının öneminden sıkça bahsediyoruz ama birazcık mürekkep yalamış olanlarımız bile davranışlarımızın güya bilimsel bir analizini yapmaya kalktıklarında babayla olan dostluk, kardeşler arası dayanışma asla gündeme gelmiyor, Oedipus üçgeninden bir türlü dışarı çıkamıyor. “Baba”, hep hayatımızdaki yeri annemizden sonra gelen, “üçüncü” olarak psikolojimizde kendisinde zorla yer açmaya çalışan, adının bile gücü, iktidarı, emirleri ve yapılması gerekenleri temsil eden birisi olarak görülüyor. Biz olabilmek, adamlaşabilmek için babamızı ömrümüzün kuytu bir köşesinde kimselere belli etmeden tepelememiz gerektiğine inanıyoruz. Hayatımızda tüm ağırlığını hissettiren, her zaman “ben buradayım” diyen baba, takıntılı, ürkek davranışlarımızın açıklanmasında işe yarıyor. Babasızlık ise, ister gerçek bir baba kaybı ister psikolojik olarak babamızı içselleştiremeyişimiz nedeniyle olsun, ya toplum-karşıtı (anti-sosyal) eylemleri ya da (Atatürk ve Hz. Muhammed gibi iki büyük yetimin hayatlarında olduğu gibi) anneyi korumak adına üstlenilen kendini-aşan tarihsel önderlik faaliyetlerini açıklamaya çalışırken çok işlevsel oluyor. “Sizin hiç babanız öldü mü?/ Benim bir kere öldü kör oldum” diye inleyen Cemal Süreya’nın duygu dünyası bizi pek ilgilendirmiyor. Niye kör olmuş şair, nasıl olmuş da babası hayatında bu kadar önemli bir rol üstlenmiş diye sormuyoruz.

Evet, “Ahh Freud ahh!” diye başlıyorum babamla ilgili yazmaya. Hem sizi uyarıyorum babalarınızla ilgili değerlendirmeler yaparken düşüncelerinizin büyük bölümünün aslında size ait olmadığı konusunda, hem de kendimi. Soruyorum kendi kendime, “Babanla ilgili yazacaksın ama gerçekten onun hakkında yaşayıp düşündüklerini anlatabilecek kadar sana ait bir yer var mı kafanın bir köşeciğinde?” İnanın, bu sorunun cevabını bilmiyorum çünkü sizlerden farklı olarak ben ayrıca Freud gibi düşünmeye çalışmanın eğitimini aldım, yaklaşık otuz yıldır bu kulvardan bazen tırıs, bazen dörtnal gidiyor düşünce atım. Mesleki düşüncenin sisinden, pusundan, gerçek babamı, Hasan Şafak Göka’yı bulabilecek miyim, emin değilim. Bulduğumun, her halükarda gerçek Hasan Şafak Göka olmayacağını biliyorum elbette. Bu zaten hepimizin için geçerli olan bir gerçek: Hayatımızda bizim için önemli olan birini anlatmaya kalktığımızda aslında anlattığımız, o insan değil, o insanın bizim bellek kayıtlarımızda durduğu yerdir, bizim çektiğimiz fotoğraflara ilişkin yorumlarımızı dile getirişimizdir.   Benim şimdi anlattığım da babamın benim belleğimden süzülen izlenimleri olacaktır. İşte ben bundan, yani anlatacaklarımın kendi belleğimin imbiğinden gelip gelmediğinden bile emin değilim. Mesleki bilgimin belleğimi de önemli ölçüde sislendirdiğinden endişeliyim. Yine de kendi zihnimdeki babamı anlatmayı deneyeceğim. Hem böyle bir yazı yazmamı benden isteyen dostlarımın hatırı var hem içten içe istiyorum ben böyle bir deneme yapmayı, babamı anlatmayı. Babamı mı anlatacağım, onu vesile kılıp kendimi mi, o da belli değil ya! Artık kaç kere geriye döner bakarım sonraki hayatımda bu yazdıklarıma, kaç arpa boyu yol gitmişim, değerlendirmelerim değişmiş mi diye bilmiyorum, buna rağmen yazmak istiyorum. Ben 50’sinde ve babam hala hayattayken onunla ilgili değerlendirmelerimi mümkün olduğunca sahih biçimde anlatırsam sanki iyi bir şey yapmış olacağım gibi geliyor. İnşallah yanılmıyorumdur. 

Babamla aramızda pek yaş farkı yok, onun ilk oğluyum. 18 yaşındayken evlenmiş, annemse henüz 15’indeymiş. Üç yıl çocukları olmamış. Ben doğduğumda babam askerdeymiş. Bu nedenle adıma “Erol” demiş dedem, “askerin oğlu” manasına.

Zihnim de beni düşündürüyor ben mi zihnimin işleticisiyim, karar veremiyorum; nasıl da böyle bir bağlantı kurmuşum bilmiyorum: İki amcam ve babam, ki zaten onlar Mahmut Efendi Hoca’nın üç oğluydu, bizim kasabada demircilik yaparlardı. Ben üçünün bir arada çalıştıklarına hiç tanık olmadım. Büyük amcamın kasabanın altında, ilkokula ve bizim eve yakın babamın ve küçük amcamın ise kasaba meydanına yakın, şosenin üstünde, cami yoluyla kesişim yerinin yakınında atölyeleri vardı. “Cami yolu” önemliydi çünkü kasabanın ve çevrenin en mühim dini otoritesi olan dedemin geçtiği yoldu. Mahmut Efendi Hoca, Fatih Medresesi’ndeki eğitimini yarım bırakıp kasabasında imamlığa başlamış, bilge bir kişiydi. Dedemi hiç o yoldan geçerken görmedim, ben altı yaşındayken vefat etmiş ama daha önce ben henüz doğmadan gözlerini kaybetmişti, camiye gidemiyordu onu tanıdığımda. Yıllar sonra Türklerin psikolojisi üstüne çalışırken şamanların kökeninin eski demirciler olduğunu öğrenmiş, sadece öğrenmemiş aynı zamanda inanmıştım da, aynen böyle olmalıydı. Maneviyatla demircilik arasında enteresan bir “güç” bağlantısı vardı zira.

Neyse, tüm bunlar nedeniyle olsa gerek, en azından son on yıldır bizim ailenin demircilik ve şamanlık geleneğini bir biçimde tevarüs ettirmiş olduklarını, buna en büyük kanıt olarak da eski Türk inançları nedeniyle dini bir anlamı olduğuna inandığım soyadımın gösterilebileceğini düşünüyordum.  “Gök”le bir bağımız vardı, “Gök”ten kut almış olmalıydık, dedem derin alimdi, benim babam ve amcam olan onun erkek çocukları demirciydi. Bu yazıyı yazmadan önce sormak aklıma nihayet gelebildi ve babama sordum. “Bizim sülalemizde, hoca dedemin erkek kardeşlerinde başka demirci var mıydı?” “Yoo” dedi babam. Meğer büyük amcam çiftçilikle meşgulmüş, küçük amcam ortaokuldan sonra o sıralar şehirde açılan bir sanat kursuna giderek demircilik öğrenmiş ve diğer erkek kardeşlerini de yanına alarak kasabada bir atölye açmış, daha sonradan büyük amcam onlardan ayrılıp kendi atölyesini kurmuş. Yedi çocuğun en küçüğü olan babam da dedemin vefatından sonra kasabada yaşamak artık güç olduğundan ekmeğinin peşinde Burdur’un Yeşilova ilçesinde kendi atölyesini açmak zorunda kalmış.

Yedi yaşımdan önce babamla ilgili anılarım bundan ibaret. En küçük çocuk olduğunu biliyorum ve bir de dedem tarafından korunup kollandığını. Diğer anı parçalarını hep dedem, dedemin odası, okurken göremediğim ama ciltler dolusu diye aklımda kalmış kitapları ve kasabada yaşadığımız eve, mahalleye dair imgeler işgal etmiş. Kırk yaşından sonra bu küçücük anı dağarcığından ve kendi bildiklerimden yola çıkıp tuhaf bir aile şeceresi oluşturmuşum. Sadece milletler değil insanlar da kendilerine kimlik inşa ediyorlar. İnsan, tuhaf varlık, hep çocuk aslında, hep bir yol göstericiye,  bir babaya ihtiyacı var. Sordum babama, düzeltiverdi tüm hatalı algılamamı…

Tamam, kafamda oluşturduğum demirci-şaman ittifakından kurulu simge, benim zihnimin ürünüydü ama nasıl olup da zihnim böyle bir kurguya yönelmişti? Bunda çocukluğumdaki demirci atölyesi ziyaretlerimin ve evde gözleri görmeyen dedemin kucağında ona gösterilen saygıyı izlemenin hatıralarının payı olmalıydı. Ne yazık ki, o hatıraları birer birer raflarından indirmek ve hangi köşelerinden birbirlerine ilmiklendiklerini göstermek imkansız. Hatıraların zihnimizdeki sessiz kurgularıyla hem kendi hem tanıdık benlikleri inşa ettiğimize sadece şöyle bir basit kanıtım var. Önce babamın hikayesinden bir parça daha anlatmalıyım.

Çok kısa kaldık Yeşilova’da; galiba orada başladığım ilkokulun ilk sınıfını bile tam bitiremeden önce tekrar kısa bir süre Denizler kasabasına, sonra da Denizli’nin kenar mahallelerinden birine yerleştik annem ve benden üç yaş küçük kardeşim Şenol’la. Tüm bunları yaptık zira babam, kendisinden önce ilk kafileyle birlikte, ülkemizden acı vatan Almanya’ya gidenlerin arasında bulunan ortanca amcamın talep etmesiyle Almanya’ya gitmişti atölyeye kilit asıp. O Almanya’ya gidince bize de memleket yolu görünmüştü. Ama ne ki tam o sıralarda sadece Türkiye’den Almanya’ya değil, memleketten de şehre göç başlamış, büyük amcam, birçok diğer akrabamız gibi Denizli’ye göçmüştü. Babam gidince, biz de annem ve kardeşimle onlarla aynı mahallede küçük bir kira evine sığındık. Zor, pek zor günlerdi. Bu zor günlerde annemin müthiş direncinin, tarım işlerine gündeliğe giderek ayakta kalma gayretinin yanında en büyük destekçim, babamla ilgili, Yeşilova’daki demircilik atölyesi günlerinden kalma bir figürdü. Örs başında çekiç elinde kızgın demirlere boyun eğdiren çıplak kollarıyla güçlü-heybetli bir adam; at arabası yaptıranların ve birkaç çırağımızın hayran hayran izledikleri maharetli bir usta. Ailemizin başına bir hal gelmiş, atölyemiz dağılmış, o da ekmeğinin peşinden Almanya’ya gitmek zorunda kalmıştı. Bir gün dönecek ve bizi bu zor durumlardan kurtaracaktı. Sokaklarda simit, otogarda su satmak zorunda kalmayacaktım. Bu kurtarıcı figürü, o zamanlar bir biçimde Almanya’ya gidebilenlere biraz da gıptayla bakılması teşvik ediyor olmalıydı. Babamın güçlü ve heybetli olduğundan emindim. Üstelik bir kez Almanya’dan izinli de gelmiş, onu kanlı-canlı biçimde görmüştüm gidişinden bir yıl sonra. Bir gün mahallede bir arkadaşımla dalaşma sırasında, birçok zaman olduğu gibi iş yine döndü dolaştı, “Benim babam senin babanı döver” noktasına geldi. Ben arkadaşımın babasını tanıyor biliyordum, onun benimkini bilme ihtimali pek azdı, izine geldiğinde görmüş olabilirdi ancak.  Bu didişmenin benim babamın galibiyetiyle biteceğini, muhayyel babalar kavgasında arkadaşımın hiç diretmeyeceğini adım gibi biliyordum. Galiba biraz sözel didişmenin seyrini belirleyecek entelektüel ağırlığım da vardı. Ama hiç beklemediğim bir şey oldu. Birden bire arkadaşımın eda ve tavırları üste çıktı. Babamın hiç de güçlü ve heybetli olmadığını, tam tersine ufak tefek birisi olduğunu söylüyordu, hem de çok kararlı görünüyordu. Babamın bir daha izine gelmesini beklemekten başka şansım yoktu bu söylenenleri sınamak için. Uzun zaman geçti, hatta bir süre kendisinden haber alamadık, bir gün çıktı geldi. Herkes babama ne olduğunu, niye bu kadar geciktiğini merak ediyordu, o otogardan faytonla evimize doğru gelirken. Bense bir an önce insin ve boyuna posuna bakayım istiyordum. İndi. Arkadaşım haklıydı. Ben 10 yaşındaydım, benden bir karış büyüktü boyu. Hayatımdaki en etkili hayal kırıklıklarından birisi oldu bu heybetli, güçlü baba imgemin uçup gidivermesi. Fiziksel güçlü baba imgem böylece parçalandı ama manevi alandaki güçlü baba tunç bir heykel gibi kaldı.         

Babamı ilkokul yıllarım boyunca mektuplarla tanıdım daha çok. Annem sonra kendi gayretiyle okuma yazma öğrendi. Ben okurdum mektuplarını. Bayram günleriydi, ondan mektup gelen günler. “Önce üzerime farz olan…” diye başlayan “baki selamlar” diye biten mektuplar. İçlerinden arada mark ve fotoğraf çıktığı da olurdu.  Yazısı çok güzeldi. Hala benzerini çok az gördüğüm güzel yazısı ve bu fotoğraflardan birisiydi, benim heybetli-güçlü baba imgemi besleyen; hatta annem onu büyütüp asmıştı evin bir köşesine, gür saçlı, kara bıyıklı, dinç…

Sanıyorum Almanya’da geçirdiği bir trafik kazası ve pek meraklı olduğu futbol maçı sırasında yaşadığı bir çarpışmanın sonucunda hastanede kalmasına neden olan kafa travması, onun işlerini çekip çevirmesine, bazı yürütücü beyin işlevlerine engel oluyordu. Hekim olduğumda anlayabildim tabii bunları. O zamanki kayıtlarım ise, onun ailesine ilgisizliği ve ona karşı hissettiğim yoğun öfke şeklindeydi.  Haber alamamalar artınca, annem bizi bırakıp Almanya’ya onun yanına gitmek zorunda kalacaktı, üstelik en küçük kardeşim Mahmut henüz bir yaşını tamamlamadan.

Annenim Almanya’daki işlere çekidüzen vermesi birkaç yıl aldı. Bu arada ben Orta ikinci sınıftan itibaren parasız yatılı okumaya Nazilli ve Aydın’a gidiyordum. Kardeşlerimin bakımını büyükanneler üstlenmişti. Hemen her hafta sonu kardeşlerimin durumuna bakmak için Denizli’ye geliyordum. Basitçe zor günler değil, açıkça berbat zamanlardı. Okullar açıkken yine sorun yoktu ama okullar kapanıp bize bakım verenler köylerine gitmek istediklerinde biz de onların peşinden sefil oluyorduk. Çoğu zaman da kardeşler birbirimizden ayrılmak zorunda kalıyorduk. Bazılarımız, anneannenin bazılarımız babaannenin köyüne… Köy hayatını bugün de hiç sevmeyişimde bu sefaletin payı büyüktür. 

Allaha çok şükür, liseden itibaren kader ailemizin yüzüne gülmeye başlamıştı, giderek maddi durumumuz düzeliyordu. Daha doğrusu biz büyüdükçe maddi denetimi daha iyi yapabilmeye, Almanya’dan bize gönderilen paranın hesabını tutabilmeye başlamıştık. Her yıl annem babam izine geliyorlardı, üstelik de her seferinde şıklığı ve şatafatı giderek artan arabalarla. Babamın demirci ustalığındaki mahareti aynen şoförlüğüne geçmişti. Yazları biz de Almanya’ya onları ziyarete gidiyorduk, kah Şenol’la birlikte uçağa atlayıp kah babamın otomobiliyle. Bunlar o zamanlar az bulunan lükslerdi. 

Babama olan öfkem azalmaya başlamıştı. Almanya’da insanların onu ne kadar sevdiklerini, onun ne kadar masum ve mahzun bir insan olduğunu gözlerimle görüyordum. Sadece benimle değil kimseyle uzun, yüksek belagatli konuşmalar yapmazdı ama o kadar içtenlikle ve kendisi olarak katılırdı ki sohbete, herkes onunla konuşmaya, birlikte zaman geçirmeye can atardı. Gerek Almanya’da en eskilerden olduğundan gerek kadirşinas tutumlarından dolayı derdi olan babama koşar, o da elinden geldiğince halletmeye çalışırdı. Lise ikideyken Almanya’da bir burun ameliyatı olduğumda onun bana, insanların ona sevgisini çok iyi anladım. Ama bu sonuncu uzun Almanya seyahati iyi gelmedi bana. Bizimkilerle, Türklerle Almanlar arasında o kadar büyük bir farklar vardı ve öylesine bariz bir ayrımcılık yapılıyordu ki, dönüşümde, apar topar, karga tulumba “devrimci” oldum. Zahir çok hazırmışım da suçu Almanlara atıyorum.

Tıp fakültesinde öğrenci olduğum yıllarda çok az görüşebildik. İlk üç yıl Hacettepe yurtlarında kaldım, Şenol’da İstanbul’da gazetecilik okuyordu. Ondan sonra kardeşlerimle birlikte Ankara’daydık artık ve üstelik Çankaya’da iyi bir sitede kendi evimiz de vardı. Bizzat bizim olan evimiz. Hepimiz büyümüştük, yine de başımızda hayatımda tanıdığım en yaşlı insan olan ebem yani babaannem duruyordu. (Geçenlerde vefat ettiğinde yüz on beş civarında olmalıydı yaşı) Yaklaşık yılda bir kere geliyordu annem babam ama aksatmadan para göndermeyi ihmal etmiyorlardı. O günün şartlarında epeyce iyi miktarda para ama kitaplara, yoldaş dayanışmasına savrulup giden.

Annemle özellikle babamla çok yakın değildik birbirimize. Onlar yakın olmaya çalışıyorlardı şüphesiz ama bu kez uzak kalmaya çalışan bizim taraftı, bendim. “Devrimci mücadele” kazanının içinde kaynayıp gittiğim yıllardı; az daha kaynasaydım ilmik ilmik çözülecekken Allah yardım etti son anda kurtardım, üstelik 12 Eylül henüz gelmeden, tanklar kimseyi korkutmadan, devrime neredeyse ramak kalmışken… Hem proleterya yani babamın sınıfının temsilcisi bir devrimci olmaya çalışıyor hem de en küçük bir serzenişlerinde “Yalnızca para göndermekle olmuyor annelik babalık!” diye lafı ağızlarına tıkıyordum. Şimdi düşünüyorum da düpedüz edepsizlikti bizimkisi ama çok uzun zaman aldı bu düğümün çözülmesi, ilişki biçimi kalıplaştı, yerleşti. Onlar bize karşı hep borçlu konumundaydı. Nasılsa bize sormadan bizim dünyaya gelmemize vesile olmuşlardı ya, biz de onlara her türlü ruhsal işkenceyi yapmaya hak kazanmıştık adeta.

Çok yanarım bu zamanlara; hem annemden babamdan, hem ülkemin kültüründen, en çok da Yaratıcımdan ayrı kaldığıma. Benim çocukluk öfkelerim devrim ocağının ateşini harlandırmalıymış, o kazanda pişmeliymişiz, bizi bırakıp gitti, tonlarca sorumluluğu üzerime yığdı diye babamdan hıncımı bir biçimde almalıymışım meğer. Böyle olacağı varmış, bu benim psikolojik kaderimmiş. Başka türlü izah edemiyorum, bu hırpani zamanlarımı. Böyle uyduruk psikolojik gerekçeler arıyorum. Şimdi değil, yıllardır arıyorum.

Önce kaynar kazandan çıktım, sonra ocağın etrafından uzaklaştım yavaşça. Ama öyle bir anda oluvermedi, özellikle babama karşı olumsuz hislerimin yatışması çok uzun zaman aldı. 1982’de geçmişimle, toplumla, kültürümle, dünümle barışmanın sembolü olarak hidayet güvercini geldi. Ama o bile tam olarak sakinleştiremedi beni, bitiremedi geçmiş hesaplarımı. Bir yandan sanki babam başımızda olsaydı bunlar olmazmış, sırtımdan güç bela çıkarıp attığım berbat giysiyi giymek zorunda kalmazmışım, o giysiyi taşıdığım süre boyunca yaşadığım hırpani zamanlar ömrümden uçup gitmezmiş gibi geliyor bir yandan da öfkem tam yatışacakken yeniden başlıyordu. Otuz beş yaşıma kadar başıma gelenlerden babamı sorumlu tutmayı içten içe sürdürdüm.

Otuz beşimde babamla barıştığım, ona gerçekten sarılabildiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Bunda büyüyüp olgunlaşmamın, psikiyatri ve psikoterapi eğitimimin ne kadar faydası oldu bilmiyorum ama artık kaderin yalnızca gelecekle ilgili olmayı fakat aynı zamanda geçmişte başımıza gelenler olduğunu anlayabiliyordum. Babamın bizi zor durumda bırakmak için değil tam tersine bizim için Almanya’ya gittiğini, onun da insan olarak bir kaderi, “babalık”tan ayrı bir insaniyetinin olduğunu görebiliyordum. Kimseye bir zararı olmayan, bizim için koşturup duran, elinden geleni yaptığı yetmiyormuş gibi namazlarını bile bize daha çok ve daha makbul dua edebilmek için camide kılmaya gayret eden bu adam, benim babamdı. Kabul ediyordum. Bunun için otuz beşine kadar beklemem, iki oğlumun olması, insanın çocuğu olunca kendi bireysel varlığının sona ermediğini, hem Yaratıcı hem kendi nezdinde biricik olmayı sürdürdüğünü, baba olmak dışında birçok başka sorumluluk ve istek halesi tarafından çevrelendiğini, ömür cedelinin hala devam ettiğini yaşayarak görmem gerekiyordu.

Böyle dediğime bakmayın, babamın oğullarım için benden daha çok çırpındığını, onları en az benim kadar dert edindiğini fark etmeseydim, bunları göreceğim yoktu. Bu nasıl bir karşılıksız sevgiydi Allah’ım anlaşılır gibi değildi, torunlarının var olmasından, yüzlerinin gülmesinden başka hiçbir şey istemediği, can sağlığı ve mutluluk dışında hiçbir beklentisi olmadığı o kadar açıktı ki… Yok yok öyle kaçırılmış zamanların acısını çıkartır gibi bir hırsla da yapmıyordu bunu. O olduğu için, öyle bir insan olduğu içindi torunlarıyla bu sevgi, şefkat dolu, çocukça diyalogu. Çocukça diyorum, oğullarımla babamın ilişkisinde en bariz gördüğüm belirtilerden birisi çocukluğuydu. Babamın çocukluğunu görebiliyordum, annesi 50 yaş civarındayken yedi kardeşin epeyce ardından gelen, tekne kazıntısı, sevimli ve çevresinde hem seven hem döven birçok insan bulunan.    

O kendi halinde, nevi şahsına münhasır bir adamdı, benim iyiliğimden başka bir şey istemezdi kesin ama ancak otuz beş yaşında barışabildim babamla, o da şimdi bu yazıyı okuduğunda öğrenecek belki çok az insanın bildiği iç gerçeği. Ne uzun bir süre, neredeyse bir ömür. Ne çok alınmış, ne çok küsmüşüm onun ayrılığına. 1983’te fakülteyi bitirip tıp doktoru oldum, 1985’e kadar Bitlis’te mecburi hizmet yaptım. 1989’da psikiyatri uzmanı olarak askere gittim. 1992’de doçentliğe hak kazandım. 1993’te önce annem, bir yıl sonra da babam Almanya’dan döndü.

Hekim olmamdan itibaren geçen on yıl benim için tamamen ruhsal tamir ve dinginlik arayışı zamanlarıydı. Kitaplardan ve düşünmekten burnumun ucunu gördüğüm söylenemezdi. Zaten herkesin işi gücü vardı; kardeşlerim de bu süre içinde evlenip çoluğa çocuğa karıştılar.  Bu süre boyunca babamla yoğun bir ilişkimiz olmadı, daha doğrusu benim olmadı ama onun hep aklı buralarda, bizdeydi. Bu süre boyunca hep sessiz, verilecek görevleri yapmaya hazır, kendi halinde ve asla sorun çıkmasını istemeyen birisi olarak hatırlıyorum babamı.

1988’de ilk oğlum Baran Ali, 1993’te ikinci oğlum Mehmet Emir dünyaya geldi. Kader; Baran Ali’yle çoğu kere ayrı yaşamak zorunda kaldım kah askerlik, kah aile dertleri, kah akademik, entelektüel uğraşlar yüzünden. Bu ayrılıklar ve acılar, babalığın ve evlat sevgisinin nemenem bir şey olduğunu başıma vura vura, içimi yaka yaka öğretmiş olmalı ki, babam Türkiye’ye (Ankara’ya) temelli döndüğünde içim onunla barışa çok hazırdı. İlk torunu olan Baran Ali’yle o kadar uzaktan o kadar yakın ilgilenmiş, o kadar güçlü bir bağ kurmuştu ki, o da çoktan hak etmişti bu barışı. İkimiz de hak etmiştik. Bu nedenle temelli döndüğünde dedesini çok seven oğlumdan ziyade ben ona daha çok sarılmak istemiştim. Mehmet Emir ise neredeyse annem babamla gözünü açtı dünyaya ve onların sevgisiyle büyüdü. Galiba artık ben de şımarabilirdim, nasılsa babalığı biliyor, babamı seviyor, ona güveniyordum; Mehmet Emir’i onun kollarına emanet edebilir, kendimi işlerime, kitaplarıma verebilirdim.

1994’ten beri babamla ikimiz de Ankara’dayız, hem baba oğuluz hem de komşuyuz. Diğer kardeşlerim de Ankara’da yaşıyorlar ama babamın komşusu hep ben oldum, hep onların yanında yöresinde bulundum. Birçok akademik imkan çıktığı halde başka ülkelere, başka şehirlere gidemedim. Babamla sanki Ankara’da birlikte yaşamak, birbirimize göz kulak olmak için sözleşmiş gibiydik. Bu halim, beni tanıyanların, özellikle pek akıllı ortanca kardeşim Şenol’un iğneleyici sözlerine muhatap ediyordu beni. “Annemin babamın gerçek oğlu sensin!” diyordu her fırsat bulduğunda. Psikiyatri tahsil etmiş, psikoterapi eğitimi almış, tüm meslek yaşamı boyunca insanlara “ayrışma ve bireyselleşme”nin önemini anlatan birisi için, şaka bile olsa, üzerinde çok düşünülmesi gereken sözler bunlar. Zaten söze de hacet yok, bilmem ki kaç yıldır annemle babamla komşuyuz işte. Sadece psikiyatrinin ve düşünce dünyasının dertleri üzerine değil bu apaçık gerçeğe de kafa yoruyorum, anlamaya çalışıyorum niye bir yerlere kıpırdayamadığımı.

Babamı da annemi de tanıyanlar, beni pervane gibi çevrelerinde tutan asıl gücün annemin cin fikirliliği olduğunu ileri sürüyorlar. Ben de hep onlara itiraz ediyorum, “Yok böyle bir şey” diyorum. Gerçekten yok, zira ne kendimde anne-merkezli bir insan kişiliği görüyorum ne de annemle ilişkimde sağlıksız bir bağımlılığın izlerini teşhis ediyorum. Hatta dikkatli bir gözle baktığımda, birçok insanın, daha doğrusu anneden göbek bağını koparmanın bir hayli güç olduğu Türkiye erkeklerinin annesiyle ilişkisindeki mutat yakınlığın kenarlarında bile görmüyorum kendimi. Annemle bitmemiş bir hesabım, ona verilmiş bir sözüm, içsel bir taahhüdüm yok. Kardeşlerimin bakımı ve vatana millete hayırlı olmak dışında onunla bir sözleşmemiz olmadı. Kardeşlerimin bakımını hallettik çok şükür, ikisini de yuvadan uçurduk, kendi ailelerini kurdular. “Vatana, millete hayırlı olmak” konusunda da geçer bir not alırız herhalde, anneme sorarsanız kesin “yıldızlı pekiyi” verir. Annemin kendi kendine tüm hayatını çekip çevirebileceği, babama sahip çıkarak onunla pekala hayatın gerektirdiği tüm organizasyonları yapabileceği konusunda da hiçbir kuşkum yok. Gündelik hayatla baş etme alanında, şimdiye kadar annemle babamın hiçbir sıkıntısı olmadığını onları tanıyan herkes onaylar. Gerçi şimdi yavaş yavaş yaşlılık dağına tırmanmaya başladılar ama geçmişte Almanya’da kimseye muhtaç olmadan, bir Türk ailesi için oldukça iyi sayılabilecek bir kalitede yaşam tarzını yıllarca sürdürebilmiş olmaları da bir başka kanıt.

Annemle babamla komşu yaşamayı tercih etmemi, “kader” diye bir çırpıda geçmeyecek, sorguya alacaksak ben bu tercihimde aslan payını babamda ve babamla ilişkimde görürüm. Hasan Şafak Göka, babam, öyle bir güçlü geldi ki çocuk iç-dünyama ve öyle farklı seyretti ki hayat akışının sonraki merhaleleri, onunla işim bir türlü bitmedi. Güçlü ve heybetli baba imgem ruhumun en üst noktasında, Hasan Şafak Göka ise uzaklarda, hep kendine ayırdığı köşesinde durdu, beni ve hiç kimseyi ürkütmedi, korkutmadı, varlığıyla ve istekleriyle tehdit etmedi; öylece durdu. Yok yok, yanlış anlamayın sakın, şizoid bir içe-kapanıklık, hastalıklı bir sükut hali değildi babamınki. Bu yazı boyunca anlatmaya çalıştığım gibi, o bizimleydi, basbayağı hayatın içindeydi, hatta ilgili olduğu alanlarda örneğin torunlarıyla ilişkisinde, sevdiği siyasi partiyi ve politikacıyı izlerken, Avrupa-Türkiye ilişkileri gibi konularda konuşurken onun coşku düzeyini yakalamamıza imkan yoktu.

Sessiz ama canlı hatta heyecanlı, konuşmayı seven ama sohbet etmeyen, hep izleyen ama neredeyse hiç katılmayan, sorulmadıkça söz almayan ama kendisiyle ilgili çok az konuda hiç beklenmedik zamanda, ondan beklenmedik bir şevk ve hırsla bir şeyler söylemeye başlayan ilginç, çok ilginç bir kişilik babam.

O beni ne devrimci mücadele günlerimin hırpaniliğinde ne arada sert rüzgarların estiği, kasırgaların patlak verdiği aile hayatımda hiç ama hiç rahatsız etmedi. Benim derdim bana yetiyorken bilgiçlik taslamadı, nasihat ve önerilerle üzerime gelmedi. “Baban olarak şöyle yapmanı istiyorum” demedi. Ama eminim hep dua etti, başıma kötü bir şey gelmesin diye, sevincimde benden daha çok sevindi, üzüntümde kahroldu. Konuşmayan ama beni hissettiğini, anlamaya çalıştığını belli eden bir duygu yumağı olarak hep yanımda yöremdeydi Ankara’da birlikte yaşadığımız komşuluk yılları boyunca. Uzaklarda, Almanya’dayken de zor zamanlarda olduğumu anladığında, ki bu öyle zor değildi, mektupla, telefonla adeta böğürürdüm ben yaşadığım sıkıntıları, hislerini, “daha fazla para havale ederek” belli eder, kendi dilince “Ben buradayım merak etme” derdi. Mendillerin, sembollerin diliyle anlaşan sevgilim gibiydi o benim… 

Babam bana bir şey söylemedi. Hep sustu; ne kanaat bildirdi ne fikir, ne görüş ortaya koydu ne nasihat etti, kızmadı, tehdit de etmedi. Bütün bildiğim babaların yaptığı hiçbir şeyi o yapmadı. Öylece durdu. Bu yüzden onunla işim bitmedi. Çünkü anlayamadım hiçbir zaman ne istediğini, ne yaparsam görevimi yapmış sayılacağımı. Annem belki kırk bin kere söyledi “Sütüm sana helal olsun” diye babam emeğini nasıl helal ederdi en küçük bir tiyo vermedi. Ne tiyosu bu anlama gelebilecek, “Ben senin için neler yaptım” diyen bir bakışını bile yakalayamadım. Benden memnun olduğunu, aramızda bir “helalleşme” hali olmadığını adım gibi biliyorum ama istiyor işte insan, böyle tasavvur ediyor babasını.

Kim bilir belki de, bir türlü tam olarak adını koyamadığımız şu psikolojideki “babanın yeri” meselesinin sırrı da bu noktada gizlidir. Baba bir onay makamı, bir nihai helalleşme merciidir. Bence budur babanın insan psikolojisindeki yeri. Bunu bizzat kendi hayatımdan biliyorum, yaşayarak öğrendim. Annesinin sütünü helal etmesi yetmiyor, özellikle babasından onay istiyor, helallik diliyor insan. Bunu hepimiz çocukluk zamanlarımızdan bilebiliriz, annemiz bizi ne kadar desteklerse desteklesin pohpohlarsa pohpohlasın ille de babamızın yüzüne bakarız, onun bakışlarından onay ararız, onun “aferin”ini alabilmek için kim bilir kaç takla atmakla geçip gider çocukluğumuz. Benim çocukken bu şansım olmadı, belki sonra olacaktı, bu kez ben küstüm, uzak durdum, 35’ine kadar bekledim. 35’inde iç-barışımı sağladım ve bekliyorum, “aferin” bekliyorum. O yüzden duruyorum babamın komşusu olarak yıllardır. O yüzden çocuklarımı saldım üzerine. Bana demediklerini onlara öyle çok diyor ki! Ama bana demiyor, öylece duruyor, bir şey söylemiyor, biliyorum hiçbir zaman da söylemeyecek. Canı sağ olsun.

Ben ondan alacağımı aldım, öğreneceğimi öğrendim. Allah razı olsun. Onun sayesinde okuyup adam olduğum yetmiyormuş gibi, onun sessiz öğretmenliğinden öğrendiğim şekliyle babalık yapmaya çalışıyorum çocuklarıma. Mümkün olduğunca, elimden geldiğince rahat bırakıyorum onları. Babamdan bir tek farkım var, davranışlarını yapıp etmelerini onaylayıp onaylamadığımı hep belli ediyorum. Bunu da babamdan öğrendim.

Kaynak: “Oğullar ve Babalar” içinde, Hazırlayan: Ahmet Nezihi Turan, Gökhan Yavuz Demir,
Paradigma Yayınları, İstanbul, 2010, ss. 237-253.

1 yorum

  1. Evrim mızrak

    Hocam kaleminize sağlık. İç dünyanızı samimi ve içten paylaşıp bizlere de hayatımıza tekrar bakmamıza rehberlik ettiğiniz teşekkürler. Hikaye tadında edebi bir dille yazılmış diğer yazılarınızı da okumaktan zevk alırız.

    Yanıtla

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel