Ak Parti’nin alternatifi

26 Ağustos 2011 tarihinde M. Selim Bağlı kardeşimle yazdığımız bir yazı, “Muhalefet boşluğu ve ihtiyacı” üzerine idi. Her şeyin zıddıyla kaim olduğundan bahisle, yolumuzdan emin olmamız için mutlaka bir “öteki”ne ihtiyacımız bulunduğunu söylüyorduk. Totaliter ve otoriter rejimlerde bile iktidarların, toplumsal muhalefeti gözlemleyebilmek ve yönlendirebilmek için, gerektiğinde sanal düşmanlar icat ettiklerinden; demokrasilerin ise varlıklarını, ihtilafta hayır olduğu, farklılıkların mutlaka siyasi arenada görünmesi ve özgürce yarışması gerçeği üzerine dayandırdıklarından bahsetmiştik. Bize göre etkin bir muhalefetin olmadığı bir ortamda, bu yükü de kendisi üstlenmek zorunda kalacağından, yorulacağı ve içsel bütünlüğü bozulacağından en büyük zararı iktidarın bizzat kendisi görürdü.
Ak Parti’nin iktidar olduğu dönemi analiz ettiğimizde ise, etkin ve yetkin bir muhalefetin asla ve kat’a bulunmadığı sonucuna varmıştık. 12 Eylül 2010’a kadar muhalefet, “varmış gibi” yapmış, aslında vesayet sistemi adına görevini deruhte etmişti. Post-Kemalist dönemde de ufukta güçlü bir muhalefet ihtimali görünmüyordu.
Güçlü bir muhalefet dendiğinde, haklı olarak tüm bakışlar hemen CHP’e çevriliyordu. Mahsusen Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki CHP’ye de haksızlık etmemek lazımdı. CHP, 12 Haziran 2011 seçimlerinde tarihinin en sosyal demokrat söylemini yakalayabilmişti. Sosyal demokrasi, vatandaşlık maaşı, taşeron işçileri, yoksulluk, işsizlik gibi konularda birçok temel argümanı dillendirdi. Laiklik histerisine hemen hiç kapılmadı. Buna rağmen, başarılı olamadı. Sorun, CHP’nin söyleminde, programında ya da liderliğinde falan değil, bizatihi ontolojisindeydi. “Devlet kuran parti” söylemi, mutlaka bir yerlerden pörtlüyor, buyurgan üslup CHP’i sadece iktidardan değil, adına layık bir ana muhalefet partisi olmaktan da alıkoyuyordu. CHP’nin oluşturduğu ana muhalefet boşluğu ciddi bir vakum ortaya çıkarıyor, medya, üniversite, sivil toplum örgütleri ve sermaye çevreleri, muhalefet yapmak adına, ahenkten uzak bir şekilde, kendilerince tepkiler veriyorlardı.
2011 Ağustos’unda bu saptamaları yaptık. Toplumda güçlü biçimde dillendirilen fikirlerin, icraatlara dönük haklı eleştirilerin, eninde sonunda siyasete yansıması kaçınılmaz olduğunu bildiğimizden “Peki, muhalefet nereden çıkacak?” diye sorduk. Cevabımız, “Muhalefet için zorunlu şartlar, sosyolojik damar, tarihsel arka-plan, organik aydın, zamanın ruhuna uygun söylem ve program ve güven verici aktörlerdir” tespitimizi esas alıyordu. Bu topraklarda modernleşmeyle birlikte ve hatta modernleşme öncesinde de sivil düzlemde muhalefetin bayrağını hep motivasyonlarında dini inançları önemli bir yer tutanlar taşımıştı. “Bu coğrafyada otoriteye, iktidara tüm muhalif söylem ve hareketler, bir şekilde kendilerini İslam ile mukayyet olarak tanımladılar.” Eğri oturup doğru konuşalım, üç dönemdir iktidarda olmalarına rağmen bu şartları yine en çok Ak Parti haizdi. Ak Parti, sadece iktidar olmakla kalmayacak, icraatlarının eleştirisini, bir ölçüde muhalefetini de kendi içinde barındırmak durumunda kalacaktı.
Biz bunları söyleyeli 3,5 yılı aşan bir zaman süreci geçti; muhalefet cephesinde hem çok şey oldu hem de esasa taalluk eden hiçbir şey olmadı. Ana muhalefet yokluğunun vakumundan çıkan ahenksiz tepkiler, “ağaç” sembolünde ittifak etmeyi başararak “Gezi”ye yol açtılar. Siyasi ortak amaç yokluğu, onları bu kısa süre haricinde, tekrar bir araya getiremedi, yıkıcılıktan başka bir sonuç elde edilmedi. Yabancı medya, yönlendiricilik rolü üstlenerek muhalif tepkilerdeki ahenksizliğe ayar vermek istedi. “Diktatör” nidaları altında ve Erdoğan’a düşmanlık etrafında birlik temin edilmeye çalışıldıysa da o da boş çıktı. En nihayetinde “paralel yapı” adı verilen aktör sahne aldı. Bu yapı hakkında bilgilendikçe, vesayet sisteminin derinlerde nasıl işlediğiyle ilgili zihinlerimiz epeyce aydınlanmaktan başka, iliklere kadar işlemiş darbeciliğin öyle kolay pes etmeyeceğini de iyice kavradık.
3,5 yıl boyunca özlenen muhalefet adına umut benzeri hallerin yaşandığı “an”lar olmadı değil. Mesela “çözüm süreci”nin de etkisiyle, HDP’nin Türkiye partisi olmak iddiasıyla ortaya çıkması ve Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak sergilediği tutumlar sırasında, umut gülümsedi. Halen de gündemde olan HDP-CHP seçim ittifakı söylentileri de başlangıçta “acaba?” dedirtti. Ama “Bunların ittifakı, Sol bir muhalefet inşa etmek yerine sekülarizmin, aydınlanmacı despotizmin hortlamasına yol açmasın sakın!” şeklindeki endişe, 6-8 Ekim Olayları’ndaki çılgın vahşetle kendini doğrulayan kehanete dönüştü.
Bir türlü güçlü muhalefet oluşmuyor ama Ak Parti, hala yapıcı siyasetin kaynağı ve ana ırmağı olmayı aynı anda başarabiliyor. Yanlış anlaşılmasın, asla yıkıcı-muhalif davranışları, hizipçiliği kastetmiyorum ama ihtiyaç olması halinde alternatif fikirlerin yalnızca Ak Parti’den çıkabileceği şeklindeki 3,5 yıl önce uç veren fikirlerim gün geçtikçe daha da pekişiyor. Hanioğlu Hoca’nın sözünü ettiği “egemen parti aracılığıyla toplumsal dönüşüm” üzerine daha çok düşünüyorum.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel