Din zenginliğe yol açar mı?

17 Aralık sonrası ülkemizde oluşturmaya çalışılan havadan nasıl etkilendiğinizi ölçmeye yarayan psikolojik bir test cümlesi gibi oldu başlığımız ama biz işimize bakalım. Öyle çok meselemiz var ki, aklıselimden, hüsnü zandan ayrılmadan inceden sürmeye düşünülecek… Psikolojik harekâtlarla memleketin havasını, ruh halini değiştirmeye çalışanların tuzaklarına düşmeden yolumuza devam edelim. “Din zenginliğe yol açar mı?” diye düşünürümüz Ömer Demir, geçen yazımızda bahsettiğimiz “Din Ekonomisi” kitabında soruyor. Kitabın bir bölümünü bu soruya cevap verebilmek için ayırmış, din ve ekonomi zenginlik arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmış.

Toplumların refah düzeyleri arasında böylesine büyük bir farklılık son iki yüz yıldır söz konusu. Ondan önceki asırlar boyunca insanlık kişi başına, birbirine yakın üretim gerçekleştirmiş. Bin yıl önce dünyanın diğer toplumlarından birazcık geride kalan Batı, özellikle 1820″den sonra büyük bir ekonomik atağa geçmiş. Ülkeler tarihte ilk kez gelişmiş ve geri bıraktırılmış diye ikiye ayrılmak zorunda kalmış. Batı”nın ekonomik egemenliğini siyasal ve kültürel egemenlik izlemiş. Bunları biliyoruz ama hala bilim, tarih boyunca neden bazı ülkelerin daha zengin bazılarının ise fakir kaldığını anlayabilmiş değil. “Sermaye birikimi, vasıflı işgücü, verimlilik, coğrafya, iklim, kültür, yeniliklere açıklık, teknoloji üretebilme kapasitesi, çalışma ve tasarruf eğilimi, hukuk sistemi, tercih edilen kalkınma politikaları ve ülkelerin siyasal sistemleri” diye saymaya kalkmayın, tüm bunlar birer birer araştırılmış ama ekonomik gelişmişliğin sebebi mi sonucu mu olduklarına karar verilememiş. Sadece toplumun geliştirdiği kapsayıcı kurumların ekonomik başarıda ana rolü oynadığı konusunda ve ekonomik gelişmenin demokrasiye mutlaka katkıda bulunduğu noktasında, bilim dünyasında bir fikir birliğinden bahsedilebiliyor.

Dinin ülkenin zenginliğine katkıda bulunup bulunmadığı hakkında da rivayet muhtelif. Dinin ekonomiyle bağlantısı hakkında bilim dünyası üçe bölünmüş durumda. Bu ikisi arasında negatif veya pozitif ilişkiden bahsedenler olduğu gibi bariz bir ilişki yoktur diyenler de var.

Sermayeyi, bilgi, beceri ve tecrübe ile beden ve akıl sağlığının etkileşimi ile oluşan “beşeri”; bireyler arasındaki güven, dayanışma, birlikte çalışma arzusu ve bunu mümkün kılan ilişki ağlarının karşılıklı etkileşimi sonucu oluşan “sosyal” sermaye olarak ikiye ayırıyor Ömer Demir Hoca. Çalışma motivasyonunu bunların sağladığı gerekçesiyle dinin ekonomiye etkisini beşeri ve sosyal sermaye üzerinden anlamaya çalışıyor. Araştırmalardan yola çıkarak dindarlığın beden sağlığı, akıl sağlığı ve eğitim yoluyla beşeri sermayeye olumlu bir etki yapacağı kanaatinde. Onun bu fikri, dindarlık ile eğitim seviyesi ve akıl sağlığı arasında ters bir ilişki olduğu saçma tezine sarılmış seküler çevreleri zıplatacaktır ama zıplamayı bırakıp bilimin yolundan yürümelerini tavsiye edeceğiz. Zengin toplumların daha iyi eğitim aldıkları için daha az dindar olacağı şeklindeki tuhaf tezlerini mutlaka sakince bir düşünce süzgecinden geçirmeliler. Dini faaliyetlere katılma ile daha uzun yaşama arasındaki artık ispatlanmış ilişki üzerinde de hepimiz biraz düşünsek iyi ederiz…

Ömer Demir Hoca, toplumdaki sosyal sermayeyi artırmak için şeffaflığı geliştirmek ve sosyal sermayeyi besleyen inançları yaygınlaştırmak şeklindeki iki yol dışında çare olmadığını belirtiyor. Dindarlığın bireylerin iradelerine hâkim olmalarına, birbirlerine güvenmelerine, kendi dışındakilere karşı sorumluluk duymalarına ve daha çok çalışmalarına, hırs ve başkalarını kıskanmak yerine sahip olduklarıyla mutlu olabilmelerine, tüketim kalıplarının israf ve gösterişten arındırılmasına, ilişkilerinde dürüst, güven ve dayanışma içinde olmalarına, suç oranlarının azaltılmasına katkıda bulunma yoluyla sosyal sermayeyi arttırdığını söylüyor. “Ortak kurallara uymak için resmi kurumsal işlemlere ihtiyaç azaldıkça işlem maliyetleri düşecek, buradan elde edilen tasarruflar mal ve hizmet üretimine kaydırılacaktır” diyor. Ama ilave etmeyi elden bırakmıyor: “Dini sosyal sermaye, kendiliğinden doğrudan sosyal sermayeye dönüşmeyebilir. Çünkü kişinin dini bağlılığı yoluyla kazandığı özellikler, onu içine kapalı, çevreye küs ve dargın, dini konularda çok aktif ve fedakâr olmasına karşın, doğrudan dini sonucu olmayan iş ve işlemlerde katkıda bulunmada isteksiz hale getirebilir. Hatta bu gibi sonuçlar, dini sermayenin sosyal sermayeyi olumsuz etkilemesinin göstergeleri de sayılabilir…”

Ömer Demir Hocanın bu tespitleri sizi de ülkemiz gerçekleri üzerine düşünmeye sevk etmiştir şüphesiz. Ben yıllardır, “Din ise alın size İslam; dindarlık ise toplumumuz dünyanın en dindar toplumlarından, o halde niye daha iyi yerlerde değiliz” diye sorup duruyorum kendime. Galiba mesele yalnızca dindarlıkta bitmiyor; dindarlık görüntüde kalınca, bırakın ekonomik gelişmeyi sağlam bir kişiliği bile garanti etmiyor.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel