Gönülsüz akıl, akılsız gönül

Bir insanın dışarıdan abdest almasıyla temizliği tamam olmaz. İçinde kötü huylar kaldı mı, kötü huylu olması dolayısıyla, makbul bir insan olması mümkün olmaz! Bu neye benzer?..

Bir şişenin içinde içki olsa, bu içki şişesini götürsen, deryanın kenarında on yıl dışını yıkasan, yine temiz olmaz.” Böyle diyor Hacı Bektâş-ı Velî, Makalat’ında. Bence kalb’in ne demek olduğunu, anlam ve önemini fazla söze bırakmayarak pek güzel özetliyor. Kalb, içimizde her daim Hakkı gösteren pusula. Vicdanın, ahlakın, erdem ve güzel hasletlerin kaynağı o. Kalbimizi samimiyet ve ihlasla kirlerinden arındırmaya çalışmadan insaniyetimizi geliştirmek, nefsimizi olgunlaştırmak mümkün görünmüyor. Kim ki kalbi aynı kaldığı halde kendini olgun gibi göstermeye çalışıyorsa boşunadır, en küçük bir gerilimde tekrar kötü huylarına dönüverir.

Ramazan boyunca ele almaya çalıştığımız “kalb” konusunun en zorlu meselesi “kalbin akletmesi”… Bu konu hayli zorlu ve kalb meselesinin künhüne vakıf olmaksızın anlaşılması müşkül. Bitirirken bu bahisle ilgili de bir öz ve özet gerekiyor. Hem akıl hem hikmet hem bilgi hem kalb (gönül) konularına epeyce kafa yormuş olan Sait Başer üstadımız imdadımıza yetişiyor. Üstat, bizim bu sene Ramazan yazılarımızı kalb olarak belirlememiz üzerine, buna gönderme yaparak geçenlerde sosyal medyadan “Akılsız gönül, gönülsüz akıl yahut düştüğümüz yerden kalkmak” başlıklı bir makale yayınladı. Müsaade ederseniz, “kalbin akletmesi” konusunda söyleyeceklerimizi gayet güzel ve vazıh bir biçimde ifade eden bu makaleden bir alıntı yapmak istiyorum.

“İnsanoğlu kendindeki melekelerin her birini ayrı bir değer olarak görmeye meyilli. Onları ayrı ayrı adlarla birbirinden ayırarak anlamaya döneli beri, uzmanlıkların o ayrımlar zemininde şekillenmesi anlayışı güç kazanalı beri kendi iç birliğini bile kaybetti. Artık bir canımız var, bir ruhumuz var, nefsimiz var, aklımız var, gönlümüz var, vicdanımız var… Var oğlu var! Şuurumuz, şuuraltımız, şartlanmalarımız, reflekslerimiz, insiyaklarımız… Bunların her birini ayrı birer varlık alanıymış gibi mütâlâa eder olduk. Öyle olunca da aynı özün her bir haline, tutum ve yönelişine başka biriymiş gibi şaşkınlıkla bakıyoruz. Tabiatıyle de kendimizi çözemiyor, anlayamıyor, dahası yabancılaşıyoruz. Kendi gerçekliğimizden korktuğumuzu bile söylemek mümkün.

Kendimize yabancılaşmış halimizle de âlemin esrarını çözme iddiâsında, gözümüz fezâda yıldızların keşfi derdindeyiz. Neyi nasıl bildiğini bilmeyen, kendine yabancılar olarak alemi bilmek de bizim komedimiz… Öyle olunca bütünlüklü bünyemizin ihtiyaçları bu parçalı algı bombardımanından, tahriklerinden sakinleşemediği demlerde sükunet bulma adına mecburen birlik ihtiyacına üfürükçülerden, astrologlardan, falcı veya medyumlardan cevap devşirmeye koyuluyor. Bu garabet, öyle bir karmaşık meseleye dönüyor ki; zamanla, kendimizdeki paramparça kişilik algısının bazı elemanlarını tercih ettiği iddiasıyla diğer cüzlerimizi itip kakıyor, dahası bu tutumumuzu dışa vurarak medeniyet tarif ve tasniflerine kadar götürüyoruz. Derdi büyütüp karmaşıklaştırdıkça, çözüm daha da zorlaşıyor, çapraşıklaşıyor gayet tabiî…

Neymiş ‘Akıl Medeniyeti’ varmış, ‘Gönül Medeniyeti’ varmış. Bunlardan akıl yani Batı medeniyeti; sömürü ve zulmün ürünü maddî gücü sebebiyle, zahirdeki refaha dayanılarak üstün görülmüş ve bir ilkeye bağlamak gerekince de temel sebebin akıl olduğuna hükmedilmiştir… Akıl insanın asıl öznesiymiş ve gönül taraftarlarına baskınmış! Batı merkezli medeniyet işte o aklın eseriymiş ve Batı’nın üstünlük sebebi de akılmış! Tabiî bu tasnife ‘inanıldığı’ an, gözü güç ve iktidarda olan birisiyseniz ve de kendinizi ‘Doğulu’ sayıyorsanız, âdetâ apriori hâle gelen bu iddia sebebiyle kendi dünyanıza öfkeyle bakmaya başlıyorsunuz. O öfke zamanla nefret kılığına da bürünüyor, dünyanızı yok etmekten başka yol bulamıyorsunuz. Doğu denilen coğrafya parçalarındaki modern ‘devrimler’e o dikkatle bir bakın isterseniz.

Artık illa akılla gönülü kavga ettirmek zorundadır âlem halkı!

Akılsız gönülü tercih(!) eder görünen dindara mı üzülürsünüz, gönüle kapalı olduğunu iddia eden ‘rasyonalist’e mi?

Sanki gönülsüz akletmek imkanı varmış, yahut aklı dışarda tutabilecek bir ‘pür’ gönül mümkünmüş gibi?…”

Kaşgarlı Mahmut’un, gönülü akılla tarif etmesini, Yusuf Has Hacip’in akılı: “Şefkat dolu bir gönül” diye tanımlamasını delil gösteren üstat, bilinen en eski zamanlardan beri bizim geleneğimizin bu iki değeri ayırmadığı kanaatinde. Felaketimizin önce akıl düşmanlığı ile, imanı taklitle benimsenebilir bir tarife indirgemekle başladığını sonra da pozitivizmin yine gönül düşmanı, maddeci dünyasına evrildiğimizi, toplumumuzun bu iki âfet arasında asırlar geçirerek, öle yite bu günlere geldiğimizi düşünüyor. “Bari artık bundan sonra düştüğümüz yeri anlasak ve ayağa kalkma modelimizi oradan çıkartsak” diyor.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found