24 Nisan; acılarımız kardeştir

Bugün 24 Nisan, 1915″te İttihat ve Terakki Hükümeti”nin aldığı kararla Ermeni komitelerinin kapatılarak, yöneticilerinin devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklandığı, tutukluların Ankara ve Çankırı hapishanelerine yollandığı günün yıldönümü. Resmi teze göre bu tarihin 27 Mayıs 1915″te çıkarılan “Tehcir Kanunu” ile bir alakası yok. Ama Ermenilerin çoğu, 24 Nisan 1915″i “Büyük Felaket”in başlangıç tarihi olarak kabul ediyor.

24 Nisan”ın ne demek olduğunu biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, yeni yeni öğreniyoruz. Uzun yıllar hem olup bitene hem olacaklara kulaklarımızı tıkadık. Kendimize özgü bir baş etme yolunu devreye soktuk: Hiçbir şey olmamış gibi davranmak… Devletimiz, zımnen, konuyla yalnızca Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin ilgilenmesi, halkın bu işlere karıştırılmaması, yaraların kabuklanmaya bırakılması gerektiğini buyurdu. Biz de o buyruğa uyduk. Zaten bu resmi baş etme tarzı, bizim aile içinde, sosyal ilişkilerimizde sorun çözme biçimimize çok uyuyordu. 1973-1985 yılları arasındaki ASALA eylemlerine ve diplomatlarımıza yönelik cinayetlere rağmen “susma” tavrımızdan asla vazgeçmedik. Diaspora”nın gayretleriyle değişik ülke parlamentoları birbiri peşi sıra kararlar çıkardı ama biz, onları kınamakla yetindik, sessizliğimizi sürdürdük.

Bakmayın şimdiki tavırlarına, 12 Eylül öncesi Marksist Sol da Ermeni sorunu karşısında suskundu. Hemen hiçbirisinin programında bu konu yer almıyordu. Sol”un suskunluğunda ASALA”nın ve eylemlerinin yol açtığı şaşkınlık kadar anti-emperyalist anlayışlarındaki samimiyetin payı büyüktü. En güçlü dayanakları İngiliz istihbaratıyla çalışan tarihçi Arnold Toynbee”nin yazarlarından birisi olduğu “Mavi Kitap” ve 1915″te ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau”nun anıları olan “soykırım” tezine hemen itibar etmiyorlardı.

Niyetimiz halis olmasına rağmen suskunluğumuz tamamen yanlıştı. Bırakın yaraların kabuk bağlamasını, dünyada sükûtumuzun ikrardan olduğu anlayışı yerleşiyordu. Konuşmalıydık, dünyayı ikna etmekten daha çok acılarımızı ortak kılmak, paylaşmak, travmanın yaralarını nasıl onaracağımız üzerine kafa yormak için konuşmalıydık.

Bugün 24 Nisan. Dünyadaki tüm Ermeniler bu tarihin ne demek olduğunu biliyor. Biz, Beyaz Saray bu yıl 24 Nisan için hangi kelimeyi kullanacak diye nefeslerimizi tutup beklemenin ötesinde bir şeyler yapmamız, olup bitenleri olanca açıklığıyla önce kendi halkımıza sonra dünyaya anlatmamız lazım geldiğini ancak idrak ediyoruz. Bir yandan da hayat sürüyor; Ermeni sorununun yakıcılığı, sınırlarımızda ortaya çıkan Azerbaycan-Ermenistan geriliminde ortaya çıkan yeni acılar ve dertlerle katlanarak artıyor. 1988″den itibaren aralarında büyük bir husumet baş gösteren Ermenistan ve Azerbaycan, 1991″de Sovyetler Birliği”nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazandılar. Husumet, lokal çatışma ve pogromlar, savaşa dönüştü; 1992″de tam bir vahşet olan Hocalı katliamı gerçekleşti. 1994″te Dağlık Karabağ işgal edildi. 1 milyonu aşkın Azerbaycan Türkü ve 230 bin Ermeni yerinden yurdundan oldu.

2015″te, 100. yıl dolayısıyla 24 Nisan ve bu çerçevede konuşulanlar yüz misli artacak. Zihinlerimiz, bilgi ve propaganda malzemeleriyle dolacak. Rakamlar, tarihler, önce şu sonra bu oldular… Ne yaparsak yapalım, giden canlar geri gelmeyecek. Büyük ihtimalle Ermeniler ve Türkler, 1915 olaylarına şimdi nasıl bakıyorlarsa yine aynı şekilde bakmakta devam edecekler, öğrendikleri yeni bilgileri eski inançlarını güçlendirmek için kullanacaklar. Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan yerli yerinde, aynı sınırlar ve aynı sorunlarla kalacaklar. Bu üç ülkede yaşayanlar olarak biz bakışımızı değiştirmedikçe, kendi kaderimizi kendi ellerimize almaya karar vermedikçe, batıdaki Diaspora ve Holocaust”ın çok ağır psikolojik yükünden kurtulmaya çalışan Batılı Hıristiyan bilinç ne yaparsa yapsın değişen bir şey olmayacak.

“Holocaust” ile 1915″te yaşananları hiçbir vicdan sahibi aynı kefeye koyamaz. Ama Hitler”in soykırımı Türklerden öğrendiği iddialarının “Holocaust”un suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışan Batılı Hıristiyan bilince ilaç gibi geldiği açıktır. Sanki Doğu Hıristiyanlarını dindaşları olarak görmeyenler, onları Hıristiyanlaştırmak için misyoner okulları kuranlar kendileri değilmiş gibi…

Acılarımızı kimsenin çıkarlarına katık etmemeli, dünya savaşlarının sorumlusu emperyalist talancıları iyi tanımalıyız. Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan topraklarında yaşayan insanlar, kendi sorunlarımızı birlikte çözmek için el ele vermeliyiz. Devletler yavaş yürürler ama halkların kaynaşması, barış için bir araya gelmeleri için hiçbir engel yok. Birbirimizle konuşmalı, dertleşmeliyiz. Yegâne çözüm, acılarımızın kardeş olduğu, bin yıl sonra bu topraklarda bizim evlatlarımızın yaşayacağı bilincidir.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel