Duvarları nefretten algı sarayı sakinleri

İnsan yek katre-i hûnest, hezâr endîşe” yani “İnsan, bir damla kan ve sayısız endişedir” diyor Sadi Şirazi. Bu endişe dolu hayatta umuda yer açabilmek için aklımızı anlam ve amaç üretmeye doğru çeviririz. Nasıl bir anlam ve amaç üreteceğimizi, endişelerimizi gidermeye olan ihtiyacımız belirler. Endişemiz hangi konuya, nereye doğru yoğunlaşırsa, anlam ve amaç üretme çabamız da o kulvarda yol alır. En nihayetinde, umudun açılıp kapandığı ipek kozamızı örer, kendimize göre bir anlam ağı oluştururuz. Her birimizin anlam kozası, kendi ihtiyaçlarımıza göre oluştuğu için, hepimiz yaptığımız her işimizde, her düşüncemizde, haklı olduğumuzu düşünür, kendimizden emin hareket edebiliriz. Aksi takdirde belirsizlik hissi canımıza okur, adım bile atamayız.
İnsanın kendisini haklı görmesi, lüzumlu, gerekli ama mutlaka mutedil ölçülerde olmalı. Bilmeliyiz ki başkaları da kendilerini tıpkı bizim gibi haklı görmektedir. Onlarla anlaşabilmek, birlikte bir yaşam çevresi kurabilmek, toplum olabilmek için haklılığımıza bir esneme payı bırakmak zorundayız. Hep “ben haklıyım” dersek, yanılma payımız olabileceğini hesaba katmazsak önyargıdan, fanatizme ve hezeyana uzanan, bizi hakikatten koparan bir karanlık dehlize kendimizi kilitleriz.
Bu söylediklerimize bir de bilinç psikolojisi açısından baktığımızda, tablo netleşir. Biz biçare insanlar aslında, dışımızdaki dünyayı fiziksel bakımdan bile olduğu gibi, tıpkı biçimde, algılamaya muktedir değiliz. İyi ki değiliz; bize ulaşan her enerji kuantumunu algılamış olsaydık, bir veri selinin taşkınında boğulur giderdik. Hele bir de insan ilişkilerini, karşımızdaki insanın neyi, niye yaptığını ve kendi iç dünyamızı da düşünürsek, kişisel bilincimizin gerçekliğin çok ama çok az bir kısmını ancak temsil edebildiğini kolayca kavrarız.
Dünya böylesine karışık ama biz de hayatımızı idame ettirebilmek için, benliğimizi sağlam bir zemine yerleştirip bilincimizi mütemadiyen yenilemeye, inşa etmeye mecburuz. Düzeyli bir damıtma işlemiyle, bize en lazım olan uyaranları ayıklayıp onları bilincimizin inşasında kullanmaktan başka çaremiz yok. Her birimiz, kendi bilincimizi, önümüzdeki kaotik malzemeden seçtiklerimizle inşa etmek, bir heykeltıraş gibi gerçekliğin kayasını kendimize göre yontmak durumundayız. Bu yontma işlemini, içine doğduğumuz kültürden öğrendiklerimizin de yardımıyla, algısal sistemimize giren verileri, ihtiyaçlarımıza göre kalıplara, kategorilere ayırarak yapıyoruz. Dünyayı aslında gözümüzle değil, beynimize yerleştirdiğimiz bu kalıplarla, kategorilerle görüyoruz. Kalıplaştırdığımız, kategorikleştirdiğimiz verileri aynileştirerek oluşturduğumuz bilgi haritalarının rehberliğine göre hareket ediyoruz.
Velhasılıkelam, hepimizin dünyaya baktığımız, gördüklerimizin doğru olduğuna inandığımız birer penceremiz var. Buraya kadar sorun yok ama kendi penceremizden gördüklerimizi yegâne doğru diye belleyerek sadece kendi haklılığımıza inanırsak işler karışıyor. At gözlüklerimizi hiç gevşetmeden herkesin kendi algı sistemimize göre düşünüp davranmasını beklersek, bu noktadan itibaren bu tavra uyan ifade “kendinden emin olmak” veya “haklılık” değil “fanatizm” ve “hezeyan”dır… Ne kadar fanatizme batmışsak, o ölçüde anlaşma imkânlarını da yok etmişizdir.
Özellikle toplumsal endişenin çok arttığı büyük değişim zamanlarında tek tek insanlar gibi toplulukların da düşünceleri kolayca fanatizme kayabiliyor. Türkiye, 15 yıla yakın bir süredir, büyük bir değişim geçiriyor. Vesayet sistemini, demokrasimizi güçlendirerek aşmaya çalışıyoruz. Çok zorlu, güçlüklerle dolu bir süreç… Eski sistemden nemalananlar, varlığını, kimliğini eski sistemin resmi ideolojisiyle özdeşleştirmiş olanlar, değişime direniyor, değişimi kendi yok oluşları olarak algılıyorlar. İslamofobileri ve seküler hayat tarzlarını kaybedecekleri endişesiyle bu kervana katılanlar da az değil. Kimsenin, Türkiye’deki hiçbir rengin yok olması söz konusu değil tam tersine farklılıkların demokrasi için de gelişmesi, çiçeklenmesi amaçlanıyor ama görmüyorlar. “Yok olma hissi”nin dayanılmaz endişesi, onları tüm kötülüklerin kaynağının bu değişimi başlatan “lider” olduğu düşüncesine, inancına sevk ediyor. Buraya saplanıp kalıyorlar. Ayaklarına taş değse, ondan biliyorlar. Varsa yoksa “diktatör”; her yerde eli var, her şeye muktedir, terör örgütüne yön veriyor, savaş çıkarıyor, seçim yaptırıyor, asker-polis hepsi onun, padişahlığını ilan edip iktidarını nesline aktarmak istiyor… Hiçbir verim sağlamayan bu karanlık dehlizde akıl, izan uzun süre barınamıyor. Sözüm ona saraydaki diktatöre (!) karşı çıkıyorlar ama onları ülkelerinden, gerçeklikten koparan duvarları nefretten örülü algı saraylarının farkında bile değiller… Onlar gibi olmayanlar muktedirin tuzağına düşmüş gafiller; onlar hep haklı sonuna kadar haklılar… Eski düzenin hâkim medyası da ya hep onlar gibi algılıyor ya da onların algılarına göre hareket ediyor.
Şehitlerimiz, kahraman şehitlerimiz, vatan müdafaası için canlarını veren yiğitlerimiz… Şahadetiniz, “Biz niye burada, bir toplum olarak bir arada yaşıyoruz?” sorusunu sormamıza ve güzel cevaplar vermemize de vesile olur inşallah.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel