Hoşçakal

Hoşçakal

Röportajı yapan: Klinik Psikolog Gökhan Ergür

 1. Kıymetli Hocam geçtiğimiz mayıs ayında Kapı Yayınları’ndan çıkan yeni kitabınız ‘Hoşçakal’ hayırlı olsun. Ölümü, kayıpları, matemi ve hayatın çeşitli zorluklarını konu alan bu kitabı yazmanızı tetikleyen şeyler neler oldu?

Ölüm, konusu insan olarak olduğu kadar mesleki olarak da hep yanı başımdaydı. Batılı psikoterapi ekollerinden varoluşçuğa bir parça yakın sayılabilirdim ama ona da itiraz ettiğim birçok husus vardı. Irvin Yalom’un ölümle ilgili küçük risalesi, itirazlarıma tuz biber ekti. Bu kitap boyunca, zaman zaman okuyucumuzu sıkma riskini göze alarak, meslektaşımız Irvin Yalom’la bir cedelleşmeye giriştik. Yalom tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kitapları oldukça çok satan, insanların düşünceleri üzerinde etkisi olan bir yazar. Varoluşçu psikoterapi alanında çalıştıktan ve romancı olmaya gayret ettikten sonra, yaşlılık zamanlarında ölümle ilgili kitaplar yazmaya başladı. Haksızlık etmeyelim, daha önceki meslek yaşamında da ölümü merkez alan bir psikoloji ve psikopatoloji teorisi kurmaya çalışıyordu. Bizce bunu başaramadı. Yalom, felsefi olanla dinsel olanı, bilimsel olanla popüler ve edebi olanı, özensiz biçimde harmanlayan bir bakışa sahip olarak kaldığı gibi son zamanlarda ateist ve maddeci olduğunu açıkça beyan eden kitaplar yazıp şöhretini de tehlikeye atmaktan çekinmedi. Ölüm konularında en çok yazan ve birçok hatalı bakışı şöhretinin de etkisiyle yaymaya çalışan Yalom’a kayıtsız kalamazdık. Onun ateist kavrayışından ölümün tam manasıyla anlaşılması imkânsızdı. Bunu birinin söylemesi gerekiyordu.

Matem ve matem yaşayan insanlarla ilgili olarak Batı’da ciddi bir mesleki literatür vardı. Ama bunların bizim buraya, kültürümüze aktarılması hayli sorunluydu. Yine birinin çıkıp “bizim burarlarda bunlar şöyle anlatılabilir ancak” demeliydi.

İnsanlığım, düşünce uğraşlarım, mesleğim beni çağırıyordu. Davete icabet ettim.

  1. Kitabın ilk bölümünde ölüm temasını hem psikolojik hem sosyolojik hem de felsefi olarak ustaca işliyorsunuz. Peki size göre ölüm nedir ve insan ne zaman ölür?

Teşekkür ederim, bence de eksiklikleri çok var ama yine de fena olmadı. İnsan “olamadığı” zaman “ölür”. Kitapta da değindim, “ol” ile “öl” arasında sadece bir noktalama farkı var. Yaşarken ölmeyi de çok iyi ifade ediyor güçlü Türkçemiz. Ölümün, bir gün biz işimizi bitirmeden geleceğini, görevimizi henüz tamamlamamışken acımasızca bizi yarıda keseceğini adımız gibi biliyoruz. “Zaman”, ne dışımızda akıp giden bir şeydir ne de içimizde, an be an ilerleyen bir şey. Ne o, ne ötekidir; hem onu hem ötekini içerir. Ölüme, bu açıdan bakıldığında bir gün başımıza gelecek bir “olgu” değil, geride kalan hayatımız; geçip giden zaman diyebiliriz.

  1. ‘’Her ölümden arta kalan insan biraz suçluluk duyar. Gördüğümüz, işittiğimiz her ölümün ardından vicdanımız bizi, ‘Sen hâlâ yaşıyorsun!’ diye suçlar ama bir yandan da seviniriz.’’ diyorsunuz, suçluluk duyduğumuz ve sevindiğimiz şey nedir sizce?

Ölen ölmüş, biz hayatta kalmışızdır. Ölen, öldüğü andan itibaren bizim yaşadıklarımıza asla ulaşamayacak, şahit dahi olamayacaktır. Ölen ile hayatta kalan arasındaki bu keskin farklılık, suçluluk duygumuzun kaynağıdır. Ama suçluluk duyarken yaşama imkânının henüz elimizden alınmış olması nedeniyle aynı anda bir sevinç de hissederiz. Bunlar, özellikle mevta tanıdığımız değilse, aramızda duygusal bir bağ yoksa hissettiklerimizdir. Mevta tanıdığımız ise ve aramızda olumlu bir duygusal bağ varsa birlikte tüm yaşadıklarımız gözümüzün önünden geçer ve onunla yapmak isteyip de yapamadıklarımız, “keşke”ye ve suçluluğa yol açar. “Keşke”, tüm eksik yanlarımızı yüzümüze vurur.

  1. Peki insanoğlu ölümün bu denli gerçekçiliğine rağmen nasıl böyle güçlü kalabiliyor?

Varoluşçular ölümü inkâr ederek diyor, haklı oldukları yanlar var ama psikolojideki inkâr mekanizması tam böyle işlemez. İnsan, neyi inkâr ettiğini bilmez, psikolojisinin karanlık dehlizinde kurulur oyun. Mesela zayıf yanlarını inkâr ederek aslında güçlü olduğuna inandırır insan kendisini. İnkârda ters bir inanma söz konusudur.

Oysa ölümü kesin olarak bilmeye başladığımız 10 yaşından itibaren hepimiz bir gün gelip kendimizin de öleceğini biliyoruz. Bu bilgiyi inkâr falan da etmiyoruz, buna rağmen sürdürüyoruz hayatımızı. Öyleyse ölümü inkâr etmek değil ölüm gerçeğini bilmesine rağmen yaşamayı başarabilmek söz konusu. Evet, ben ölüm gerçeğine rağmen yaşamayı becerebilmeyi, yürümek, konuşmak gibi insanın bir başarısı olarak görüyorum. Hepimiz hayat imtihanına bilerek katılıyoruz. Tüm yapıp etmelerimiz bu imtihandaki performansımızı gösteriyor. İmtihana katılacak kadar güçlüyüz ama imtihanı kazanabilecek miyiz, işte bunu bilmiyoruz.

  1. Ecel kavramını bizlere unutturmaya çalışan modern tıp ve pür modern zihinlerin ölüme yaklaşımı nasıldır sizce?

Berbat bir kabulleniş… Kabulleniş zira ölümün gerçekliğini onlar da biliyorlar. Berbat zira ölümün yenilebileceğini düşünüyorlar. Modernlerin ölümü tasnif etmeye, ampirik olarak tanımlamaya, eceli unutturmaya çalışmaları, öncelikle geciktirmek, mümkünse yenmek amacına yönelik. Modern narsisizmin doruğu bu, modern hurafelerin temeli… Freud asla modernlikteki narsistik pörtlemeyi göremedi. Tam tersine kadim zamanlarda insanların daha narsistik olduklarını, insanı hayatın, dünyayı evrenin merkezine koyarak bunu yaptıklarını, modernlikle birlikte daha normalleşme olacağını sanıyordu.

  1. Doğu toplumlarında ecel her an kapıyı çalabilecek bir konumdayken modern zamanlarda çoğu zaman hastalık veya kaza kılığında geliyor; yenilebilecek, önlenebilecek bir düşman olarak görüyor. Modern dünyanın bu bakış açısıyla elde etmek istediği fayda nedir?

Ölüme ve tabii esasen Yaratıcıya karşı mücadelede kazanmak… İnsanın dünyaya kazık çakmasını sağlamak… Zavallı modern zihniyet, bu konuya o kadar takmış durumda ki, aynı mantığın doğal sonucu olarak “insanın ölümü”nü bile ilan etti, “insan-sonrası” döneme girdiğimizi söylemeye başladı. Gerekirse tüm insani hasletlerimizi yitirelim, tüm yetkiyi robotlara verelim ama yeter ki hayatta kalalım diye düşünüyorlar.

  1. Geleneksel ve modern toplumların ölümü ele alış biçimleri nasıldır? Aradaki temel farklılıklar nelerdir?

Geleneksel dünyada, şimdilerde pek duymadığımız “doğal ölüm” diye bir olgu vardı. Hatta hemen tüm ölümler, insana “ecel” olarak gelen doğal ölüm içinde değerlendirilirdi. Geleneksel dünyanın insanı için hayat, ona verilen kısa bir icra olanağıydı. O, hayatın kısalığının ve içerisinde her zaman ölümü taşıdığının farkındaydı ve bu nedenle hayata karşı bir aşk duygusu beslemekteydi. Evcil bir ölüm anlayışını benimseyip herkesin ölümlü olduğu fikrini kolayca içine sindirmişti. Hayatla ölümü bir arada ve birbirlerini tamamlayan süreçler olarak görüyordu. Geleneksel insan, ölümünü sezdiğinde ona karşı bir direnme ve reddetme tutumu içine girmez, gerekli hazırlıklarını yaparak ailesi içinde, sevenlerinin, sevdiklerinin yanında can verirdi. Geleneksel toplumlarda insanın en büyük korkusu, yalnız başına ölmekti. Ölüme karşı çıkılmaz, ona direnilmezdi ama özellikle çocuk ve genç ölümlerinden çok etkilendikleri, bu nedenle feleğe sitem ettikleri olurdu.

Günümüz insanı, ölümün kesinliğini ve hayatın narinliğini hissetmeden varoluşsal bir kötümserlik içinde yaşıyor. Ölümün endişe veren ve insanı mahveden bir şey olduğunu düşünmüyor ve kendisininkinden ziyade başkasının ölümüyle ilgileniyor. Sanki her zaman mutlu görünmeye zorunluymuş gibi, ölümle ilgili hüzün dolu duygularını belli etmemeye çalışıyor. Modern zamanlarla birlikte ölüm, toplumsal, doğal bir olay olmaktan çıktı. Can çekişen, ölmekte olan birisinin yanında olmak, ölünün yanında durmak, cesedi beklemek, uzun süren taziyeler hemen hiç kimsenin istemediği şeyler haline geldi.

Batılı toplumun, cinsellikle ilgili zorlamalardan kurtulup onun yerine ölüme ilişkin şeyleri gizlenmeye başladığını birçok düşünür söylüyor. “Ölüm, mümkünse ağza hiç alınmaması gereken uğursuz bir kelimeye dönüşmüş, kötü, pis ve uygunsuz olarak algılandığı için ancak yalnızlık içinde ve gizli yaşanabileceğine adeta hep birlikte karar verilmiştir” gibi saptamalar çok sıkça yapılıyor.  Uygarlığın yazılı olmayan yasası: “Ölümden mümkün olduğunca kaçmak ve uzaklaşmak gerekir” deniyor.

Günümüz insanı, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin ömrünün uzamasına, yaşam kalitesine yaptığı katkılar nedeniyle, geleneksel dünyanın insanına göre çok daha şanslı ama “ölüm bilinci” açısından büyük bir gerileme yaşıyor. Diğer alanlarda devasa bir bilgi birikimine ulaşmışken ölüm bilinci konusunda tam bir körleşme söz konusu. Ölümden mümkün olduğunca kaçmak ve uzaklaşmak gerektiğine inanılıyor. Batı’nın sergilediği manzaraya “narsisizm kültürü” “ölümü inkâr eden toplum” gibi adlar veriyor düşünürleri.

Biz modernler ölümü, potansiyel olarak ölümcül ve tedavi edilebilir hastalıklar dağarcığına indirgenmiş bulunuyoruz. “Ecelle ölüm”, artık sadece edebiyatta mümkün… Ölen kimse ya sigara içtiği için, ya spor yapmadığı için, ya hastalıklara karşı gerekli önlemleri almadığı için, ya da karşıdan karşıya geçerken sağına soluna bakmadığı için ölüyor. Sağlık alanındaki tüm gelişmeler, hastalıklara karşı alınan önlemler, spor yapmak, beslenme rejimleri, hijyen saplantısı, bunların hepsi modernitenin başa çıkamadığı ölümlülüğün yapısını sökerek onu baş edilebilir parçalara ayırma stratejisinin öğeleri.  Bu stratejiye uygun olarak modernite ölümü tecrit etmiş, mezarlıkları ve cenaze törenlerini günlük yaşamın uzağına taşımış, ölümü ortadan kaldırılması gereken bireysel bir suça dönüştürmüş. Bazı eski kültürlerde de var olan mumyalama gibi insan bedenini konserveleyerek saklama fikri, zamanımızda yeniden nüksetmesi bu yüzden. Bazı zengin Batılılar, tıbbın ölümcül hastalıklarına veya doğrudan doğruya ölüme çare bulacağından o kadar eminler ki, o zamana kadar bedenlerini dondurarak hayatlarını askıya alıyorlar.

“Post-modern” denilen son 30-40 yıllık zaman diliminde ise yaşam, sürekli bir tiyatro sahnesine dönüşürken ölüm de haber bültenlerinde bir sonraki habere kadar akılda kalacak bir haber haline getirildi. Bu yolla ölüm endişemizi yenmeye, fotoğraf ve filmlerle ölümsüzleşmeye gayret ediyoruz. Türlü çeşit hayat stratejisi önerilerinden kendimize uygun pasajlar alarak, ölümlülük bilgimizin üzerine sıkacak ve onun kötü kokusunu bastıracak bir parfüm eldesine çabalıyoruz.

  1. Ölüme dost olmak bize hangi kapıları açacaktır? Ölümün sağaltıcı etkileri hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Günümüz kültürü, ölüme karşı böylesine inkarcı ya da savaş açmış bir durumdayken “iyi hayat” konusunda kafa yoran birçok düşünür ve terapist, şu fikirde birleşiyor: Fiziksel ölüm, organizmanın yok oluşu demek, buna karşı belli ölçülerde mücadele etmek anlaşılabilir ama ölüme savaş açmak saçma. Ölüm endişesini ortadan kaldırabilecek panzehir, o yokmuş gibi davranmak değil bilakis ölüm üzerine düşünmektir. Ölümü ve ölümlülüğü açık yüreklilikle ele almanın, işlerin gerçek durumunu daha iyi değerlendirebilme, yaşamı daha katlanabilir kılma gibi bir ödülü var. Bu anlamda ölümü hiçlik, yok oluş gibi değil de “sıfır” sayısı gibi düşünmek en doğrusu. Sıfırı nasıl bir sayının sağına veya soluna yerleştirdiğinizde, onu on defa büyütüyor veya küçültüyorsa, ölüm de, asıl anlamını yaşamın yanında bulur; onu yüceltir veya onun anlamını azaltır, zayıflatır. Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.

Ömrümüzün bize Yaratıcımız tarafından sunulmuş bir armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız. Nasıl ölüm, başka “ihtimallerin imkânının ortadan kalkması” ise yaşadığımız her an da, bir “ihtimal İmkânı”. İrademizin hükmü her ne kadar kelebeğin kanat çırpması kadar olsa da gideceğimiz yönü belirlemek elimizde.

Günümüz kültürü, ölüme karşı böylesine inkarcı ya da savaş açmış bir durumdayken “iyi hayat” konusunda kafa yoran birçok düşünür ve terapist, şu fikirde birleşiyor: Fiziksel ölüm, organizmanın yok oluşu demek, buna karşı belli ölçülerde mücadele etmek anlaşılabilir ama ölüme savaş açmak saçma. Ölüm endişesini ortadan kaldırabilecek panzehir, o yokmuş gibi davranmak değil bilakis ölüm üzerine düşünmektir. Ölümü ve ölümlülüğü açık yüreklilikle ele almanın, işlerin gerçek durumunu daha iyi değerlendirebilme, yaşamı daha katlanabilir kılma gibi bir ödülü var. Bu anlamda ölümü hiçlik, yok oluş gibi değil de “sıfır” sayısı gibi düşünmek en doğrusu. Sıfırı nasıl bir sayının sağına veya soluna yerleştirdiğinizde, onu on defa büyütüyor veya küçültüyorsa, ölüm de, asıl anlamını yaşamın yanında bulur; onu yüceltir veya onun anlamını azaltır, zayıflatır. Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.

Ömrümüzün bize Yaratıcımız tarafından sunulmuş bir armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız. Nasıl ölüm, başka “ihtimallerin imkânının ortadan kalkması” ise yaşadığımız her an da, bir “ihtimal İmkânı”. İrademizin hükmü her ne kadar kelebeğin kanat çırpması kadar olsa da gideceğimiz yönü belirlemek elimizde.

Zamanın çocuğu olarak biz Müslümanlar da elbette hem modernin hem post-modernin içindeyiz ama İslam inanç dairesinde olmak bize bambaşka bir imkân daha sunuyor. Ölümün bir son olmadığını biliyoruz, ölüm bizim için varlığın başka bir aşamasına giriş… İnancımız bize ölüm endişesini daha kolay yenme imkânı vermesinin yanı sıra bu dünyada ne yapmamız gerektiği konusunda da yol gösteriyor. Ayrıca “İnsan öldüğü zaman üç şey hariç ondan bütün amelleri kesilir: Bunlar sadakayı cariye, hayırlı evlat ve faydalı ilimdir” diye buyuran Peygamberimiz (sav), öldükten sonra hayırla anılmak ve cennet bahçeleri umudumuzun sürmesi için ne yapmamız gerektiğini söylüyor.

Zamanın çocuğu olarak biz Müslümanlar da elbette hem modernin hem post-modernin içindeyiz ama İslam inanç dairesinde olmak bize bambaşka bir imkân daha sunuyor. Ölümün bir son olmadığını biliyoruz, ölüm bizim için varlığın başka bir aşamasına giriş… İnancımız bize ölüm endişesini daha kolay yenme imkânı vermesinin yanı sıra bu dünyada ne yapmamız gerektiği konusunda da yol gösteriyor. Ayrıca “İnsan öldüğü zaman üç şey hariç ondan bütün amelleri kesilir: Bunlar sadakayı cariye, hayırlı evlat ve faydalı ilimdir” diye buyuran Peygamberimiz (sav), öldükten sonra hayırla anılmak ve cennet bahçeleri umudumuzun sürmesi için ne yapmamız gerektiğini söylüyor.

  1. Ölümle yaşlılığı bir arada düşünmenin rahatlatıcı etkisinden bahsediyorsunuz. Ölümü ileri yaşlarda ortaya çıkan bir olgu olarak görmekle, ömür denilen oyunda son perdeyi kapatma görevini ölüm aktörüne vermekle, onu hayatımızdan nasıl uzak tutmaya çalıştığımızı anlatıyorsunuz. Bu çabalar bizi kurtaracak mı Erol Hocam?

Ölümü, olabilen en geç zamana ertelemeye çalışmak, sevdiklerimize “hayırlı, sağlıklı, uzun bir ömür” dilemek, çok anlaşılabilir, insani bir talep.  Acaba kendimizi bu taleple sınırlıyor muyuz, yoksa daha fazlasını isteyecek kadar ileri gidiyor muyuz? “Ant olsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve hatta şirk koşanlardan bile daha tutkun bulursun. Onlardan bazıları bin sene yaşamayı arzu ederler” (Bakara, 2/96) kutlu sözünün muhataplarından birisi de biz miyiz?  

  1. Sosyal medyadan öğrendiğimiz ünlü ölümleri ve kullanıcıların birbirleriyle yarışırcasına sundukları taziye dilekleri hakkında ne düşünüyorsunuz? İnkar ve abartılı kabuller ile yaşanılan bu sürecin insanlardaki temel dinamiği nedir? Sağlıklı bir yas süreci nasıl olmalıdır? Evreleri nelerdir?

Sevdiğimiz bir kişinin, bir yakınımızın ölümü içimizi parçalar; acılı, kederli bir ruh haline bürünür, mateme gömülürüz. Sanılanın aksine yaşadığımız matem, psikolojimiz için çok lazım, gerekli. Nasıl bir fiziksel yaralanma durumunda organizmamız yarayı iyileştirebilmek için çabalıyorsa, matem süreci de psikolojimizin kayıp yaşantısına karşı bütünlüğünü, işlevselliğini yeniden sağlayabilmek için gayret etmesidir. Hayatımızda çok önemli bir yer tutan ama artık bir daha göremeyeceğimiz yakınımızla vedalaşmak, hayatın ağırlığı karşısında yeniden soluklanmak, hatıralarımızı özenle hafızamıza yerleştirmek için yas tutmaya ihtiyaç duyarız. Matem süreci, sağlıklı bir biçimde ilerleyip sonlandığında, ebediyete irtihal eden yakınımızın iyi yanlarını içselleştirip olgunlaşmış oluruz.

Matem, öyle kısaca birkaç gün içinde, cenaze ve defin törenlerinin ardından tamamlanan ve bir daha açılmayan bir olgu değil, zaman alan bir süreç. Bedenimizdeki bir küçük yara bile en erken üç haftada iyileşir. Kaybın ardından psikolojimizdeki onarma işlemi için de zamana ihtiyaç var. İnsanın çok hassasiyet gereken bir dönemi olduğundan matem yaşayan insanlara özenli davranmamız icap eder.

Yakınının ölüm haberini henüz almış ve kabul etmek istemeyen birisine karşı ilk yapmamız gereken, kaybın gerçek olduğunu bir biçimde anlatabilmeyi başarmaktır. Ama kaş yaparken göz çıkarmamalı, “ne pahasına olursa olsun kaybın gerçekliği ortaya konmaya kalkışılmamalı. Her şeyin olduğu gibi acılı bir insana nasıl yaklaşılması gerektiğinin de bir usulü, adabı var. Kaybın gerçekliğini anlatırken şefkatle, anlayıcı bir tutumla içinde olunmalıdır.

Matem yaşayan insanın yaşayabileceği duyguları ve yaşantıları iyi bilmemiz halinde, teselli çabamız daha faydalı olabilir. Onun ne halde, hangi duygular içinde olduğu, iyi bilinmelidir ki nasıl bir yardım yolu izleneceği konusunda bir rota belirlenebilsin. Kederin, üzüntünün, endişe ve çaresizliğin yanı sıra öfkenin, suçluluğun da matem sürecinde bulunacağı mutlaka bilinmeli, normal karşılanmalıdır.

Matem sürecinin seyri, parmak izimiz kadar kendimize özgü; herkes kendine göre yas tutuyor. Buna dikkat etmeli, önyargılı olmaktan kaçınmalıyız. Mesela çoğumuz, mevtanın yakınının ağlamamasını kabul edilebilir bir davranış olarak görmeyiz. Sırf yeterince ağlayıp üzülmüyor diye, böyle davrananların acı çekmediklerine kanaat getiririz. Oysa bu, genellikle feci bir önyargıdır. Diğer insanların kendilerini ağlarken görmesine izin vermeyen mevta yakınları, pekâlâ herkes kadar hatta herkesten daha çok acı çekiyor olabilirler. Eğer matemdeki insanın anlam dünyasında hayata, ölüme nasıl bakıldığı iyi bilinirse ve buna uygun ifadeler kullanılarak onunla diyalog kurulursa matemini sağlıklı yaşamasına daha çok yardımcı olunabilir.

Matem yaşayan insanın merhumu iç dünyasında en uygun yere koyup akıp giden hayata eskisi gibi icabetinin sağlanmasının amaçlanması, uymamız gereken bir diğer ilke. Ama bu ilkeye uygun düşen tutum ve davranışlar öyle bir çırpıda saymak mümkün değil. Daha doğrusu, matem yaşayan insana bir anda merhumun acısını kalbine gömecek ve yeni duygusal yatırımlar yapacağı ilişkilere yelken açmasını sağlayacak sihirli bir ifade ve tutum yok. Önemli olan, matemdeki insana yardım etmek isteyenlerin ne yapmak istediklerini, nasıl bir amaç için uğraştıklarını bilmeleri. Bilinçlilik ve samimiyet, en çok ihtiyacımız olan iki vasıf…

Bazen matemdeki insana daha yüreğindeki ateş sönmeden, acısı dinmeden, sözüm ona yardımcı olmak amacıyla yeniden hayata dönmesi için teklifler yapılıp birçok yaşantı önerisinde bulunanlar oluyor. Örneğin tatile, eğlence yerlerine gitmesi, yeni insanlarla tanışması için girişimler yapılıyor. Bunlar şüphesiz iyi niyetli çabalar ama yerinde ve zamanında uygulamaya konulmazlarsa hiç de iyi sonuç vermeyebilirler. Henüz içi yanan bir insan tüm bu “iyi niyetli” çabalardan olumsuz bir etkilenme yaşayabilir. Bu nedenle sabırla beklenmeli yaranın kabuk bağlamaya başladığı, matem sürecinin sağlıklı bir şekilde ilerlediğinden emin olunduğu zaman bu tür öneriler gündeme getirilmelidir. Acı henüz yeniyken yapılması gereken, hayatıyla ilgili büyük kararların matem sürecinde alınmaması, uygun zamana ertelenmesi önerilerinde bulunmaktır. “Çok acı çekiyorsun, acını paylaşıyoruz, seninleyiz. Bu zor günler geçecek. Ama lütfen şimdi hayati kararlar verme. Acın yatıştığında, kederin kararların üzerinde etkide bulunmadığında istediğin gibi plan yaparsın” gibi ifadeler kullanmak en iyisidir.

Bazı matemlerde bir profesyonel yardım gerekebilir. Bundan kastımız, kendini hekim yerine koyan birilerinin hemen acıyı dindirmek için ilaç vermeye kalkmaları değildir; asla böyle yapılmamalı. Kayıp acısını dindiren bir ilaç henüz keşfedilmedi. Eldeki imkânlarla, yakınların ve dostların desteğiyle matem yaşayan insanın tepkileri yatıştırılamıyor ise, psikolojisinin bozulduğuna dair ipucu niteliği taşıyan davranışlar varsa mutlaka bir uzmana danışılmalıdır.

  1. Ölümle beraber kol kola yürüdüğümüz bir coğrafyadayız ve neredeyse hepimizin ailesinde trajik bir ölüm olmuştur ya da olacaktır. Böyle acı kayıplar yaşayan insanlara karşı tavrımız nasıl olmalıdır, önerileriniz nelerdir?

Terör nedeniyle yaşam hakkı ihlallerinde; kayıplar, beklenmedik, aniden olmasının yanı sıra olağan ölümlerden çok daha acılı, acıklı, söylemesi çok zor ama ölüm biçimindeki korkunç, kanlı detaylar yüzünden vahşi ve berbattır. Bu yüzden yakınlarını terör nedeniyle kaybetmiş insanların yaslarının komplike, hastalıklı bir hale dönüşmesi, daha büyük ihtimaldir. Böyle trajik ölüm biçimlerinde yas süreci daha abartılı tepkilerle seyreder, zira henüz daha kederlenmeye vakit bulamadan insanın iç dünyası öfke, hiddet ve hınçla doluverir. Böyle durumlarda psikolojimiz bu yoğun duygulardan birisine yer açabilmek için diğerlerini bastırmak, bekletmek zorunda kalacaktır. Ama bastırılmış, ertelenmiş, ötelenmiş hiçbir duygu yok olup gitmiyor; içimizde birikip birikip apseleşiyor ya da kan çökeltisi haline geliyor, bulabildiği ilk fırsatta da bir yanardağ lavı gibi içimizden dışa doğru taşıyor, yayılıyor.

Yakınlarını beklenmedik bir anda teröre kurban verenlere, yaşayacakları muhtemel acı ve zorluklar açısından “ikinci kurban” dense yeridir. Onların yas sürecini sağlıklı biçimde atlatamamaları beklenilen bir durumdur.

Bir kayıp sonrası dikkatlerin odaklanması gereken asıl yer, sağlıklı bir matem sürecini engelleyen hususların ortadan kaldırılması olmalıdır. Zira artık biliyoruz ki, yası tam olarak tutulamamış kayıplar yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Yas tutamayanlar, uzun süreli sevgi bağlarını da sürdürmekte zorlanırlar; ya fazla sıkı tutunurlar ya da yeterince sıkı tutunamazlar.

Sağlıklı bir yas sürecinin başlayıp tamamlanabilmesi için bir an önce ama kesinlikle uygun bir üslupla ölüm haberinin verilmesi gerekiyor. Ulaşabilen tüm mevta yakınlarının cenaze işlerinin planlanması, cenazenin yıkanmasından cenaze namazına ve defin işlemlerine, dinin ve geleneklerin öngördüğü taziye törenlerine kadar tüm işlemlerde yer almaları sağlanmalıdır. Tüm bu işlemler, geride kalanların kaybı kabul etmelerini ve sağlıklı bir matem süreci yaşamalarını kolaylaştırır. Mevtayı hatırlatacak güzel anıların anlatılması, görülebilecek yerlere fotoğraflarının asılması, giysilerinin ihtiyaç sahiplerine verilmesi, mezar ziyaretleri de sağlıklı bir matem süreci için çok gerekli ve elzem olan girişimlerdir. Yas korkulacak, kaçılacak bir durum değil, hepimizin başına gelebilecek, insan olmanın kaçınılmaz sonucu olan kaybın ardından gelen doğal bir süreçtir. Kayıplardan sonra bu bilinçle hareket etmeli, ölümü konuşma konusundaki tabuları kaldırarak yas tutanlara yardımcı olmalıyız.

Ölüm sonrası gündeme gelen kalıplaşmış toplumsal davranışlar olan ritüeller, cenaze törenleri, taziyeler sayesinde geride kalanlarda güçlü duyguların oluşumuna fırsat hazırlanır, endişe ve yetersizlik duygularının ortaya çıkmasına ve dışa vurulmasına imkân sağlanır. Bunlar, matem sürecinin sağlıklı biçimde seyredebilmesi, geride kalanların kaybı kabullenmeleri, insan varoluşunun, hayatın anlamının üzerine kafa yorabilmeleri için çok gerekli işlemlerdir. Geride kalanlar, neye ihtiyaçları olduğunu ve onların nasıl yardımcı olacağını aile üyeleri ve arkadaşları ile paylaşmaya cesaretlendirilmelidir. Acının paylaşılması ve verilen duygusal destek, kaybın ardından hissedilen acıyı hafifletebilir. O yüzden sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır denir.

Yas süreciyle ilgili bu söylediklerimizin “terörist” denilen insanların ölümleri için de geçerli olduğunu, bu insanların da geride bıraktığı kimselere aynı özeni göstermemiz gerektiğini ayrıca belirtmek isterim. Yakınlarını intihar, cinayet gibi berbat, trajik ölümle yitirenlerin diğerlerine göre daha ağır biçimde yaralandıklarını ve bu yaralarını belli etmemek, içlerinde tutmak zorunda kaldıklarını, yaralarının içlerine kanayıp durduğunu biliyoruz. “Terörist” denilen insanlar öldüklerinde yakınlarının psikolojisi, bunlardan daha iyi durumda olmayacaktır.

  1. Böyle bir dünyada kendimizi psikolojik olarak dayanıklı kılmak için yapmamız gerekenler nelerdir?

Farklı kültürlere, sosyoekonomik durumu farklı ailelere doğuyoruz, bunlar asla bizim elimizde değil. Kabul etmek ve katlanmaktan, bir an önce eski halimize gelip hayat mücadelesini sürdürmekten başka elimizden bir şey gelmeyen yaşam olayları var bir de. Elbette kimi hadiseler, ister istemez bizi bir parça ürkütüp geriletebilir. Önemli olan, oradan kendimize bir esneme payı çıkartıp psikolojik bütünlüğümüzü korumamız, bin bir zahmetle ördüğümüz anlam ağımızı bozmadan, yeni ilavelerle sağlam bir bakış açısı geliştirerek hayat mücadelesini sürdürmemiz. Tüm bunlara diyoruz “psikolojik sağlamlık” (resilience) diye. Galiba sizin psikolojik dayanıklılık derken kastınız bu…

Psikolojik olarak dayanıklı olup olmamak tam olarak bizim elimizde değil. Doğduğumuz aile ortamının bunda payı büyük. Bir bakıma psikolojik olarak sağlam olacak kişi, daha çocukluktan itibaren kendini belli etmeye başlıyor. Mesela psikolojik bakımdan sağlam kimseler, çocukluklarında, daha yaşamlarının ilk zamanlarından itibaren kendisine bakım verenlerde müspet bir izlenim bırakıyorlar. Aktif, sevgi dolu, hoş sohbet ve bakımında zahmet çekilmeyen, becerikli ve yetenekli, kendini işini halledebilen, yardımsever bir çocuk olarak niteleniyorlar. Okula başladıklarında yaşıtlarına göre daha iyi bir kavrayış ve gelişim gösteriyorlar. Ergenlikten sonra da kendine güvenli, gerçekçi ve gelecek planları yapabilen gençler oluyorlar.

Psikolojik sağlamlık gösteren insanların yetiştikleri ortamda en az bir usta ve duyguca dengeli yetişkin ile yakın bağları olduğu, aile ortamından ciddi destek aldıkları da görülüyor. Elbette yaş ilerledikçe psikolojik sağlamlığa katkıda bulunan ortama öğretmenler, komşular da ilave oluyorlar. Bu ortam sayesinde, ileride psikolojik bakımdan sağlam olacak çocuklar, sadece destek almıyorlar fakat aynı zamanda özdeşim kurmak için rol modeli bulabiliyorlar, duygularını kolayca ifade edebiliyorlar. Zorluklar karşısında psikolojik bakımdan sağlam kalan kişinin çocukluk ve gençlik yıllarında dara düştüğünde derdini açacağı, tavsiye ve yardım alacağı sevdiği bir yetişkin mutlaka bulunuyor. Yani insan da tıpkı diğer canlılar gibi, büyümeye, gelişmeye, olgunlaşmaya müsait bir ortam sayesinde yol alabiliyor ya da alamıyor.

Psikolojik bakımdan sağlam insanların yetiştikleri ortamın bir özelliği de sabit bir değer sisteminin bulunması şeklinde karşımıza çıkıyor. Araştırmalarda bu çocukların çevrelerinde mütedeyyin insanlar bulunması da bu değer sistemiyle ilgili olsa gerek…

Dediğim gibi psikolojik dayanıklılık birçok boyutuyla bizim elimizde değil. Böyle bir aile ortamına doğmamışsanız ve bu tür bir çevrede yetişmemişseniz, psikolojik bakımdan dayanıklı insanların gösterdikleri şu özellikler belki ne yapmanız gerektiği konusunda siz bir parça rehberlik edebilir:

Psikolojik bakımından sağlam olan, olaylar karşısında hemen çaresizlik göstermeyen, kolayca yıkılıvermeyen insanların en belirgin özellikleri, cesaretleri. Hayatın içinde acı olduğunu, acılarla kaçarak mücadele edilemeyeceğini biliyor, korkup kaçmak yerine göğüs germeyi, ne olup bittiğini anlayarak ne yapmak gerektiğine odaklanmayı tercih ediyorlar. Şüphesiz bu özellikleri onların taş gibi sabit, değişmez, olaylardan etkilenmez oldukları anlamına gelmiyor. Tam tersine olaylardan tam anlamıyla etkileniyorlar, yaşıyorlar, örseleniyorlar ama kendilerini bırakmıyorlar, dayanmaları, direnmeleri, sabretmeleri gerektiğini biliyorlar. Acılarını paylaşıyorlar, aynı olaylardan etkilenmiş insanlarla hem dert oluyor bazen açıkça bazen içlerine ağlıyorlar. Bir türkü tutturuyorlar dağlara doğru “taş olsaydım erirdim, toprak idim dayandım… Elbet Allah kerimdir…” Her seferinde büyük bir azimle yeniden başlıyorlar. Asla pes etmiyorlar, “bütün bunlar niye benim başıma geldi!” diye işe yaramaz serzenişlerle vakit geçirmiyorlar. Hayatları boyunca ilmek ilmek ördükleri anlam ağını, “meğer hiçbir şeyin anlamı yokmuş” deyip fırlatıp atmıyorlar, tam tersine ona daha sıkı sarılıyorlar.

  1. Kitabınızın üçüncü ve son bölümünün başlığı Çocuk ve Ölüm. Ölüm dediğimiz gerçekliği çocuklara kaç yaşından itibaren ve hangi yollarla anlatmalıyız?

Çocuklarımızın dünyaları çok zengin… Ölüm üzerine de düşünüyor ve konuşmak istiyorlar, sorular soruyorlar. Ama çoğumuz bu konuda çocuklarla konuşmak istemiyor, bir biçimde atlatmaya çalışıyoruz. Oysa bilmeliyiz ki, iki yaşından sonra hemen her çocuk, gelişim aşamasına göre farklılık gösterse de belli ölçülerde ölümün farkındadır. Çocuğun ölüm gerçeğiyle ilgili sorularını elden geldiğince ve uygun bir dille cevaplamaya çalışmak, her canlı için hayatın bir gün sona ereceğini anlatmaya gayret etmek lazım. Çocuklarımız, ölüm konusunda ne kadar ihtiyaçları olan doğru bilgilerle donanırlarsa, sağlıklı bir ölüm bilinci geliştirebilirler. İleride yaşamaları muhtemel bir krize, mateme hazırlanmaları ve üstesinden gelmeleri çok daha kolay olur.
Çocuklar, bilgiye susamış olduklarından yetişkinlere göre daha iyi gözlemciler. Bir diyalog sırasında da neyin söylendiği veya söylenmediğine ilişkin mesajları rahatlıkla fark ederler. Neyin nasıl söylendiğini ayırt etme hususunda inanılmaz bir yetenekleri vardır. Bu nedenle yetişkinlerin bir yolunu bulup ölüm hakkında konuşmaktan kaçınma davranışlarını hemen algılarlar. Böyle bir algı da onların ölüm konusundaki endişelerini artırır, “Haklıymışım, ölüm bilinmeyen, gizli ve kaygı verici bir şeymiş” diye düşünürler.
Hemen söyleyelim, çocuklarla ölüm hakkında konuşmanın, onlara ölümü anlatmanın genel geçer bir formülü yok. Her şeyden önce çocuğun ölüm hakkında neyi bilip neyi bilmediğini, daha da önemlisi neyi yanlış, hatalı bildiğini anlamamız gerekir. Her yaştaki çocuğun, hatta her çocuğun farklı bir ölüm tasavvuruna sahip olduğu bilinmeli, şu ilkelere uygun hareket edilmelidir: Durduk yerde, uygunsuz bir zamanda değil, çocuğun hazır ve duyarlı olduğu bir sırada, ölüm konusunda konuşmaya başlanmalı. Çocuğun ölüm konusunda konuşma isteği, iletişim girişimleri asla engellenmemeli. Çocuğa ölüm hakkında açıklamalar, tamamen dürüstçe yapılmalı; aldatma, kandırma, kafasını çelme gibi manevralara başvurulmamalı. Bir yetişkini düşüncelerini, duygularını açıkladığı sırada nasıl dinliyorsak çocuğun ölüm hakkındaki düşünce ve duygularını da aynı ciddiyetle dinlemeli, hissiyatını kabul etmeli, anlamaya çalıştığımızı belli etmeliyiz. Çocukların yaşlarını, gelişim durumlarını, kişilik özellikleri hesaba katmalıyız. Söylediklerimiz kısa, basit, anlaşılır netlikle olmalı; çocukların kafalarını verdiğimiz karmaşık cevaplarla daha da karıştırmamalı, kaş yapayım derken göz çıkarmamalıyız.
Bazen çocuklar durduk yerde, hiç beklenmedik sorular da sorabilirler. “Ben ne zaman öleceğim?” ya da “Anne, sen ne zaman öleceksin” diyebilirler. Burada önemli olan, soruya ille de ikna edici bir cevap vermek değil, çocuğun endişesinin önce anlaşılması sonra da giderilmesidir. Kavramın henüz tam olarak zihnine yerleşmemesi nedeniyle çocuğun dünyasında ölüm, ayrılıkla aynı şey olarak kaydedilmiş olabilir. Çocukların ölüm hakkındaki soruları, çoğu kere gerçekten ölüm hakkında olmayıp sadece ayrılık kaygısının dillendirilmesinden ibarettir. Bu kaygılar, anlaşılıp giderildiğinde genellikle soru da cevaplanmış olur. Yine benzer biçimde çocuk uykuyla ölümün aynı olduğu şeklinde öğretilmiş çocuk, uyuyan ebeveyninin öldüğünü sanıp korkabilir ya da uyku sorunları ortaya çıkabilir. Uzağa gitmeyi ölümle aynileştiren çocuklar, bir yakınının uzak bir yere gittiğini öğrendiğinde telaşlanabilir. Bu yüzden ölümü çocuklarımıza derin bir uykuya dalmakla veya uzak bir seyahate gitmekle anlatmaya kalkmamalıyız.
Benzer biçimde hastalık-ölüm ilişkisinin çocuğun iç dünyasında hatalı algılamasıyla ilgili olarak da karşımıza sorunlar çıkabilir. Uzun süre hastalık çekmiş olan bir yakınının sonunda ölmüş olduğunu öğrenen bir çocuk, nasılsa her hasta olan kişinin öleceğini sanabilir ve kendisi, ebeveyni veya bir yakını hastalandığında onun bir süre sonra öleceğini düşünebilir. Yine hatalı öğrenmelerin ve bilgisizliğin sonucu olarak yalnızca yaşlı insanların öleceğini sanan bir çocuk, genç bir insanın veya bir çocuğun ölümünü duyduğunda çok şaşırabilir, iç dünyası allak bullak olabilir ve bildiklerine, kendisine öğretilenlere inancını yitirebilir.
Elbette çocuklarımızın soruları arasında “Öldükten sonra ne olacağı?” şeklinde, ölüm-ötesi hakkında doğrudan doğruya din psikolojisi ve din eğitimini ilgilendiren sorular da vardır. Her ebeveyn, bu tür sorulara, kendi dini inançları doğrultusunda, çocuklarının ruh sağlığına en uygun nasıl cevaplar vermesi gerektiğini öğrenmekle yükümlü. Din eğitimcileri, ölümün bir son, yokluk, sönüş olmadığı şeklindeki bakışın, iyi insanların cennete gidecekleri ve mutlu olacakları anlayışının çocukların ölüm endişesinin yatıştırılmasında çok etkili olduğu kanaatindeler.

  1. Son olarak Erol Hocam gitmek mi zor yoksa kalmak mı?

Kalmak… Gündelik hayatın içinde de böyle, ebedi yolculuk için de böyle… Gidenin bir menzili var ve rotası belli ölçülerde belli. Oysa kalan hem belirsizlikle hem zorluklarla hem de ayrılık acısıyla kalakalıyor

Söyleşi: Klinik Psikolog Gökhan Ergür

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel