Kalbin eylemi, merhamet

Kalbin eylemi, merhamet

Kalbi insani varoluşun ayırt edici özelliği ve özü olarak görünce, insana ve topluma dair birçok konuyu anlamanın önünü açmış, dil ve anlamla ilgili zorlukların üstesinden gelmek için sağlam bir çıkış hattı oluşturmuş oluyorsunuz. Modern psikolojik bilimlerde “toplumsal davranış”, “süperego” ve “vicdan”, felsefe ve beşeri bilimlerde “öteki”, ilahiyatta “Mutlak öteki” ve “kötülük problemi” (teodise) gibi başlıklar altında incelenmeye çalışılan alanı ve tüm bu bilgi dallarıyla kopmaz bağları olan hukukun esası olan “adalet”i, “kalp” kavramı sayesinde daha derinden ve sıkı şekilde ihata etme şansına kavuşuyorsunuz. Kalp, aynı zamanda bitmek bilmeyen “etik” ve “ahlak” tartışmalarını sona erdirici, onları birleştirici bir pota özelliği gösteriyor.

İnsani varoluşun ayırt edici özelliği ve özü olan kalp, bizi hem Yaratıcımıza, ötelere, ölüm-sonrasına hem de aleme, tabiata, hayata, birbirimize hatta kendimize, beynimize, bedenimize bağlayan temel kavşak, yapıştırıcı, aura’dır. Bağlılığın, sadakatin, samimiyetin, güvenin, öz-güvenin temelinde kalp vardır. Düşüncelerimiz, duygularımız ve davranışlarımız kalbin süzgecinden geçerse ancak o zaman, algılamamız idrake, bilmemiz anlamaya, bilgimiz hikmete, aklımız külli akla ve irfana dönüşebilir.

Kalp ve insani varoluştaki işlevleriyle ilgili bu kadar kendinden emin konuştuğuma bakmayın. Bu noktaya, böyle bir kavrayışa ancak son zamanlarda, 60 yaşımdan itibaren ulaştım diyebilirim. Öncesi, çok uzun, zorlu ve çetin bir yaşama mücadelesini, yaşantıyı ve düşünce cedelleşmesini içeriyor, inişli çıkışlı, dolambaçlı, engebeli bir yolculuk gerektiriyordu. Kalp ile maneviyat arasındaki ilişkiyi, onun ahlakın, erdemlerin kaynağı olduğunu elbette çok uzun zamandır hissediyor, dağınık ve retorikle kaplanmış halde de olsa bundan hep bahsediyordum. Sanıyorum zihnimdeki esas dönüşüm, kalbin temel eyleminin ve erdemlerin anasının merhamet olduğunu anlamamla başladı. Evet, kalp, anlatmaya çalıştığım tüm bu işlevleri ancak ve ancak erdemlerin anası olan merhametin kaynağı, menbaı olmak hasebiyle başarabilirdi. Bedendeki kalp nasıl diğer hücre, doku ve organlara kan pompalıyor, onların var kalmasını sağlıyorsa varoluşumuzun özündeki kalp de hayata merhamet yağdırıyor, beşeri insanlaştırıyordu. Kalbin maneviyatımıza, psikolojimize merhamet yağdıran bu nitelikliğini fark edince ahlakın olduğu kadar içimizdeki aşkın ve güzelliğin de toplumsal kararlardaki adaletin de neşvu nema bulduğu odak ve cevher olduğunu kavramak da güç olmuyordu. Yolculuğun her aşamasında düşüncelerimi yazıya döktüğüm için, yol boyunca kafamdan neler geçtiğini, yoldaki işaretleri oralarda görmek mümkün.  (Ahlaka kalp merkezli bakışımın, hayat hikayem boyunca hangi evrelerden geçtiğini, Sosyal Bilimler Üniversitesi’nin Felsefe ve Psikoloji bölümlerinin güzide hocalarıyla yaptığımız bir sohbette dile getirmeye çalıştım. Bakınız: http://www.erolgoka.net/kavramlarla-yolculuk-ahlak/) Ama biz şimdi daha ziyade merhamet üzerinde duralım. Merhameti ne kadar iyi anlarsak onun kalp ve diğer erdemlerle bağını daha berrak biçimde göreceğiz.

Thomas Moore, 500 yıl önce içimizdeki hayvanın tamamen ehlîleşeceği, evcilleşeceği, herkesin birbirine medenice davranacağı ütopik bir toplum tasarladı. Norbert Elias, “Uygarlık süreci” eserinde, Avrupa’nın kaba sabalıktan nasıl kurtularak incelik ve zarafeti hakim kıldığını analiz etti. Batı tasavvuru, şiddet ve saldırganlıktan arındırılmış bir tablo, yani bir dünya cenneti hayalini ciddi ciddi kurdu. Onların hayalleri, bize ve dünyanın geri kalanına gerçekmiş gibi sunuldu ve dalga dalga zihinlere yerleşti(rildi).

Aslında onların çıkarları uğruna tüm dünyayı ateşe atabileceklerini iki dünya savaşı apaçık göstermişti. Ama ne onlar ne biz görebildik. Çünkü modernliğin ilerleme masalları hepimizin ufkunu karartıyor, ilerlediğimize, her geçen gün daha ileri gideceğimize hepimizi inandırıyordu. Savaşların, dünyadaki kötülüklerin modern ütopyaya ulaşılması çabası sırasında gündeme gelen yol kazaları olduğunu düşünüyorduk.

Bir süreden beri kimse bunlara inanmıyor. Zira mızrak çuvala sığmıyor artık. Zamanla anlaşıldı ki tüm bunlar, gerçeklerin halının altına süpürülmesinden ibaretmiş. İnsanın ontolojik yapısından kötülüğü söküp atmak mümkün değilmiş. Batılı kapitalist emperyalizmin kendileri dışında kalan dünyayı insan yerine koymadığının, onlara her türlü zulmü reva gördüğünün ve göreceğinin gözlerden saklanması amacına hizmetten başka bir işe yaramamış bu türden tasavvurlar.

“Post-modern” lafzının ortaya çıkması aslında modernliğin ütopya boyutunun skandalla neticelendiğinin ilanıydı. 1980’lerden beri giderek daha da artan biçimde dünyanın ileri gittiğine, geleceğin insanlara mutluluk getireceğine inanmıyoruz. Gidilen yolun çıkmaz sokak olduğunu, buradan ne insanlığa ne kendilerine mutluluk çıkmayacağını, ileriye gideceğiz derken insanı insan yapan hasletlerden olduğumuzu, kalbi, erdemleri ve merhameti unuttuğumuzu özellikle insan varoluşu üzerine düşünen Batılılar gayet net görüyorlar. Geleneksel dünyanın kavramları, insanın olumlu yanları, erdemleri üzerine düşünmelerden son zamanlarda psikoloji çevreleri de nasibini alıyor.

Son zamanlarda psikolojik bilimlerle ilgili akademik çalışmalarda eskisinden farklı ve öne çıkan bir anlayış ve kavram var mı diye sorarsanız, cevabım hazır: “Pozitif Psikoloji”… Pozitif Psikoloji anlayışı ve bu anlayıştan kaynaklanan yeni kavramlar, araştırmalarda bariz biçimde öne çıkmış durumda. Psikolojik bilimler, önceleri psikanalizin karamsar ve olumsuz insan anlayışının da etkisiyle daha çok başarısızlık, patoloji, tükenmişlik ve çaresizlik gibi insan davranışının karanlık yönlerini araştırıyordu. İlk kez 1999 yılında Martin Seligman, bu gidişe itiraz etti. Psikolojik araştırma ve incelemelerin insanları nasıl daha normal, daha mutlu, daha başarılı ve daha iyi olabileceklerini öğretmek için kullanılması gerektiğini vurgulayarak “pozitif psikoloji” kavramını ileri sürdü. İnsanlarda neyin yanlış olduğuna değil, neyin doğru olduğuna ve bunun nasıl geliştirilebileceğine odaklanılması gerektiğini belirtti. Geçen kısa zaman süresi zarfında bu anlayış akademide hızla yayıldı. Pozitif Psikoloji, birey, grup ve kurumların işleyişi ve gelişimine katkıda bulunan süreç ve koşulların incelenmesi şeklinde tanımlanmaya başlandı.

Bazılarınızın böyle bir yaklaşımın insanın psikolojik olarak kavranmasının önüne büyük bir mâni çıkartacağını, sorunları ve çatışma alanlarını görüp çözmeye çalışmak yerine Polyannacılık, pohpohlamacılık ve dolduruşçuluğu bilim yerine sunmak gibi bir duruma yol açacağı şeklindeki eleştiri yaptığınızı taa buradan duyuyorum. Tamamen haklısınız, ben de sizin gibi düşünüyorum. Geçmiş dönemde hipnoz, manyetizma, duyu-ötesi algı, NLP gibi kavramları insan iradesini ve sorumluluğunu dışlayacak biçimde çareymiş gibi sunan şarlatanlar, Pozitif Psikoloji kavramlarında bu çıkarcı tabiatları için verimli bir vasat keşfetmekte gecikmeyeceklerdir. Umut tacirleri, mutluluk bezirgânları, en az bizim kadar kararlı ve azimlidir, insanların zayıflıkları onların kazanç kapısı, istismarcı kişiliklerinin gıdasıdır. O yüzden geçmiştekinden daha dikkatli, özenli ve titiz olmak, ortalığı şarlatanların kaplamasına izin vermemek durumundayız. Pozitif Psikoloji’nin berbat bir kabulleniş olarak algılanması ve değiştirmemiz gereken adaletsizlikleri ve zulmü meşrulaştırmak için kullanılmaya kalkışılması tehlikesi de var. Elbette çıkarcılara ve zalimlere yüz vermemeliyiz ama tehlike var diye Pozitif Psikoloji anlayışının anlaşılmasına daha çok imkân tanıdığı insanın olumlu potansiyellerini konuşmaktan vazgeçmek de olmaz.

“Pozitif psikoloji” ekolünden yana olanlar, bir süreden beri “merhamet” kavramının üzerinde duruyorlar. Şimdiye kadar felsefe ve ilahiyata terk edilmiş olan merhamet kelimesinin psikolojik bilimler tarafından da araştırılması gerektiğini söylüyor, çalışmalar yapıyorlar. (Ayrıntısı için, Kemal Sayar Hocanın “Merhamet: Kalbe Dönüş İçin Son Çağrı” ve “Merhamet Devrimi” kitaplarına, Tayfun Doğan hocanın şu yazısına bakınız: http://www.tayfundogan.net/2018/06/24/merhamet-psikolojisi/)

Tüm bu söylenenleri ve yapılan çalışmaları takdirle karşılıyoruz. Bizce de merhamet çok önemli. Her ne kadar Zülfü Livaneli “Huzursuzluk” romanında “merhamet zulme merhem olamaz” de(dirt)mişse de bu merhamettin yanlış bir kavranışına göre böyle. Yoksa zulme karşı mücadelede merhamet pekâlâ sağaltıcı bir merhem olabilir. Ama bunları idrak edebilmek için merhameti doğru anlamalı, daha kavramsal düzeyde birçok sorun bulunduğunu bilmeliyiz.

Merhamet medeniyeti

Pozitif Psikolojinin dilimize “merhamet” diye tercüme edilen kavram tam da bizim medeni mirasımızdan gelen kavram mı emin değilim. İngilizcede merhamet karşılığı olarak kullanılan “mercy” ve “pity” kelimeleri var ama onlar, daha ziyade acımak, kayırmak, sakınmak, korumak şefkat göstermek anlamına geliyor ki merhametin anlamı bunlardan uzak. Merhamete en yakın düşen İngilizce sözcük, acıyı ortaklaşmak, acıyı birlikte yaşamak anlamında “compassion”. Bizim merhamet kavramımızın anlamı onu da aşıyor.

TDK sözlüğü, merhameti batılı karşılıklarına yakın şekilde tanımlıyor: “Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma”. Kubbealtı Lügati, biraz daha kadim manaya yaklaşıyor: “Herhangi bir canlının acısını, kederini, mutsuzluğunu yüreğinde hissedip üzüntü duyma ve ona karşı yardım hisleriyle dolma, acıma”… Kanaatimce, merhametin dilimizdeki en uygun anlamı, “kıyamamak” olsa gerek. “Kıyamamak”, başta esirgemek, korumak, varlığını, acısını kalbinde hissetmek, onun için kaygılanmak, özen göstermek anlamları olmak üzere tüm diğer anlamları da içeriyor sanki…

Merhamet, Arapça “rḥm” kökünden gelen “raḥima” fiilinin mastarı olup Kur’an-ı Kerim’in hem anahtar hem kilit kavramı. Zira Kitabımız, “Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla” yani besmele ile başlıyor; biri müstesna her sure besmele ile açılıyor. “Rahman ve rahim olan Allah” kavramı o kadar önemli ki, münferit olarak besmele tefsir ve şerhleri yazılmış. Rahman da rahim de merhamet ile sıkı sıkıya bağlantılı olup Allah’ın sıfatları arasında yer alıyor. “Rahman”, zati sıfatlardan olup insan için kullanımı söz konusu değil ama aynı zamanda insan yavrusunun anne karnında yerleştiği, bakılıp büyütüldüğü yer manasına da gelen “rahim” sıfatının insanlara da geçtiği değerlendirilir.

Müslümanlarca her işin başı olarak görülen besmeleden hariç olarak merhamet, Kur’an’da birçok ayette de geçiyor. Mesela (Rum/ 21) de, “Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılmasından söz ediliyor; (Beled/ 17) de, müminlerin birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye ettikleri; (Araf/ 151) de, Hz. Musa’nın Allah’a “Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın” dediği görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki, Müslümanlar, merhameti, kendilerine kul olma şerefini bahşetmiş Allah’taki en yüksek halinden insanların kalplerine doğru inen bir hususiyet olarak niteliyorlar ve içlerindeki merhamet hissiyatının asla Yaratıcı ile bağını koparmıyorlar.

Bugün psikoloji çevrelerinde merhametin, vicdanla, empati ve diğerkâmlıkla (alturizm) bağlantıları, ilk ne zaman ortaya çıktığı ve geliştiği, merhamet zaafının psikolojik sorunlarla bağlantıları araştırılıyor. Memnunuz çok. Lakin merhametin kültürümüzü rengine boyayan dinimizdeki derin ve vazgeçilmez anlamının da bilinmesini isteriz.

Üstat Sezai Karakoç’un da belirttiği gibi merhamet inancımızın değişmez esaslarındadır. “Yürek katılığından, katı yüreklerden merhamet doğmaz. Merhamet, kalbin yumuşamasıdır, kalbin üzerinden kara mührün kalkmasıdır. İnançtan doğar merhamet, kendi putunu ve bütün putları önce gönülde kırmaktan doğar. Nefslere değil, ruhların açılımına yardım elini uzatıştır merhamet. Şüphesiz nefslere de o ruhlara yataklık yapmak için merhamet edilir.  Halis niyetin verimidir merhamet. İki yüzlülük ve art niyet taşıyan hiçbir fiil, merhametin repertuvarında yer alamaz. Kimse, başkalarının kendisinin merhametine muhtaç olduğunu sanmamalı. Tam tersine hepimiz merhamete, merhamet ruhuna muhtacız.”

Böyle bir merhamet anlayışının hayata geçirilebilmesi için merhamet medeniyetine lüzum var. Bunun için de tüketime karşı ihtiyacı, uçlara karşı mutedilliği, güce karşı insanı ve adaleti öne çıkaran medeniyet siyaseti lazım. Medeniyet siyaseti için de ahlakı, erdemleri, adaleti, aşkı, dostluğu, güzelliği üzerine yerleştirip ince ince işleyeceğimiz “kalp” ve “merhamet” gibi kavramlara…

Kaynak: Muhit Dergisi, sayı:9, Eylül 2020

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel