Modern çağda gündelik bir yaratığa dönüşmek

Modern çağda gündelik bir yaratığa dönüşmek

Henri Lefebvre, bir gündelik hayat ve modernlik düşünürü; Karl Marx‘ı bile topa tutacak kadar onun eleştiri ve yenilik anlayışına bağlı. O, tarihsel olarak ise yapıtını tam da postyapısalcı ve postmodern düşüncenin henüz kuluçkaya yattığı İkinci Savaş’ın hemen sonrasında, Marksizm, yapısalcılık ve fenomenolojinin ısıttığı düşünce kümesinin Fransa folluğunda üretti. Hem ’68 yürüyüşçülerine hem de Jean Baudrillard başta olmak üzere Fransız postmodern zihniyetine ilham verdi. Dolayısıyla bugün ’68 yürüyüşü “yarım kalmış” ve postmodern düşünce “sapma” olarak niteleniyorsa eğer, Lefebvre, “Nerede hata yaptık?” ya da “Nerede kalmıştık?” sorularına cevap aramak için iyi bir başlangıç noktası olabilirdi.

Lefebvre’in Modern Dünyada Gündelik Hayat‘ı 1968 tarihli, düşünürün 1946’da yazdığı Gündelik Hayatın Eleştirisi‘nin devamı ve 1970 tarihli Kentsel Devrim kitabının eskizleri niteliğinde.

Lefebvre, Max Weber‘le değil Karl Marx’la aynı fikirdedir: Modern dünya, büyüden arınmamış tam tersine meta fetişizmi tarafından büyülenmiştir; meta, teolojik inceliklerle dolu mistik bir nesnedir. Ona göre, “Marx, değişim değerinin, paranın, bunların gerçek iktidarının pratikte sınırsız bir yayılma riski taşıdığını” ve bu korkunç gücün nasıl sınırlanabileceğini göstermektedir. Marx’ın önerileri ve uyarıları, iki nedenle hayata geçme şansı bulamamıştır. Bunlardan birincisi, bizzat Marx’ın kendi teorisindeki yetersizlikten kaynaklanmaktadır; Marx, dikkatini kapitalizmin içindeki sanayi üretimine çevirmiş, ama bu arada kentleşmenin sanayi ile bağlantılı fakat aynı zamanda ondan ayrık özgül bir süreç oluşunu anlayamamıştır. İkinci neden ise, Marx’ın teorisini referans alan hareketlerin onu anlayamamaları, sınai örgütlenmenin, planlamanın ve akılcılığın önceliğine inanan ‘ekonomizm’ ve eylemciliğin, kurumların ve ideolojilerin önceliğini savunan ‘politizm’ sapmalarına düşmeleridir.

Lefebvre’in modern dünyada toplumsal örgütlenmenin bir nesnesi olarak söz ettiği “gündelik hayat” kavramının anlaşılması çok önemlidir. Ona göre gündelik hayatın tarihi en azından üç kısımdır: Üslûplar; üslûpların sonu ve kültürün yaygınlaşması; gündelik hayatın yerleşmesi ve sağlamlaşması. “İnkalar’da ve Aztekler’de, Yunanistan’da veya Roma’da en ufak detayları; davranışları, aletleri, alışılmış nesneleri, giysileri vs. belirleyen bir ‘üslûp’ vardı. Kullanılagelen, alışılmış (gündelik) nesneler henüz içlerindeki şiiri yitirmemişlerdi… Bizim gündelik hayatımız ise, üslûba karşı duyulan nostalji, üslûpsuzluk ve inatla bir üslûp aranması gibi özellikleriyle öne çıkar. Üslûbu yoktur; eski üslûpları kullanmaya veya bu üslûpların kalıntıları, yıkıntıları ve anıları içine yerleşmeye yönelik çabalara rağmen kendine bir üslûp yaratmakta başarısız kalır.“. Geleneksel üslûpla modern gündelik hayat arasında ise, 19. yüzyılda kapitalizmin kurulmasının ardından gelen, dünyayı anlatmayı üstlenen düzyazının metinleri ve nesneleri istila ettiği kültürün yaygınlaştığı geçiş dönemi yer alır.

Marx, hiçbir zaman ekonomik olanı belirleyici olarak görmese bile, kapitalizmi ekonomik olanın egemen olduğu bir toplum olarak tasarladığı için, ekonomik olanı saldırılması gereken düzey olarak göstermişti. Lefebvre ise “bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu“nda, ekonomik ve politik mücadelelerin yanı sıra sürekli bir kültür devrimiyle saldırılması gereken hedefin gündelik hayat olduğu kanaatindedir.

… Gündelik hayatın ağırlığı kadınlar üzerinedir… Erkeklerden, insanlık durumundan, hayattan… şikayetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınlar, gündeliklik içinde hem öznedirler hem de gündelik hayatın kurbanlarıdırlar, dolayısıyla nesnelerdir, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda vs.); üstelik ikamelerin çoğalmaları aleyhinedir… Gençlik ve öğrenciler için durum bunun tam tersidir. Onlar gündelik hayatı hiç sınamamışlardır… kullanımlarına açık olan şey, babalığı ve anneliği, kültürü ve boyun eğmeyi bir araya getiren bir olgunluk ideolojisi ya da mitolojisidir… Aydınlar da gündelik hayatın içindedirler… fakat… iyi sınanmış kaçış yöntemleri vardır…

Bu toplum akılcı olduğunu öne sürer ve kendisini böyle tanımlar… Bütün gücüyle hiç durmaksızın örgütlenir, bir şeyleri yapılandırır, planlar, programlar. Bilimsellik bu topluma gereken makinaları sağlar… Düzeysiz entrikalar, bilimin son buluşları olarak görülür; kendisinin ‘uzman’ olduğunu öne süren her aptal, sınırsız bir prestijden faydalanır. Oysa akıldışılık her geçen gün daha da kötüye gitmektedir. İnsanların gerçek yaşamı üzerine en ufak bir araştırma bile, iskambile fal bakıp gelecekten haber verenlerin, büyücülerin ve kırıkçıkıkçıların, yıldız falcılarının rolünü ortaya koyar. Zaten basını takip etmek yeterlidir. İnsanların gündelik hayatlarına bir anlam vermek, yollarını bulmak ve hayatlarını yönlendirmek için reklamdan başka hiçbir şeyleri yokmuş gibidir.

Dünyanın (veya daha ziyade Kozmos’un) yeniden doğmakta olan dinselliği karşısında, onu tamamlayan ve telafi eden, daha ‘insani'(!) bir Eros dininin doğuşuna tanık oluyoruz.

En basit çözümleme bile, birbirinden oldukça farklı, ‘yapısal olarak’ karşıt iki tür boş zaman kullanımı olduğunu gösterir: a) Derin bir tatminsizlik duygusu bırakan; ilgili kişileri, dehşete düşmüş karısının ve çocuklarının önünde ‘Artık her şey mümkün’ diye bağırarak gazetesini yırtan Kierkegaard’vari kişilik durumuna düşüren, gündeliklikle bütünleşmiş boş zaman (gazete okuma, televizyon vs.). b) Gidiş beklentisi, bir kopuş gerekliliği, arkadaş çevresi, tatil, doğa, şenlik, delilik aracılığıyla kaçma isteği.

Bizim gözümüze görünen gündelik hayat, bilinçaltının mağaraları ve yer altı geçitleriyle Modernlik denilen belirsiz ve yanıltıcı gökyüzü arasında duran bir toprak parçasıdır. En yukarıda sürekliliğin gök kubbesi bulunur. Soğuk, gölgeli bir aydınlığa sahip olan bilimsellik gezegeni; Kadınlık ve Erkeklik diye adlandırılan ikizgenler en büyük gökcisimleridirler. Kuzeyden çok yükseklerde Teknoloji ve Gençlik yıldızları ışıldar. Güvenilirlik gibi gaz bulutları, Güzellik gibi sönmüş yıldızlar, Erotizm’in garip burçları gökyüzünde uzanırlar. Birinci dereceden yıldızlar arasında kentliliği, Kentleşmeyi (Doğallığı ve Akılcılığı unutmamak kaydıyla) sayabiliriz. Aydan daha küçük olan gezegenleri, Kadınlığın yakınlarında bir yerlerde duran Moda’yı (ya da ‘moda olmayı’), Sportifliği de unutmamalıyız.

Felsefesizdir, her türlü referansı reddetmektedir bu toplum. Teröristtir aynı zamanda, üyelerine her yönden baskı uygular; üstelik nasıl Protestanlık her bireyi kendi kendisinin papazı haline getirmişse, bu toplumda da her birey kendisinin teröristi haline gelmiştir. Terörist toplum varlığını, işleyişini, bir yazılar yığını altında canlılığını koruyan sözün ve söylemin gücüne borçludur; dil, gündelik hayatı retorik ve imgesel olanla süsleyerek örter, şiddeti gizler. İnsan, bu toplumda bir homo Quotidianus’a, bir gündelik yaratığa dönüşmüştür; insanlıktan çıkmış, otomatlaşmıştır. Gündelik olanı, yalnızca devleti ve mülkiyet ilişkilerini değil, topyekün bir hayatı değiştirecek bir sürekli kültür devrimi perspektifiyle gündelik olan içinde aşmaksızın, bu otomatın yeniden insanlaşması mümkün değildir.

Lefebvre’in bu görüşleri ve geleceğe ilişkin önerileri, birçok bakımdan eleştiriyi hak etmektedirler. Ancak şimdilerde eleştiri, bildik işlevinin aksine, hep alınacak dersin üzerini örtmeye yaradığından, bana “Bugün Lefebvre’den nereye gidebiliriz?” sorusuna bir cevap aramaya çalışmak daha anlamlı görünmektedir. Bu konuda bir fikir ileri sürmek için önce Lefebvre’den bir yerlere gitmiş olanlara bakmalıyız.

Lefebvre’den yola çıkarak Baudrillard’ın postmodern metafiziğine dalmak, çaresizliğin melankolisine kapılmış gibi yapıp yüzeysel düşüncenin hava baloncuklarını zevkle (!) patlatmak mümkündür. Aslında Jean Baudrillard, Tüketim ToplumuGöstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir Bakış ve Üretimin Aynası‘nda ve hatta Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm adlı kitabında henüz belirgin biçimde Lefebvre’in tematiğinden hareket etmektedir. Baudrillard’ın bu Lefebvreci çizgisi çoğu zaman hesaba katılmamakta, daha çok onun Göstergenin Ekonomi Politiği…’nden itibaren Marksizmden kesinkes kopuşu üzerinde durulmaktadır. Oysa onun yukarıda sayılan tüm kitapları, Lefebvre’in gündelik hayatın radikal eleştirisine katkı yapan, birçok yerde Lefebvreci tezleri yineleyen metinler olarak okunabilirler.

Tıpkı ilk dönem Baudrillard gibi, postmodernliği Neo-Marksist bir çerçeveden kavramaya çalışan Frederic Jameson‘ın Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı ve David Harvey‘nin Postmodernliğin Durumu çalışmaları da, biraz zorlamalı da olsa Lefebvre’nin tematiğine katkı sayılabilirler.

Baudrillard, Foucault’yu Unutmak‘tan başlayarak daha sonraki çalışmalarında kendisini, gündelik hayatı ve dünyayı değiştirmeye yönelmeyen, iktidar istemini eleştirmek adına kendisini iktidarsızlıkta, dolayısıyla muhafazakârlıkta konumlayan, sözüm ona eleştirel, gerçekte yalnızca “alaycı” bir medyatik mağaraya (mağazaya mı deseydik) kapatmıştır. Son dönem Baudrillard’ınkine benzer bir tarafsızlıkla (!), boş vermişliklerini ve bilgi dağarcıklarını genişletmek isteyenler, Lefebvre’den çıktıkları yolu Mike Featherstone gibi yalnızca betimlemekle yetinen ürkek akademisyenlerin Postmodernizm ve Tüketim Kültürü çalışmalarıyla tamamlayabilirler.

Lefebvre’den yola çıkılarak gidilen yerlerden birisi de, onun çizgisini bazı “özgün” katkılarla sola doğru kıvırarak bir türlü ulaşılamayan yerdir. Bu sonuçsuz yolculuğun birçok maceracısı olmuştur. Örneğin bunlardan Bruce BrownMarx, Freud ve Günlük Hayatın Eleştirisi‘nde sosyalist ütopyanın gerçekleşmesi için Lefebvre’i Marx ve Freud’un evliliklerinin nikah tanığı yapmaya kalkmaktadır. Bizimse böyle fantastik girişimlere bir diyeceğimiz olmamakla birlikte, Lefebvre okumasından çıkardığımız sonuç ve gitmeyi önerdiğimiz yol bambaşkadır.

Bizce Lefebvre postyapısalcı ve postmodern zihin tüneline girişin kapı önünde durmaktadır ve bize göre, bu tünele girilsin istememektedir. O sıralarda Lefebvre’in “bürokratik yönlendirilmiş tüketim toplumu” içinde saydığı “Sosyalist Blok” henüz yaşamaktadır ve dünya iki kutupludur. Aralarında niteliksel bir fark olmadığı halde kutuplardan birisi, Marx’ın mirası üzerine bina olduğunu ileri sürmektedir. Lefebvre, bir yandan Sosyalist Blok’un bu savındaki yanılsamayı bir yandan da yeni bir dünya talep eden filozof Marx’ın bakışındaki eksikliği, biraz fazlaca tarafgir de olsa, gözler önüne sermeye çalışmıştır.

Bugün Sosyalist Blok yoktur ve yıkılışın tüm günahı, özellikle muhafazakârlar tarafından filozof Marx’ın ve onun nezdinde “yeni dünya talebi“nin sırtına yıkılmıştır. Oysa bize düşen, tıpkı Lefebvre gibi (onu eleştirerek ve onun bıraktığı yerden), yeni bir dünya talebinin imkânsızlığı inancının rehavetine kapılmak değil, dün olduğu gibi şimdi de yeni dünya talebinin imkânlarını sorgulamak ve elbette bu arada, yeni dünya talebinin par excellence filozofu Marx’ın yapıtını yeniden düşünmektir. Tüm bunlar için Marx’a karşı nasıl bir duygu taşıdığımızın hiçbir önemi yoktur ve hatta Marksist olmayanlar böyle bir görevi öncelikli olarak üstlenmelidirler.

Kendi adıma, bir süreden beri, toplumun sınıfsal bölünmüşlüğü ve yeni dünya talebi konusunda fikirlerini net olarak beyan etmeyenlerle asla siyaset konuşmuyorum. Artık herkes eteğindeki taşları dökmeli, şimdi kimden ve nasıl bir dünyadan yana olduğunu açık seçik beyan etmelidir.

Erol Göka
twitter.com/erolgoka
* Bu yazı daha evvel Virgül’de (Sayı 12, Ekim 1998) neşredilmiştir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel