O bazıları

Kahpe felek sana nettim neyledim/ Attın gurbet ele parelerimi/ Akıbeti beni sılamdan ettin/ Kestin mümkünümü çarelerimi” diyen Âşık Veysel’imize ne sözümüz olabilir? “Güvenemem servetime malıma/ Ümidim yok bugün ile yarına/ Toprak beni de basacak bağrına/ Adaletin bu mu dünya?/ Ne yar verdin ne mal dünya/ Kötülerinsin sen dünya/ İyileri öldüren dünya…”

Halk ozanı Ali Ercan’ın bu türküsünü güzel bir söyleyen olsa canı gönülden eşlik etmez miyiz? Hayat hepimize arada bir ağır gelebilir, feleğe sitem edebiliriz ama bu serzenişimizin asla hayatın sahibi Yaratıcımıza karşı olmadığını da kesinlikle biliriz. Adaletsizliklerden hiçbir zaman bizatihi Yaratıcımızı mesul tutmayız. Bir yandan da adaletsizliklere boyun eğmememiz gerektiğini, dinimizin bizden daima adil bir dünya için çaba göstermemizi istediğinin bilinciyle hareket ederiz. Dünyayı bir imtihan yeri olarak görür, asla Yaratıcımıza isyan etmez, kaderimize rıza gösteririz ama mücadeleyi de elden bırakmayız. Korkuyla umut arasında, teslimiyet ve mücadeleyi aynı anda yaşayan bir anlayışla yaşar gideriz bize bağışlanan ömrü…

Aramızdan bazıları var ki, bu ince ayrımı, kadere iman ve tevekkül ile hayatın mücadele alanı olması arasındaki nazik diyalektiği görmüyorlar. Bugün onlarla ilgili konuşmak istiyorum. Ama hemen belirtmeliyim. İnanç alanı, tamamen hürriyet esasına dayalı olmalıdır diye düşünürüm. Kimsenin neye inanıp neye inanmadığını sorun haline getirmem. O bazılarıyla ilgili söz alma nedenim, konumlarının teolojik değil psikolojik olarak belirlendiğini düşünmemden kaynaklanıyor.

O bazıları, mütedeyyin değiller ama ateist olduklarını da söylemiyorlar, parçalı bulutlu bir inanç kavrayışları var, deizme yakınlar. İçlerinden kimilerinin kendilerini “kültürel Müslüman” (neyse o?) diye tanımladığı kulağımıza geliyor.

O bazıları, gerçek fikirlerini asla doğrudan dile getir(e)miyorlar. Sabahattin Ali’nin “aldırma gönül”ünü söylerken sitem yollamadaki şevklerinden, Ömer Hayyam veya Neyzen Tevfik deyişi söylendiğinde attıkları kahkahadan anlıyorsunuz niyetlerini. Başka belirgin işaretler de var elbette. İbadetle ilgileri yok ama bazı Bâtıni ekollere yakınlıklarını gizlemiyorlar. Kendi inançlarının kimsenin göremeyeceği kadar derinlerde, midye kabuğunda gizli bir inci tanesi gibi durduğu izlenimi vermekten acayip haz alıyorlar. Masonik gizemi seviyorlar.

O bazıları, halktan da halkın yaşam ve inanma biçimlerinden de hiç hoşnut değiller. En net görünen özellikleri bu… Halkı ne kadar sevmiyorlarsa Batı yaşam tarzına da o kadar hayranlar. Batı’yı hayran oldukları için mi böyleler yoksa yerli olanı sevmedikleri için mi Batı’ya hayranlar, belirsiz. Kendileri de bilmiyor. Belki biraz düşünseler bulacaklar ama kendileri üzerine düşünme yetileri dumura uğramış, hiç düşünmüyor, hep kendilerini haklı görüyorlar.

O bazıları, siyasi alanda dini bir söylemin boy vermesinden, eğitim alanında dinin “d”inden söz edilmesinden nefret ediyorlar. İnanç olsun ama mümkünse hiç görünmesin, evin mahzen gibi bir yerinde kimseye göstermeden ibadet adına ne yapılacaksa yapılsın şeklinde düşünüyorlar. Dostoyevski’nin ünlü mottosu “Tanrı yoksa her şey mubahtır”a karşı dillendirilen “Tanrı varsa her şey mubahtır” sözünü pek seviyorlar.

O bazıları, daha ziyade eğitimliler arasından çıkıyor. Kendileri de bununla çok övünüyor, bu durumu haklılıklarının nişanesi olarak görüyorlar. Eğitim süreci boyunca maruz kaldıkları eksik ve yanlış bir din algısının ortaya çıkışlarında payı var ama sanki psikolojik yatkınlıkları daha etkili.

O bazıları, psikolojilerini en çok adalet anlayışlarını serdettikleri sırada belli ediyorlar. Hem bir Yaratıcı olduğuna inanıyorlar hem de dünyadaki tüm kötülüklerden Tanrı’yı sorumlu tutuyorlar. Onlara göre Tanrı, dünyanın şu kötü gidişatını durdurabilir, hastalıkları, genetik sorunları, afet ve felaketleri, yoksulluğu ve savaşları önleyebilir. Ama yapmıyor, çünkü insanları sevmiyor, bizim acı çekmemizi istiyor diye düşünüyorlar. Yaratıcıyla sağlıklı bir bağlantıları bulunmayınca, insanımızla, toplumumuzla, değerlerimizle de barışık olamıyorlar. Kendi elleriyle kendilerini hep “biz”den uzağa, daimî muhalefete doğru ittiriyorlar.

O bazıları, ebeveyniyle bir türlü arası iyi olmamış, başına gelen her şeyi kendisi istemediği halde o ailenin içine doğmuş olmaya bağlayan bir çocuğun ruh halini taşıyorlar. Ne yerden ne serden vazgeçebilen, kaderiyle, genetiğiyle, onu var eden maya ile kavga edip duran bir çocuğun ruh hali… Ebeveyniyle kavga ettiklerinde açık açık söylüyorlar, ben mi istedim beni dünyaya getirmenizi diye. Sorun ailelerde, çocuk yetiştirme tarzımızda mı yoksa 200 yıldır nesilden nesille aktarıp durduğumuz modernlik karşısındaki mağlubiyet hissiyatımızda mı emin değilim

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found