Size muhafazakâr diyorlar aslı var mı?

Muhafazakârlık” kavramı, felsefedeki üç ana akım olan hayat, toplum ve siyaseti aynı anda kavramaya yeltendiği gibi bir de pratik siyasetteki bir anlayışa ad olmak istiyor; zorluk da karışıklık da bu yüzden çıkıyor.
Bir hayat ve toplum felsefesi olarak muhafazakarlık üzerine literatür, onun yalnızca geçmişe değil geleceğe de (maziye de atiye de) bakan, geleneğin sürekliliğine olduğu kadar hayat şartlarının getirdiği değişim ihtiyacına da vurgu yapan ama bu değişimin zora ve mühendisliğe dayalı olmaması gerektiğini savunan bir yanı olduğu konusunda hemfikir. Böyle bir anlayış, aynen bizdeki “muhafazakâr” denilen büyük çoğunluğun bakışana da uyuyor. Ama kavramın siyaset felsefesindeki ve pratik siyasetteki çağrışımları, tam da bu içeriği yansıtmıyor, değişimci yanı içermediği gibi bu yanın görülmesini engelliyor. İşin içine bir de ülkelerin, kültürlerin “neyin muhafazasından yana” olduklarına ilişkin farklar girince, tablo içinden çıkılmaz bir hal alıyor.
Ortada kendilerine “muhafazakâr” diyen ya da denilen siyasi oluşumlar, düşünürler, insanlar var ama onların kim olduklarını, benzerlik ve farklılıklarını, neyi, niye muhafaza etmeye çalıştıklarını anlayabilmenin bir formülü yok. Örneğin bir siyasi akım olarak muhafazakârlık, siyaset bilim literatüründe, mevcut kurumsal yapının, kurulu düzenin ve din, gelenek gibi toplumsal yapıdaki değerler sisteminin korunmasını esas alan siyasal anlayış olarak tanımlanıyor. Ama kendisine “muhafazakâr demokrat” diyen Ak Parti’nin kurduğu hükümetler, ülkemizde kurulu düzeni adeta sessiz bir devrimle alt-üst edince haliyle kafalar karışıyor.
Yine örneğin ülkemizde “muhafazakârlık” diye adlandırılan tutumları analiz etmeye kalkarsanız, sınıfsal (bürokratik seçkin muhafazakârlığı, üst-orta sınıf muhafazakârlığı), dini-tarihi (gelenekçi muhafazakârlık), milliyetçi-tarihi (milliyetçi muhafazakârlık) olmak üzere en az üç türünü belirgin olarak görebilirsiniz. Hepsinde ortak olan tek özellik, modernliğe, yeniliğe tepki ya da belli bir kalıbın dışında değişimi kabul etmemek gibi görünür. Ama onların çoğunun şaşırtıcı biçimde, nostaljik böbürlenmelerinin yanı sıra, birçok alanda modern hayatı tartışmasız benimsediği de gözlerden kaçmayacak, bu ne perhiz ne lahana turşusu denilecektir.
Bu tür tuzaklara düşmemek için galiba en uygun olan, muhafazakârlığa, tam da Peyami Safa’nın dediği yerden, “kitaptan ve ideallerden değil, hayattan ve realiteden” bakmak… İnsan toplulukları, var kalmak için kurumlar ve değerler üretmek ve bunları meşrulaştırmak, korumak zorundadırlar. Hayat, siyasi oluşum ve söylemlerin aksine, idealler ve ütopyalar değil, değerler üretir; insanlar, var kalabilmek ve varlıklarını meşrulaştırabilmek için bir değerler sistemine ihtiyaç duyarlar. Elbette idealler ve ütopyalar da değer üreticileridir. Ama muhafazakârlığın tanım alanı içindeki değerler, bunlar değil, hayatın (toplumsallığın) doğrudan ve kendiliğinden biçimde ürettikleridir. Muhafazakârlığı ele alırken siyasi söylemlere değil de bir topluluktaki değerlerin oluşum ve sahiplenilme sürecine bakmak, “muhafazakâr”ı sıradan bir hayat insanı olarak ele almak gerekir.
Buna göre, muhafazakârın ayırt edici özelliği, toplumun zaten oluşturması gereken değerler sisteminin kurulmasına ve savunulmasına, (bilinçli ya da değil) gönüllü ve kendiliğinden bir biçimde emek vermesi, bu emeğinin belli ölçülerde farkında olmasıdır. Sıradan bir hayat insanı olarak muhafazakâr, hayatın spontan akışına, bir geleneğin devamı olduğuna; topluluğun kendi öz-gücüne ve ürettiği değerlere inanır, devleti ve liderliği kendisiyle organik bütünlük içinde görür. Tabiatıyla ideoloji ve ütopyaların yukarıdan aşağıya değerler inşasına sıcak bakmaz. Ortak değerleri sever ama aynı ölçüde dayatmadan nefret eder.
Muhafazakârlık, burada yaşanılan hayatın, bura insanının hayatın her alanında bizatihi kendi inşa ettiklerinin savunulması, beğenilmeyen yanların elbirliğiyle birlikte değiştirilmek istenmesi, hile ve cebirle değiştirme arzularına karşı birlikte direnilmesidir. Bu haliyle muhafazakârlık, siyasi ve ideolojik bir akım olmaktan, daha çok bir toplumun kendiliğinden oluşan değerler sisteminin, yani toplumsal merkezin savunuculuğudur. Toplumsal merkez ise, merkezcil değerlerin üretimine bilinçli veya yarı-bilinçli tarzda katkıda bulunan gündelik hayatın sıradan insanlarının teşkil ettiği omurgadır. Her toplum, bir bakıma muhafazakârlığı sayesinde ayakta durur ve hatta toplum olma hüviyetine kavuşur.
Böyle baktığımızda, ülkemizde, adına layık bir “muhafazakâr demokrat” siyaset anlayışı için zeminin yeni yeni belirmeye başladığını, bugüne kadar muhafazakârlık başlığı altında toplanan söylem ve tavırların, emperyalizm ve modernlik karşısındaki reaksiyonlardan ibaret olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel