Umutsuzluk öncesi sessizlik can sıkıntısı

Hep umuttan söz ettik, iyi de ettik, umudu bilmek, içimizdeki umut pınarını hep canlı tutmak zorundayız. Lakin hayat hep umutlu ve mutlu seyretmiyor, varoluşsal umut pınarımız canlı kalsa bile umutlarımızın boşa çıktığı, çabalarımızın hüsranla sonuçlandığı zamanlar hiç de az değil. Umut, varoluşumuzdan geçici olarak da olsa, çekilince, duruma göre, çoğu zaman şu sırayla, önce can sıkıntısı, sonra dayanılması zor bir endişe ardından anlamsızlık, umutsuzluk ve melankoli hayat sahnemizi dolduruveriyor.

Umudun bizim için ne kadar önemli olduğunu anlayabilmek için ‘gelecek’ üzerinde biraz durmalıyız. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin kesişiminde yaşıyoruz hep ama kabul etmek gerekir ki, diğer zamanlara göre gelecek hep biraz daha önde yer alıyor. Bu, ‘şimdi’ için bile öyledir; ‘şimdi’yi yaşarken dahi gelecek tarafından belirleniriz. Zira insan, sürekli bir oluşma sürecindedir, varoluşu hep geleceğe doğru taşar, bir bakıma gelecekten fışkırır. Geçmişin hatırlanması bile geleceğe ilişkin kararlarımıza bağlıdır. İnsan, ancak kendini gelecekte nasıl kurguladığı bilinirse anlaşılabilir. Amaç ve ideallerimizi, hayatımızın anlamlarını umutla bağlandığımız gelecek tayin eder. Ona göre dünyadaki işlere tutunur, belli bir duygusal enerji yatırarak angaje oluruz. Dünyaya angajmanımızı hep sağlamak, yaşantılarımızı anlamlandırmak zorundayız ama bu her zaman mümkün olmaz. Hayatın olağan seyri içinden bile angajman süremizin bittiği, programımızın sonlandığı, amaçsız kaldığımız, anlam için yeniden çabalamamız, belki de bir süre mola almamız gereken dönemler olabilir. Böyle dönemler, kendilerini can sıkıntısıyla belli eder. Yeni bir anlam ağına yapışıp bu can sıkıntımızı aşarsak ne ala yoksa zaman geçtikçe işimiz zorlaşır.

Elbette can sıkıntılarının çoğuna psikolojimiz, bizi çok yormadan bir çare üretiyor. Ama kimi zaman büyük umutlar bağlayarak, anlamlar atfederek oluşturduğumuz değer sistemi çökmeye başladığında iç dünyamız, sarsıntıyı daha derinden hissediyor. İlginç bir biçimde bu hissediş, çoğu kere işimiz gücümüzün olmadığı, belli bir programın bulunmadığı tatil ve dinlenme zamanlarında sökün ediyor. Zira ancak ‘boş’ dediğimiz zamanlarda varoluşumuzla yüzleşme imkânı bulabiliyoruz.

İdeal-anlam-umut sisteminde sorunlar ortaya çıktığında, ilk belirtisini zaman algımızda geleceğin geri çekilirken, ‘şimdi’nin genleşmeye başlaması şeklinde gösteriyor. Umut, bizi geleceğe bağlayamayınca şimdiki zamana geniş ve yaygın biçimde yerleşiyoruz, ruhsal varlığımızı bedenimiz yutmaya başlıyor. “İnsanın canı sıkıldığında yaptığı beden hareketleri, ellerini ovuşturması, sürekli yer değiştirmesi, esnemesi” bundandır diyen Borgna, sorumlu olarak şimdiki zamana odaklanmanın getirdiği ‘boşluk hissi’ni görüyor. Bekleyişlerden ve umutlardan boşalmış zaman yaşantısı nedeniyle, “can sıkıntısı boşluktur, boşluk deneyimidir” diyor. Viktor Frankl’ın ‘varoluşsal boşluk’ kavramıyla kast ettiği de tam da budur.

İnsan, canlılar içinde canı sıkılan tek varlık; can sıkıntısı, insana özgü. Mesleki gelişimimde çok emeği geçmiş olan Hocam Haluk Özbay, benim takıntılı spor yapma merakım için, “aslanım sen hiç spor yapan hayvan gördün mü?” diyerek takılırdı. Hayvanlar, spor yapmadıkları gibi kendi doğal ortamlarda can sıkıntısı belirtisi de göstermezler çünkü tüm faaliyetleri biyolojik olarak programlanmış olduğundan canları sıkılmayacak kadar meşguldürler.

Bizim de ideal-anlam-umut sistemimiz tıkır tıkır çalışıyorken, duygularımızla hayata tutunup angaje olmuşken can sıkıntısı semtimize uğramaz, işimize gücümüze bakarız. Meşguliyet, kendimizi vereceğimiz bir faaliyetimizin olması, can sıkıntısına karşı panzehirdir. Lakin meşguliyet derken ne olursa olsun bulduğunuz bir işe sardırmaya çalışın demek istemiyorum. Zaten desem de ideal-anlam-umut sisteminizle bağlantısı olmayan, dünyaya angajmanınızı güçlendirmeyen bir faaliyeti yapmak içinizden gelmez.

Diyeceksiniz ki, ideal-anlam-umut deyip duruyorsunuz iyi ama bunların ne olduğunun bir önemi yok mu, insanın manevi varlığı burada hiçbir rol oynamıyor mu? Benim tecrübe ve anlayışıma göre, ideal-anlam-umut sisteminin en üstünde manevi alan bulunur. Manevi alanla beslenmeyen, toplumsal olan tarafından desteklenip değer haline dönüşmeyen ideal-anlam-umut sistemi, bir süre başarı ile işlese bile eninde sonunda teklemeye ve arıza yapmaya mahkûmdur. Ençok canları sıkılan ve can sıkıntısıyla baş etmek için çabalayanlar kimler sizce? Kumardan bungee jumping’e, pahalı zevklerden tehlikeli sporlara velhasıl sözüm ona heyecan üretme ihtimali bulunan her saçmalığa kendilerini atanlar, hak, adalet ve hakikat ile ilgilenmeden sadece maddi olanı, parayı, mevki-makamı ideal-anlam- umut sistemi için yeterli bulanlar…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found