Aliya, her geçen gün daha çok anlayacağız seni!

Aliya, her geçen gün daha çok anlayacağız seni!

ALİYA, HER GEÇEN GÜN DAHA ÇOK ANLAYACAĞIZ SENİ![1]

                 Psychobiography of Aliya İzetbegoviç

                                        

ALIYA, EVERY PASSING DAY WE WILL MUCH MORE COMPREHEND YOU

Child of human time… The first determiner of our fate, at which time of history of humanity desired that we say hello to the world… In the same vein, we are born into a tradition, a language which attends to a geographical area. These are among the great determiners of our fate. Biological structure, our family who knows maybe we inherited our psychological structure, as children of whose coming into the world is from the roots of our fate which is never beyond our control…

   I said that “Our family who knows maybe we inherited our psychological structure” because recent research shows that probably half of the constituents that make up our personality are genetically determined. We receive our habit, our temperament from the genetic pool of our parents. The role of the family in the formation of our psychology, in the contraction of our personality is not limited to this. The first years of our childhood and the family environment we spend these years, the joys and the sadness of the family, the strength as well as the weaknesses of family bonds, are also very important. Thanks to the genetic material on hand as well as these factors, almost all foundations of our psychology, our personality is laid. What kind of person we will be, our characteristic properties are determined in the family environment we live in.

We now know well what Aliya Izetbegovic’s political march is, where, when, what he says as well as what he does. Until now, we have dealt with his magnificent personality traits, the elegance of his Muslimism formed in European history and geography as well as a socialist cultural climate. We have emphasized that he saw himself primarily as a person and owned everyone’s endeavor that has thought and has labored for humanity from the West and the East, at the same time, he tied to address not only to Muslim Bosnians, but to all Yugoslavia, to the Islamic world and to humanity. We are now going to try to show the robustness of these features by going to the bases of the personality that it is incoincident, and we will now focus on the harmony between what he lives and what he says. In one way, we will make an effort to find the fate line which is the admirable journey for all of us.

İnsan zamanının çocuğu… Kaderimizin ilk tayin edicisi, insanlık tarihinin hangi zamanında dünyaya merhaba dememizin murat edildiği… Yine aynı şekilde, genellikle bir coğrafyayla mukayyet olan bir dilin, bir geleneğin içine doğuyoruz. Bunlar da kaderimizin büyük belirleyenleri arasında. Biyolojik, kim bilir belki de psikolojik yapımızı miras aldığımız ailemiz, kimlerin çocukları olarak dünya geleceğimiz ise asla elimizden olmayan kaderimizin köklerinden…

  “Kim bilir belki de psikolojik yapımızı miras aldığımız ailemiz” dedim çünkü son araştırmalar, kişiliğimizi oluşturan öğelerin muhtemelen yarısının genetik olarak belirlendiğini gösteriyor. Huyumuzu, mizacımızı anne ve babamızın genetik havuzundan alıyoruz. Psikolojimizin oluşumunda, kişiliğimizin inşasında ailenin rolü bununla sınırlı değil. Çocukluğumuzun ilk yılları ve bu yılları geçirdiğimiz aile ortamı, ailenin yaşadığı sevinçler, üzüntüler, aile bağlarının gücü, güçsüzlüğü de çok önemli. Neredeyse psikolojimizin, kişiliğimizin temelleri, eldeki genetik malzemeyle bunlar sayesinde atılıyor. Nasıl bir insan olacağımız, karakterimizin özellikleri, yaşadığımız aile ortamında belirleniyor.

Aliya İzetbegoviç’in siyasi yürüyüşünü, nerede, ne zaman, ne söyleyip ne yaptığını artık iyi biliyoruz. Şimdiye kadar onun hep muhteşem kişilik özelliklerini, Avrupa tarihi ve coğrafyası içinde, sosyalist bir kültür ikliminde şekillenen Müslümanlığının zarafetini ele aldık. Kendisini öncelikle insan olarak gördüğünü ve Batı’dan ve Doğu’dan insanlık için düşünmüş, emek vermiş herkesin çabasını sahiplendiğini, sadece Müslüman Boşnaklara değil, tüm Yugoslavya’ya, İslam dünyasına ve insanlığa hitap etmeye çalıştığını vurguladık. Biz ise şimdi onun bu özelliklerinin sağlamlığını, tesadüfî olmadığını kişiliğinin temellerinin atıldığı zamanlara giderek göstermeye çalışacak, yaşadıklarıyla söyledikleri arasındaki uyuma odaklanacağız. Bir bakıma onun hepimizde hayranlık uyandıran yolculuğunun kader çizgisini bulmaya gayret edeceğiz.

Avrupa’nın orta yerinde çağdaş bir Osmanlı

“Bosna’nın en büyük iki nehri olan Bosna ve Sava’yı gören bir evde dünyaya geldim. Ben iki yaşındayken, ileride okula devam edeceğim Saraybosna’ya göç ettik… Geniş bir aileye mensuptum.  Babamın annemden beş çocuğu vardı-üç kız iki erkek. Benden büyük iki kız kardeşim, babamın ilk evliliğinden olan iki üvey erkek kardeşim var. İlk eşi ölünce annemle evlenmiş…”

Psikolojiden baktığımızda Aliya’yı anlamaya çalışırken, kendi hayat hikâyesini anlattığı bu tür sözleri, onun siyasi düşünceleri, eylemleri ve entelektüel çabası kadar mühimdir. Bu ifade de ilk görülen, yurt sevgisini ve bir arada yaşamanın şart olduğunu ve emek gerektirdiğini öğreten bir coğrafya ve aile ortamı. Ben ayrıca, ikinci eşten doğan bir çocuk olmasını, iki kız kardeş ve üvey de olsalar iki abiden sonra dünyaya gelmesini çok önemsiyorum. Bunlar; insanın kaderinin, cinsiyetinin kendi elinde olmadığını küçücükten anlamaya yarayan, cinsiyetçi eğilimleri törpüleyen, barışçılığın tohumlarını atan ortam özellikleri…

“İstanbul’da askerlik hizmetini yapan büyükbabam, Üsküdar semtinde doğmuş olan Sedika adında genç bir Türk kızıyla evlenmiş. Babam Türkçeyi biraz anlar ama hatırlayabildiğim kadarıyla konuşamazdı. Bu durum, hiç Türkçe bilmeyen ve bu nedenle de kendisini bu konuşmalardan dışlanmış hisseden annemi zaman zaman rahatsız ederdi.”

Zaten kendisini hep Osmanlı hisseden Müslüman Boşnak dünyasında, ayrıca bir de böyle bir biyografiye sahip olmak, onun entelektüel ve siyasi her tavrında, bir damga gibi hep kendisini hissettirecekti. Babaanne Sedika (kan bağı), İstanbul (ana başkent ve İslam kültür mirası), Türkçe (bilinmek istenen, hasretin gergefi, kültürel olmasının yanı sıra kısmen biyolojik kardeşliğin simgesi)… Osmanlı, İstanbul ve Türkler, Aliya’nın yürüdüğü çizgide hep yol gösteren istikamet taşları olarak kaldı.

Felçli kahraman babaya hayranlık ve mütedeyyin anneye aşk

“Çocukluğum babamın hastalığından müteessir olarak geçti. I. Dünya Savaşı’nda Piava’daki İtalyan cephesinde ağır yaralanmıştı. Bu daha sonra bir tür felce dönüştü; bu yüzden hayatının son on yılı kısmen yatağa bağlı olarak geçti. Rahmetli annem ona büyük bir özenle baktı ve hatırı sayılır bir özgürlük içinde büyümekte olan biz çocuklar da elimizden geldiği kadar ona yardım ettik.

Babamın ailesi bir zamanlar çok zenginmiş. Kendisi de Bosancki Samac’da tüccarlık yapıyordu fakat garip koşullar içinde işi kısa zamanda battı. Hayatın bizler için daha zor olduğu Saraybosna’ya göçtük; fakat burada olmanın en azından eğitim alma imkânı gibi bazı avantajları vardı…”

Aliya’nın babasının sağlık ve maddiyat açsından inişe geçen durumu ve çocukluk yaşantıları sırasında “baba” imgesinin ruhuna nakşoluş biçimi de yönelişinde büyük bir tesir yaptı. Bir kahramanın, zengin bir insanın yardıma muhtaç hale düşmesi… Babanın yerini doldurmaya çalışan bir anne olmakla birlikte ortaya bir boşluğun çıkması, zira annenin bu görevi deruhte etmek bir yana, babaya bakım için çocuklarından yardım istemek zorunda kalması. Anne ve çocuklar arasında, baba boşluğundan ve yardım arayışından kaynaklanan sorunların ahenkle aşılması, elbirliği ve dayanışma içinde tüm dertlerin çözülebileceğinin görülmesi. “Kadere isyan etme ama mücadele et. Kimin başına yarın ne geleceği hiç belli değil. Hep hazır ve azimli ol. Mümkün olan herkesle dayanışarak barış içinde yaşamaya çalış” diye fısıldadı hep hayat Aliya’nın kulağına.

“Rahmetli annem çok dindar bir kadındı ve dine bağlılığımı –en azından kısmen- ona borçluyum. Sabah namazlarına hiç aksatmadan tam vaktinde kalkar ve beni de kaldırırdı, ki ben de Belediye Binası’nın yakınındaki mahalle camisine gidebileyim. 12-14 yaşlarındaki bir çocuk olarak, doğaldır ki, kalkıp kalkmamak konusunda tereddüt ederdim ama özellikle bahar sabahlarında eve hep mutlu dönerdim…”

Anne, zorlu hayat şartlarına dine tutunmuş ve bununla kalmayıp dünya hayatında en emin yolun İslam’ın öngördüğü biçimde yaşmak olduğunu çocuklarına ve Aliya’ya tatlı bir sertlikle öğretmek, benimsetmek için elinden geleni yapmış. Anne, hayat ve çocuklar arasındaki hayranlık verici dayanışmanın tutkalı meğer inançlardan tedarik ediliyormuş.

“Çocukluğumda harika zamanlarımız da oldu. Annemin ailesinden bize, Saraybosna’dan fazla uzak olamayan Stup’taki Azici köyünde küçük bir mülk kalmıştı… Yazları okullar kapanınca mülkümüze giderdik. Bu 1932’den 1940’a kadar 7-8 yıl boyunca böyle devam etti. Babamın sağlığı bozulmadan önceki ilk beş yıl boyunca oraya annemle ve babamla giderdik. Sonraları onlar Saraybosna’da kalmaya başlayacaklar; biz de mülkümüze annemin kız kardeşi olan dul teyzemle birlikte gidecektik. Kırda geçen bu yaz günleri kuşkusuz hayatımın en güzel günleriydi…”

“Kırda geçen bu yaz günleri kuşkusuz hayatımın en güzel günleriydi…” sözü, bazı okuyucularda, tatlı bir çocukluk ve tabiat nostaljisi etkisi uyandırmış olabilir ama öyle değildir. Bu sözden müthiş bir hüzün yayılır ve hepimizi can evimizden vurur. Hepimiz, çocukluğumuzu özleriz, çocukluk bizim yitik cennetimizdir. Ancak babasıyla annesinin mutlu zamanlarını çocukluğunda görmüş, babası hastalandıktan sonra, çocukluğuyla birlikte o mutluluğu da kaybetmiş olan Aliya’nın durumu daha farklıdır. Çocukluğu onun için bizimkinden çok daha değerli bir yitik cennettir. Onun köklü ve sağlam tarih ve gelenek bağlılığında, mutluluğun ve güzelliklerin geçmişte kaldığını ona söyleyen yaşantılarının payı büyük olsa gerektir.

“Ben her bakımdan annemle babamın bir karışımıydım. Fiziksel olarak daha çok annem ve dayılarıma benziyordum ve bu beni pek mutlu etmiyordu; ben yakışıklı iri yapılı bir adam olan babama benzemek istiyordum. Ancak karakter bakımından daha çok babam gibiydim. Annemin bütün akrabaları dışa dönük, açık ve iletişime yatkın insanlar iken, İzetbegoviçler içe dönük ve çekingen tiplerdi.

Babam Saraybosna’ya annemin akrabaları arasına gelmek zorunda kalmış olmasına rağmen, onlardan büyük saygı görürdü. Ne zaman bir aile ya da evlilik sorunu çıksa, o tartışmada bir tür yargıç ya da hakem olurdu. Ailenin geri kalanının onu dinlediğini bilirdim ve bu da beni etkilerdi. Bir çocuk olarak basitçe söylemek gerekirse, anneme âşıktım ve o, ne zaman babamla birlikte bir yere ziyarete gitse, onlar dönene kadar uyuyamazdım. Bazen gece yarısına kadar gelmelerini bekleyerek uyanık yatardım. O kadar yorgun olurdum ki, kapının açıldığını ve içeri girdiklerinde ayak seslerini duyar duymaz uyuyakalırdım.”

Bana sorarsanız, Aliya’nın anne ve babasına olan hissiyatını çok açık biçimde anlattığı bu satırlar da en az kır evindeki yaz günleri satırları gibi hüzünlüdür. Aliya’nın hayatındaki gerçek kahraman, ideal erkek imgesi babasıdır ama babanın öykünülen görüntüsünden kısa bir çocukluk anılarının ardından artık esere kalmadığı gibi, kadere bakın ki, fiziksel olarak dahi ona benzeyememiştir. Babasının mirasını devam ettirebilmek için, elinde içe kapalı mizacından başka bir şey yoktur. Ama Aliya’nın fark etmediği bir gerçek var burada. O da hasta yatağındaki babasının aile içindeki “yargıç ya da hakem” rolünü kendi hayatında fazlasıyla içselleştirmiş ve sindirmiş olması. Kim bilir,  bu büyük uzlaştırmacı liderlik, Aliya’nın babasının aile içindeki rolünü bu içten benimseyişi sayesinde ortaya çıkmış olabilir.

Hüznün bir kaynağı da anneye karşı duygular… Çocukluğumuzun yitik cennetimiz olması gibi annemizin de erkek çocuğunun ilk (ve belki de tek ve gerçek) aşkı olduğunu psikanaliz bize artık ezberletti. Anneye olan Ödipal aşkla ilgili psikanalitik söylemi doğrulama ya da yanlışlama şansımız yok ama Aliya’nın hayatına baktığımızda annesine hayran olmak ve önemini anlamak için yeterince kanıtımız var. Kendisini eşine ve çocuklarına adamış bu kadına kim hayran olmaz, hangi oğlan babasının yerinde olmak istemez ki… Bu bağlılığın Aliya’nın hayatındaki sonraki en büyük etkisinin ise önce Yugoslavya’ya, sonraya Bosna-Hersek’e yani vatana bağlılık olduğunu söylemek ise sanıyorum aşırı yorum olmayacaktır. Aliya, babasına ve onun Osmanlı ve Türk köklerine böylesine yoğun bir hissiyat içindeyken, onu zor günlerde ailesiyle gelip İstanbul’a yerleşmek yerine ülkesi için mücadeleye iten, büyük ihtimalle bu bağlılıktır.

Yaşlı imam Müjezinoviç ve Rahman Suresi

Annesinin önerisi ve biraz da ısrarıyla Aliya, her sabah namazına camiye giderdi.

“Güneş doğmak üzere ve yaşlı imam Müjezinovic camide olurdu. Sabah namazının ikinci rekâtında daima Kur’an’ın harika surelerinden biri olan Rahman suresini okurdu. Taze bahar sabahındaki o cami, sabah namazında okunan o Rahman Suresi ve civardaki herkesin kendisine saygı duyduğu o âlim; uzun zaman önce geçip gitmiş yılların sisleri arasında hala en net biçimde görebildiğim görüntüleri oluşturmaktadır…”

Geçip giden onca yıla rağmen yaşlı imam Müjezinoviç ve onun her sabah namazında okuduğu Rahman Suresi net biçimde hatırlanıyorsa, bizimde bu muhteşem şiirselliği olan surede ne dendiğine bir bakmamız gerekir:

“Rahmân Kur’an’ı öğretti.

İnsanı yarattı.

Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.

Otlar ve ağaçlar (Allah’a) boyun eğerler.

Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.

Ölçüde haddi aşmayın.

Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.

Allah yeri yaratıklar için var etti.

Orada meyve(ler) ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.

O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Allah insanı, pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

“Cin” i de yalın bir ateşten yarattı.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

O iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.

(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O’nundur.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

,Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

…………………..” diyen, müteakiben, Kıyamet Günü’nü, cenneti ve cehennemi, anlatan, “İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir” diye buyuran ve her seferinde “O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?” diye tekrar tekrar hatırlatan Rahman suresi…

Şimdi, hep birlikte, her sabah bu insanı sarsan titreten şiirsel gücü olan sureyi dinleyen bir çocuk düşünelim. Zihinsel potansiyelleri ve entelektüel gücü yüksek olan bu çocuk, ergenliğinden itibaren dinin odağında yer aldığı bir etnik kimliği içine yerleştirmeye, dünyaya bu kimliği özgürleştirmek için bir şeyler söylemeye çalışsın. Sadece Rahman Suresi’nin sözlerine bakarak bile, “Doğu ve Batı Arasında İslam”ın yazarı Aliya İzetbegoviç’i bulursunuz ve niye onun barış için tüm insanlığı muhatap aldığını kolayca anlarsınız.

Zulmeti temsil eden Sırp zulmü altında kimlik arayışı

“İlkokul öğretmenlerimin hemen hepsi Sırptı. Birinci ve ikinci sınıflarda öğretmenim, kendisini çok sevdiğim yaşlı Sırp bayan Susljic idi… Sadece kısa bir süre için Muhic adlı bir hocamız olmuştu. Ve durum Bosna’nın tamamında aynıydı. Bu Müslümanları Sırplaştırma yönünde kararlı bir girişimdi…”

Hayat hikâyesinin şimdiye kadar olan bölümünden Aliya’nın başkaları gibi Sırplaştırma yönündeki eğitimlere asla boyun eğmeyeceği hatta tam aksi yönde tepki vereceğini tahmin etmek zor değil. Resmi ideolojinin onun sağlıklı biçimde ilerleyen kişilik gelişiminde bir kimlik hasarı yapabilmesi için tek bir şansı vardı o da önce ateizmi, sonra Komünistliği ona benimsetmekti. Bunun için devletin tüm ideolojik aygıtlarının elinden geleni yapmaya yetkili olduğu bir rejimde bu manevraları atlatmak pek zor olacaktı.

“Kendimi ebeveynimin etkisinden kurtarıp hayatımı kendi seçtiğim gibi yaşamaya başladığımda henüz oldukça gençtim. 15 yaşındayken inancımda bazı tereddütler oluşmaya başladı. O zamanki yoldaşlarım ve arkadaşlarımla her şeyi konuşurduk. Komünist ve ateist yazılar okurduk…

Komünistler, komünist harekete örgütlü bir biçimde mensup olan öğretmenlere sahip olmasıyla tanınan benim lisemde özellikle güçlüydüler. Sınıfların etrafında illegal olarak dağıtılan broşürlerin bazılarını ele geçirmeyi başardım ve sosyal adalet – ya da daha sonra doğrusu sosyal adaletsizlik- sorunu ve Tanrı üzerine kafa yormaya başladım. Komünist propagandada Tanrı adaletsizliğin tarafındaydı; çünkü komünistler dini ‘halkın afyonu’ olarak, yani halkın huzursuzluğunu yatıştırarak onları gerçekliğin dünyasında daha iyi bir hayat için mücadele etmekten alıkoyan bir araç olarak görüyorlardı. Bu çizgiye kaymak çok kolaydı. Ne ki, en bunu kabul etmedim. Her zaman çok net olmasa bile, dinin temel mesajı bana hep sorumluluk gibi görünmüştür.Onun mesajı krallar ve imparatorlar için bile aynıdır… Tanrısız bir kâinat, bana anlamdan yoksun görünmüştür her zaman.

Bu nedenle de inancım, iki yıllık sallantıdan sonra geri döndü ama farklı bir biçimde. İnancımdaki –elbette varolduğu ölçüde- bu muayyen sarsılmazlık, gençliğimde zuhur etmiş olan şüphelerden geliyor. O artık yalnızca atalarımdan devraldığım bir din değildi; yeni baştan edinilmiş bir inançtı. Ve onu bir daha hiç yitirmedim…”

Rejim, resmi ideolojisiyle bir kimlik dayatmak için elinden geleni yapmış ama nasıl babasından devraldığı tarih ve gelenek duygusu Sırp olmasına mani olmuşsa, bu kez annesinden devraldığı din hissiyatı ve bilgisi onun bir ateist-komünist olmasının önüne geçmişti. Sadece geçmekle kalmamış, kendisine sunulan, daha doğrusu dayatılan resmi kimliğin meydan okumalarıyla baş edebilmek için iç dünyasında büyük bir mücadele vermiş ve ortaya bilinçli bir genç Müslüman çıkmıştı. Sadece bilinçli bir genç Müslüman değil, bir düşünürün yetişmesine de sebep olmuştu bu iç mücadele…

Genç Müslüman düşünür

“Lisenin daha üst sınıflarında, bütün çalışmalarımın yerine okumayı ikame etmiştim. 18-19 yaşlarında, Avrupa felsefesinin bütün temel metinlerini okuyordum. O zamanlar Hegel’i takdir edemedim ama sonraları görüşlerim değişecekti. Üzerimde özel bir etki bırakmış olan metinler, Bergson’un “Yaratıcı Evrim”i, Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi” ve Spengler’in iki ciltlik “Batı’nın Çöküşü” adlı eserleriydi…”

Toplumlar varlık-yokluk gibi büyük bir krizle karşılaştıklarında, eğer tarihi ve manevi birikimleri buna imkân veriyorsa, içlerinden bir karizma çıkararak, onun liderliğini benimser, gösterdiği yol ortak çıkar ve aklı gösteriyorsa oradan yürürler. Bu toplum, Avrupa’nın ortasında, birçok dini ve etnik farklılığın yanı sıra sosyalizm ve kapitalizm arasında kalakalmış bir rejimin içinde yaşayan maddi ve nicelik bakımından zayıf bir Müslüman topluluksa karizma atfedeceği liderin de tüm bu çelişkileri yaşayan, sindiren ve hatta aşan bir yapıda olması icap eder. Sadece geleneksel olarak Müslümanlığı temsil eden başarılı bir bürokrat ya da teknokrat olanlar arasından çıkmayacaktır bu karizma. Entelektüel olarak tüm bu meydan okuyucu sistemlerle uğraşmış, onları bilen ve onlara rağmen Müslüman olmayı seçen bir aydın ancak bu makama aday olabilir. Aliya’yı kaderi, aranan vasıfları haiz bir kaç kişiden biri olmaya doğru yöneltmiş, adım adım kişiliğini topluluğunun ihtiyaç duyduğu niteliklerle donatmıştır. Bu niteliklerden ilki entelektüel kapasitedir.

Aliya, akademik hayatın içinde yer almayan bir hayat ve mücadele insanı olsa da entelektüel ilgileri hep diri olmuş ve tam da topluluğuna önderlik etmekte çıkınına alacağı zihinsel arayışlara çıkmıştır. Seçici bir okuma yapmış, adeta Müslüman toplum adına en güzide cevherler için belleğinde özel bir yer ayırmıştır.  Bergson, Kant ve Spengler, Batı düşüncesi ile İslam fikriyatı ve maneviyatı arasında benzerlik, geçiş ve tutamak noktaları arayan, her Müslüman entelektüel keşfettiği ama nedense bunları aleni beyan etmekte çekinceli davrandığı isimlerdir. Bergson, bilimle felsefeyi ve inancı; Kant, bilim, sanat, ahlak, siyaset ve ilahiyat arasındaki sınırları yerli yerine koyan, Spengler ise biraz da İbni Haldun’un etkisiyle Batı modernliğinin hâkimiyetinin geçici, çöküş vaktinin yakın olduğunu öne süren büyük düşünürlerdir. Yetenekli genç bir Müslüman dimağ, bunların her birinden zihinsel gelişimini ilerletmenin yanı sıra Müslümanlığını hem teyit hem pekiştirme için geçerli argümanları soyutlayabilir. Aliya da bunu başarmış, dev eseri “Doğu ve Batı Arasında İslam”ın temel tezlerini çok genç yaşta üretebilmiştir.

Aliya’nın baştan fark etmediği Hegel’in sonradan değerini anlaması muhtemelen onun “sistem” anlayışının pekâlâ İslam’ın insan, tarih, tabiat anlayışına uyarlanabileceğini fark etmiş olması dolayısıyladır. Hegel, insanlık tarihine Hıristiyanlıktan bakarak kurmaktadır sistemini, niye bir Müslüman aynı şeyi İslam’dan bakarak yapamasın!

Bosna-Hersek Müslümanlarının ideallerini atfedeceği, arzularını yükleyeceği karizmanın yüksek bir entelektüel performans sergileyecek potansiyelde olması şarttır ama bunu akademinin hayali şatolarında değil, hayatın içinde, sıcak ve zorlu pratikte yapması gerektiği daha da şarttır. Aliya’nın kaderindeki kitapların, yoğun zihinsel faaliyetin yanı sıra hayat ve mücadele adamı olma çizgisi de gençlik yıllarından itibaren belirginleşmeye başlar.

Toplumlarıyla birlikte kimliklenen gençler

Gençlik döneminde her insan düşünür olmaya yatkındır; siyasetle, dünya görüşleriyle, felsefeyle ilgilenir, soyutlama yeteneği en üst düzeye çıkar, kendince dünyanın dertlerine, felsefi problemlere çözümler bulmaya çalışır. Bunları ne kadar nitelikli ve sağlam bir kişilik gelişimi içinde yaparsa, gelecekteki yaşamında düşünce ve siyasetin alacağı yerin temellerini de o ölçüde atmış olur. Aliya’nın zihinsel ilgileri ve pratikteki meşguliyetleri de onun düşünce ve siyasetle ilgisinin geçici bir gençlik hevesiyle olmadığını gösteriyordu. O, her çiçekten bal alan hercai bir kelebek değil, kendi kaderiyle toplumunun kaderinin aynı potada eridiğini, bundan böyle de aynı varoluşsal konumlarda birlikte hemhal olmayı sürdüreceklerini bilinçli biçimde kavramasa bile sezen bir ferasetle adımlarını atıyor gibiydi. Yugoslavya Müslüman toplumu, kendisine dayatılan komünizmden sonra şimdi de faşizmin saldırısına maruz kalmıştı. Her iki rejimin ve düşünce akımının İslam inançlarında bir karşılığı olmadığı halde, kendilerini çılgınca akan tarih ırmağının ortasında bulmuş Yugoslavya Müslümanları, özgünlüklerini ortaya koyarak tavır alamıyor, akıntıyla beraber savrulup gidiyorlardı. Bu gidişe itiraz elbette, toplumun en duyarlı ve en cesur kesimi gençlerden gelecekti. Aliya, bir iki başka tecrübeden sonra, onların çıkar yol olmadığını görecek, kendi toplumundan, tarihinden ve geleneğinden yana olan gençlerin arasında yer alacaktı. Kendi kimliğini inşa yıllarında, toplumunun eline aldığı aynayı toplumunun yüzüne de tutacak, onun kimliğini ve nasıl yürümesi gerektiğini de aydınlatmaya çalışacaktı.  

“Genç Müslümanlar olarak bilinen grupla ilk kez Yugoslavya’nın düşmesinden birkaç ay önce temasa geçtim. Bunların çoğu Zagrep ve Belgrad Üniversitelerinde okuyan öğrencilerdi; onlarla birlikte Saraybosna’daki Birinci ve İkinci Liselerden bazı öğrenciler de vardı… Onlar, dinimle ilgili duymak istediklerimle aynı paralelde olan bazı yeni fikirlerin ana hatlarını oluşturdular. Bunlar bizim mekteplerde öğrendiklerimizden, okulda almış olduğumuz dini eğitimden, katıldığımız konferanslardan ya da o günün dergilerinde okuduğumuz makalelerden çok farklıydılar. Bunu öz ile biçim arasındaki ilişkiye dair bir mesele olarak görüyorum – bizim nazarımızda hocalar, yani İslam dinini öğreten öğretmenler, İslam’ın ritüellerini ya da dışsal formlarını yorumlamaya ve özü göz ardı etmeye daha fazla eğilimliydiler…

Genç Müslümanlar hareketinin genel odağını belirleyen, İslam ile ona muhalif mahiyetteki iki referans noktası –anti-faşizm ve anti-komünizm- idi…

1940’ların başlarında Genç Müslümanlar hareketi ortaya çıktığında, Müslüman dünya çok kötü bir durumdaydı. Bağımsız olan sadece birkaç Müslüman ülke vardı. Biz bunu kabul edilemez bir durum ve İslam’ı da, özünü muhafaza ederek kendisini güncele taşıyabilmesi gereken canlı bir fikir olarak görüyorduk. Müslüman dünyada olanlardan, yabancıların askerleri ya da sermayeleri yoluyla kurduğu hâkimiyetten rahatsızdık.

Örgüt, gençlik arasında, özellikle de lise ve üniversite öğrencileri arasında hızla yayıldı. Bosna-Hersek’teki hemen her şehirde yüzlerce sempatizanımız vardı… 1944’te örgütün hocaların (imamların) birliği El-Hidaje ile bir anlaşma yapmış olmasından hoşnutsuz olduğum için giderek pasifleştim. Aralarında saygı duyduğum birçok kişi olmasına rağmen hocalarla hiçbir zaman tam olarak mutabık kalmadım. Hocalık ya da şeyhlik gibi ayrı bir toplumsal sınıf ya da rütbe olmaması gerektiği ve onların savunucusu oldukları İslam anlayışının İslam’ın hem iç hem dış gelişimini engellediği görüşündeydim. Bu görüşlerimi kamu önünde de mümkün olduğunca ifade ettim ve sonuç olarak da belli ölçüde dışlandım…”

Geçenlerde Türkiye’de bir Müslüman aydın, İslam dünyasının reel-politik hali pür melalini konuşurken, Müslümanca düşünmenin sağlam koordinatlarına sahip olabilmek için şunları söylüyordu. “Düşüncemizi halen el-Gazzalî, İbn Arabî ve İbn Teymiye gibi üç büyük kandil aydınlatabiliyorken, ilim, inanç, istikamet ve gayret arasındaki ayrımı, kendi zamanımıza mahsus olarak, İslami vasat içinde yeniden tanımlamaya ve yapılandırmaya güç yetirebiliriz.” (Ömer Lekesiz, 11 Ağustos 2015, Yeni Şafak) Elbette onun istediği, ideal olandı; ideal olana işaret etmek, mevcut durumdaki olumsuzluklara burun kıvırıp oturmayı gerektirmezdi, herkes gücü yettiğince mücadeleye, daha doğrusu hayata katılmalıydı.

Müslüman dünya, Aliya’nın mücadeleye atıldığı yıllarda şimdikinden çok farklı değildi ve İslam düşünce tarihinin içindeki ayrımlar da aynen geçerliydi. Peki, böyle bir durumda, var kalma mücadelesi veren bir toplumun münevverine düşen görev, durmak, önce İslami düşünce vasatının kurulması için beklemek miydi? Elbette, hayır, elde olan maddi, manevi ve entelektüel imkânları var kalma mücadelesinin emrine vermek, işe yarayan aparatları önem sırasına dizerek hepsinden faydalanmaya çalışmak, canla başla çabalamaktan başka çare yoktu. 1940’lar Yugoslavya’sındaki genç Müslümanlar ve Aliya da öyle yaptılar. Mücadelelerini, toplumun mücadelesiyle birleştirdiler; birlikte kimliklendiler.

Aliya, ileride tüm Müslüman toplumun kendisine yükleyeceği sorumlukları fark edercesine, her hangi bir akıma ve geleneksel otoriteye bağlanmadan, bu yenilikçi anti-faşist, anti-komünist Müslüman gençliğin mücadelesine katıldı. Fırkalaşmalardan uzak kaldıkça hareketten dışlanıyordu ama aslında aynı ölçüde Bosna-Hersek Müslümanlarının liderliğine yaklaşıyordu. Müslüman dünyada ve kendi toplumunda birçok sorun olabilirdi ama artık onun kimliği sağlam, ne için mücadele ettiği çok netti. 1983’te İslami Deklarasyon davasında söylediği şu sözlere, gençliğinden gözlerini hayata kapatana kadar inandı ve bağlı kaldı:

“Bu itibarla beyan ederim ki: Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı;  dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.”

Mücadele, savaş, cesaret ve hafıza

Aliya’nın psikolojisinin oluşumunu ele alırken mutlaka üzerinde durulması gereken bir konu da onun gençlik yıllarının tam da 2. Dünya Savaşı yıllarına rast geldiği, gençliğinin olanca enerjisiyle yaşarken hem Nazi iktidarı, hem komünizm adı altında Sırp egemenliğini iliklerine kadar hissettiğidir. 

“Saraybosna’da Nazizm yanlısı Ustaşa rejimi iktidardaydı. Lise diploma sınavlarını verdikten sonra orduya yazılmam gerekiyordu ama ben bunu yapmadım. Bunun yerine bir asker kaçağı oldum ve 1944 yılı boyunca evde kalarak gizlenmeyi başardım. Bir gün askeri makamların beni aradığını öğrendim ve yerlisi olduğum Posivana bölgesine kaçtım. Bu başlı başına bir hikâyedir; savaş sırasında meydana gelen olaylar zincir içinde özel bir deneyimdir. Eyleme geçen çeşitli grupları gördüm; Çetnikleri, Ustaşaları, Partizanları ve hatta Müslümanları (Kuzey Bosna’daki olaylara müdahil olan silahlı Müslüman milis gruplarını)…

Hemen tüm kent belediye başkanları ve nahiye reisleri Sırp’tı. Bu, II. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Bosna’yı taksim eden ve ülkenin bazı kısımlarını sözde Hırvat banovinası içine dâhil eden Cvetkovic-Macek anlaşmasına dek böylece sürdü. Bunu, Polonya’nın işgali ve savaşın Yugoslavya’ya yayılması izledi. Böylece taksimin bir anlamı kalmadı.

Sırp hegemonyası komünist rejim altında da devam etti. Başlangıçta komünist (bir anlamda ulus-dışı) zihin kurulumunun bastırdığı bu hegemonya tekrar canlandı. Sırplar tedricen ve bizzat KP’ye katılmanın da aralarında bulunduğu başka araçlar kullanarak iktidarı ele geçirdiler. Yugoslavya’daki ulusal dengesizlik, daha doğrusu devletin bütün kurumlarındaki Sırp hâkimiyeti Slovaklar ile Hırvatların ayaklanmasına ve Yugoslavya’nın dağılmasına yol açtı. Bosnalı Müslümanlar da kendi aralarında bölündüler, çünkü onlar Müslüman ya da Boşnak değildiler; “Gayret” adındaki kültür derneğinin üyesi Müslüman Sırplar ve “Narodna Uzdanica”ya bağlı Müslüman Hırvatlar idiler. Bu da yine Bosna’yı Sırplar ve Hırvatlar arasında bölme yönünde bir girişimdi. Bu girişim ileride kanlı bir boyut kazanacaktı…

1945 Nisanında Komünistler Saraybosna’ya girdi. Onların 45 yıl sürecek olan dönemi de böylece başlamış oldu.

Savaş bittiğinde, komünist yetkililerin yarattığı dehşet nedeniyle aktif olmayı sürdürdük. Önce bizi caydırmayı denediler; bunu başaramayınca da 1946’nın başından itibaren tutuklamaya başladılar.”

Aliya’nın anlattığı bu tabloda ilk gözümüze çarpan, bir genç insanın ülkeyle ilgili en olumsuz anılarının gençlik yıllarında yaşanması, ülkedeki çatışma dinamiklerinin bizzat yaşanarak müşahede edilmesi, gözlem yeteneği ve cesaretidir. 1990’lar Yugoslavya’sında yaşananlar, bir bakıma 1940’lar Yugoslavya’sının tekrarı gibidir. Tüm bunları keskin hafızasına kaydeden cesur, genç adam Aliya, neler olacağını bildiği kadar ne yapması gerektiğini çok erken yaşlarda düşünmeye başlamıştır, hem Yugoslavya hem ve daha çok kendi Müslüman toplumu için.

“Hapiste Mart 1946’dan Mart 1949’a kadar üç yıl geçirdim. Bu zamanın yarısını oldukça aç geçirmiş olduğum bir kenara bırakılırsa, herhangi bir işkenceye maruz bırakıldığımı söyleyemem.

Cezaevinden önceki sorgulama sırasında, Saraybosna’daki Mareşal Tito Kışlası’ndaki askeri hapishanede, askeri mahkemenin de içinde yer aldığı Mühendislik Okulu’nun yanındaki binada tutuldum. İçindeki insanların yarısının ölüm cezası aldığı ve başvurularının sonuçlarını beklediği bir odadaydım. Çoğu, Çetnik çeteciler ya da savaş zamanından kalma suçlulardı. Ben üç yıla mahkûm edildiğimde bunun bir şey olmadığını düşündüler ve diğerleriyle karşılaştırıldığında gerçekten bir şey değildi. Her şeye rağmen, 60 veya 70 yıllık bir ömür içinde üç yıl, bin gün ve bin geceden daha fazla bir şeydir…”

Tarihte önemli roller üstlenmiş birçok insanın biyografisinde, hayatın olağan akışına ara verilen bir moratoryum dönemi olduğu görülür. Bu moratoryum sırasında, o güne kadar tüm yaşananlar gözden geçirilir, en mühim hatıralar hafızada özel bir yere kaydedilir. Hayatın anlamı ve ömrün ne uğruna verileceğine dair hedefler belirlenir, netleştirilir. Bazılarımızın anamızdan daha cesur doğdukları söylemez ama hedefleri net, neyin uğruna yaşayacakları kafalarında berrak olan insanların, bu amaçlarına yönelik adımlar atarken daha gözü pek, hiçbir şeyden sakınmayan, cesaretli bir yapıda oldukları kesindir. Aliya’nın cezaevi yaşantısını niye alelade bin gün gibi görmediği bu çerçevede değerlendirilmelidir. Nasıl insan beyni uykunun rüya safhasında diğer zamanlardan kat be kat daha fazla işliyorsa Aliya’nın zihni de üç yıl boyunca, geçen zamanla ölçülmeyecek kadar hızlı ve yoğun bir işleyiş göstermiş, cesaretinin sınanacağı zorlu koşu hattını belirlemiştir. Çok şükür ki, bütün bu emekleri ziyan edecek fiziki bir tahribata uğramamıştır; kendisine işkence yapılmadığını rahatlıkla söyleyecek kadar samimi olan bu değerli kafa.

Tahsil ve meslek hayatındaki aksiliğin hikmeti

Modern toplumda yaşamak bizi ancak sağlam bir tahsil ve isabetli bir meslek tercihinin şart olduğuna ikna ediyor. Toplumun ve onu yönlendirenlerin öngördüğü bir hayat tarzı için şüphesiz bu doğru bir öneridir ama kriz zamanlarındaki ihtiyaçlara karşı yetişecek en uygun insan için büyük ihtimalle buna gerek yoktur. Kriz zamanlarında toplumun dertlerini anlayacak, arzularını yükleyecek, karizma atfedecek kimseler için daha ziyade sıra dışı bir eğitim, yoğun bir hayat tecrübesi lazım gelir.

“Çocukken bile hukukçu olmayı isterdim. Bu benim gençlik ihtirasım, okul günlerinden beri hayalimdi.

36 ay sonra 1949’da hapisten çıktığımda Hukuk Fakültesi’ne kaydolmak istedim fakat kendisi de bir hukukçu olan eniştem Sukrija beni bundan vazgeçirdi. Babam da komünistler asla unutmadığı ve affetmediği için eski bir mahkûm olarak hukuk mesleğinde ilerlememe imkân olmadığını düşünüyordu. Bu nedenle üç yılımı geçirip 13 sınavını verdiğim Fenni Ziraat Mektebi’ne kaydoldum…

Kimya ile ilgili ilginç bir deneyimin benim için ayrı bir yeri var. Ben okuldayken, madde ve enerjinin sabit olduğu teorisi –Einstein aksini ispatlamış olmasına rağmen- hala geçerli sayılıyordu. Einstein, çok uzun süre önce, daha 1905’te, ünlü e=mc2 formülü içinde ifadesini bulmuş olan, atomun parçalanmasıyla birlikte büyük çapta enerjinin ortaya çıkacağı ve kütlenin de yitirileceği yönündeki teorisini yayınlamıştı; fakat bizler 35 yıl sonra hala Newton fiziği öğreniyor ve Newtoniyen bir dünyada yaşıyorduk; mantıksal, sabit, tek istikametli ve hatları düzgün bir dünyada. Einstein, bütün bu varsayımları değiştirdi. Evren eğik, zaman ve mekân göreliydi, madde ve enerji de sabit değildi. Atom bombası, ileride, bu inanılmaz nosyonların doğruluğunu kanıtlayacak ve bizleri de görelilik çağına sokacaktı. Ben bunun zamanın ruhu üzerinde güçlü bir etkisi olduğuna inanıyorum. Yaygın kabul gören bazı değerler de görelileşmişti. Daima iki farklı tarihsel çağda yaşamış olduğuma dair hisler beslemiş olmamın nedeni de budur; gençliğimi bir tarihsel çağda, olgunluk yıllarımla yaşlılık dönemimi de öncekinden çok farklı başka bir çağda…”

Aliya’nın biyografisinde en dikkat çekici hususları, Avrupa’nın orta yerinde, kapitalizmle komünizm arasında sıkışmış bir toplumda, Osmanlı kök ve geçmişine sahip bir Müslüman olmanın özelliklerini dikkatli bir gözlemci hemen fark eder ama iki çağı aynı anda yaşadığını fark etmek ancak Aliya gibi dâhilere mahsus bir nitelik. Yaşadığı zaman kadar geleceğe de bakabilmek, yaşanlardan ötelere sezgiler üretebilmek için hem Allah vergisi özel yeteneklerle donatılmış olmak hem de hayatın sıradan akışının tahsil, meslek gibi ideallerinin dışına taşabilmek gerekiyordu. Öyle sanıyorum ki, Aliya ile aynı okul sıralarında yetişmiş, çalışkan ve yetenekli bazı arkadaşlarından fizik, kimya okuyanlar, bu alanlarda en yüksek akademik seviyelere yükselen vardır ama onlardan herhangi birinin iki çağı aynı anda yaşadığına dair bir çıkarımda bulunabildiğini aklımdan bile geçirmiyorum. 

Kaderinden razı bir “hikmet kitabı” okuyucusu

Aliya’nın hayat kitabında hikmetler bulmaya, neyin niye olduğunu anlamaya çalışan yalnızca biz değiliz. Aliya’nın kendisi de hayattaki olaylar arasında hemen görünmeyen ama meçhulde de olmayan derin bağlantılar bulunduğunun farkındadır. Biz mesleki olarak insanın doğup büyüdüğü ortamla kişilik özellikleri ve yaşadıkları arasındaki bağlantılardaki küçük hikmetleri bulmakla mükellefiz. Oysa Aliya, çok daha derindeki büyük hikmetin peşinde…

“Kimse hayatta kalmak için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilemez. Eğer 1946’da tutuklanmamış olsaydım –ki ben ve etrafımdakiler bunu büyük bir talihsizlik olarak kabul etmiştik- 1949’da ben tutuklandıktan sonra örgüt içinde benim yerimi alan Halid Kajtaz gibi öldürülmüş olacağım hemen hemen kesindi. Halid ölüme mahkûm edilmişti ve 1949 Ekiminde kurşuna dizilerek öldürüldü. Hapse girmek böylece hayatımı kurtardı. Ardından, Macaristan sınırındaki sürgün geldi. Beni ailemden 400 km. uzağa göndererek cezalandırmak istediler. Ama bunun benim için iyi olacağını bilmiyorlardı. Burası gıdanın bolca bulunduğu geniş bir çiftlikti. Her yanda biz mahkûmların pişirmeye alıştığı dev patates yığınları vardı.

Orada ağaç kesme işinde çalıştım. Bu işte çok yetenekli bir hale geldim ve daha sonraları da ne zaman hayatımı kazanmak için fiziksel bir iş yapmam gerekse bu yeteneklerimi kullandım. Nitekim ileride bir orman işçisi olacaktım. Yaptığım bütün bedensel işler içinde –ki pek çoğunu yaptım- beni en fazla cezbedeni buydu. 1948-1949 kışının tamamını ağaç kütüklerini kesip satışa götürerek geçirdim…

Mahkûmiyetim tamamlandığında 24 yaşındaydım ve sağlığıma bütünüyle tekrar kavuşmuştum. Ne kadar iyi göründüğümü gördüklerinde ailem sevinçten gözyaşlarına boğuldu. İnsanlar başka bir şeye niyet etmişlerdi ama Allah tümüyle farklı bir şey ihsan etmişti.”

Başına gelenleri böylesine güzel okuyan, mütemadiyen musibetlerdeki hayrı görmeye çalışan çok az insandan birisidir Aliya. Orman işçiliği hakkındaki söylediklerini, bu zor işi niye bu kadar sevdiğini anlamam çok zor ama çağrışımlarım beni eski zamanların Tahtacı dervişleriyle ilgili okuduklarıma götürdü. Ağaçlardaki canlılığı ve hayata ve kültüre can veren yanı görebilen bir dervişlik… Kim bilir belki de bu mistik değerlendirmemde yanılıyorum ama Aliya’nın zorluklardan yılmayan, kaderinden razı, güçlü bir genç adam olduğundan eminiz.

Bu arada, Aliya’nın mücadele azmini anlayabilmek için, onun çok yüksek minnet hisleri içinde olduğu bir dostundan daha bahsetmemiz gerekli.

“1949’da serbest bırakılmam üzerine, önde gelen mensuplarından biri olan rahmetli Hasan Biber kanalıyla yeniden Genç Müslümanlar Örgütü’ne katıldım. Hasan önceleri bana önemli işler vermedi. Benden daha sonraları gizlice dağıtılan Mücahit dergisine yazılar yazmamı istedi. Hasan’ı 40 günden daha az süre görebildim çünkü 11 Nisanda tutuklandı. Sonraları, sorgu sırasında Hasan’ın benim örgütle yeniden bağlantı kurduğumu itiraf etmesi için ağır baskılara maruz bırakılmış olduğunu anladım. Eğer bunu yapmış olsaydı, yeniden ve bu sefer daha uzun süreyle ağır iş cezasına çarptırılacaktım. Ancak o sağlam durdu ve onlara bu konuda hiçbir şey bilmediğini söyledi. Diğerleri de bir şey bilmediklerini söylediler ki, onların durumunda bu doğruydu. Hasan Biber Haziran 1949’da yargılandı, ölüme mahkûm edildi ve Ekimde kurşuna dizilerek öldürüldü…”

Âşık, eş, baba, adanmış bir ruh; deli

Aliya’nın hayat hikâyesinde en şaşırmadığım, mutlaka buna dair cümleleri olacağını bildiğim konu aşk idi. Aliya’nın kaderindeki en belirleyici unsurlardan birisi, çocuksu bağlılık ve hayranlığını “ona olan aşkım” diye anlattığı annesiydi.

Sürekli anneyle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyizdir, arzumuzu tatmin etmek için sarıldığımız her şeyi, tüm sevgililerimizi bu orijinal partnerimizle kıyaslarız.  Ama onu öylesine kesin biçimde kaybetmişizdir ki, orijinal sevgi nesnemiz olan annemizle her an sarmaş dolaş olsak bile, bir daha asla geri gelmeyecektir. Dilin, simgesel olanın, kelimelerin dünyamıza girmesiyle birlikte, şeylerin gerçekliği ilelebet yitirilmiştir. İlerlemek, yürümek, insan olabilmek için doğayı tümüyle arkanda bırakmak zorundasındır. Annemizle birlik, bütünlük zamanından bize, geriye yalnızca arzu kalır. Bu nedenledir arzunun sürekli değişip durması, hiçbir zaman tatmin olmaması. Gerçekten istediğin ebediyen kaybolmuş olan birliktelik hissi, bir zamanlar var olmuş olan bütünlüğün hazzıdır…

Canlılar içinde en tutkulu olan ve en çok arayanın insanoğlu olduğu şüphe götürmez. Bu tutkunun kaynağı, anneyle bebeklik zamanlarımızı tekrar keşfetmeye çalışan yorulmak bilmez arzudan başka bir şey değildir. Arzumuz, ruh halimize yeteneğimize göre herhangi bir biçim alabilir; şiir yazar, müzik dinler, katedraller inşa eder ve öteki gezegenlere uçarız. Her keşfin, her arayışın altında insani arzunun tatmin olmazlığı vardır. İnsani arzu, toplumsallaştığımız, dili öğrendiğimiz çocukluk yıllarından beri, yitik zamanların peşindedir. Annemizle yaşadığımız cennet günlerini arar dururuz. Başkalarının bizi annemiz kadar sevdiğinden emin olmak isteriz. Ama ne cenneti bulabiliriz ne de sevildiğimizden emin olabiliriz. Aşk, bize cenneti ve emniyeti ararken çıkar gelir. Daha doğrusu biz annemizle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyken aslında aşka doğru gidiyoruzdur. Yolcu yolunu aradığını, hatta bulduğunu sanır ama yolcusunu bulan yoldur.

“Mahkûmiyetimi tamamladıktan kısa bir süre sonra, 18 yaşımdan beri tanıdığım bir kızla evlendim. Halida çok güzeldi, ki aynı şey benim için söylenemezdi. Savaş sırasında tanışmıştık ve hava saldırısını haber veren sirenler ne zaman çalsa bir araya gelirdik. Ve bu giderek daha sık oluyordu çünkü İtalya’daki üstlerinden öncekinden daha kısa aralıklarla –bazen gün içinde birkaç kez- havalanan İngiliz hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Macaristan’daki hedefleri bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyorlardı. Bazı zamanlar öldürücü yüklerini kentin üzerine düşürüyorlardı. İnsanlar panik halinde mahzenlere ve hava saldırısı sığınaklarına doğru kaçışırken Halida ile ben, bize bir şey olmayacağından emin, bir taşın ya da en yakındaki bir parkın üzerinde oturuyorduk. Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sirenlerini duyduğunda mutlu olan yegâne kişilerdik.

Ben, üç yıllık mahkûmiyetimi geçirmekte iken, birbirimize, içinde sevgiden sonra en sık sonsuzluk –insanlar bunu önemsemeksizin sorumsuzca kullanır- kelimesinin geçtiği tutku dolu mektuplar yazmayı sürdürdük. Düşünüyorum da, hapishanedeki sansürcülerim, kulağa hoş gelen sözcüklerle dolu mektuplarımızı okurken oldukça eğlenmiş olmalılar. Ama bu bizi rahatsız etmedi. Ayrılık ve ıstırapların ancak daha da güçlendirdiği duygularımızın dizginlerini bırakmıştık…

Evliliğimden sonra ailenin kadın üyeleri tarafından daha önce hiç olmadığı kadar çevrelenmiştim. Eşim Halida’dan başka kızlarım Lejla ve Sabina ve onların ardından da beş kız torunum geldi: yakın aile çevremde o latif cinsin tam sekiz üyesi bulunuyordu. Kadınların yaşama tarzlarını ve karşılaştıkları sorunları anlamaya başladım. Erkek olduğum için Tanrı’ya şükran borçluydum ve kadınlara, yani insanlığın daha az şanslı olan kısmına karşı bir dayanışma borcum varmış gibi geliyordu…”

Aliya’nın en haklı çıktığı konulardan birisi de Halida ile aşklarına bir şey olmayacağı hakkındaki eminlik hissiydi. Onların aşklarına kesinlikle hiçbir şey olmadı. Tam tersine o aşktan, Yugoslavya Müslüman toplumu ve Bosna-Hersek için gece gündüz uğraşan bir şevk çıktı. O aşk, efsanesini nesiller boyu sürdürmek için evlatlar ve torunlar verdi. Aliya’nın annesine aşkı, Halida’ya aşkıyla devam etti. O, Bosna-Hersek ordusundan önce kızları ve kız torunlarının “kadın gücü”yle kuşatılmış ve bu hayırlı gücü çok sevmiş, kadınları ve yaşadıkları güçlükleri onlar sayesinde anlamıştı. Onlar için mücadeleye, onlar için mücadele demek olan anavatan için mücadeleye karar vermişti.

Aliya’nın eşi ve kızları hakkında söylediklerinde yine de şaşılacak bir husus vardır. Bu da, kendisi hakkındaki mütevazılığın ötesine giden olumsuz denilebilecek değerlendirmeleridir. Daha önce çocukluğunu anlattığı sırada babasına karşı da benzeri bir hisse sahip olduğunu görmüştük. Babası onun için, çok yakışıklı, kendisinin asla ulaşamayacağı bir devdi. Şimdi de sevdalısı Halida’yı çok güzel olarak görüyordu. Halida, güzel olmasına güzeldi amenna, bunda bir beis yoktu; beis, tüm dünyanın aynı zamanda bir “insan güzeli” olarak da gördüğü Aliya’nın kendisini pek de beğenmemesindeydi.

Aliya’nın kendisine fiziki bakımdan hak ettiği değeri vermemesi, psikolojiden bakıldığında hayli enteresan. Bu his, muhtemelen, babasının fiziki özrüyle, Aliya’nın hiçbir zaman kendisini onun önüne koymak istememesiyle ilgili. Aliya, kendisini daha ziyade “adanmış bir bağımsız ruh” olarak görüyor. Sanıyorum sadece kendisini böyle görmekle kalmıyor, ideal erkek davranışının da böyle olduğuna inanıyor. Bu fikrimin en büyük kanıtlarından birisi, şimdi partisinin ve Bosna-Hersek’in başında bulunan, hatıratında neredeyse bahsetmekten özellikle kaçındığı, oğlu Bakir ile ilgili söyledikleri…

“Oğlum Bakir’in halefim olmasını istediğim konusunda bir varsayım da vardı ki bu, düpedüz yalandı. Bu haber dört yıldır söyleniyordu. Ağustos 1999’da TV OBN’den bir gazeteci bana doğrudan, halefimin kim olacağını ve Bakir hakkındaki söylentilerin ne kadar doğru olduğunu sordu. Şu cevabı verdim:

Kim halefim olacak? Buna ben karar veremem. Oğlum Bakir’e gelince, her yetenekli kişi gibi, bağımsız birisi o. Kendi başına ne yapacağı onun kararı. Bunun böyle olduğuna inanmalısınız. En iyi gayri resmi danışmanım o; ama siyasetten çok felsefeden konuştuğumuzu belirtmeliyim. Yazdığım bir şeyden dolayı 1983’te tutuklandığımda ve 14 yıl hüküm giydiğimde, Bakir 16 yaşındaydı. O zaman bütün gençler gibi özensizce yaşıyordu, iyi gitar çalıyordu ve iyi bir arkadaş çevresi vardı. Ardından aniden gayrete geldi.  Altı yıl boyunca hayatım ve özgürlüğüm için mücadele etti. Bu nedenle onun da bir ayağı hapisteydi. 1986’nın sonunda UBDA’dan birisi hapiste beni ziyaret etti ve bakir’i zaptetmemi, yoksa onu da tutuklayacaklarını söyledi. Bakir yılmadı. Seyahatler etti, Sırp ve Hırvat muhalefetiyle tanıştı, yurtdışından Helsinki Yurttaşlar derneği, Uluslararası Af Örgütü, Pen Clup gibi davamla ilgilenecek kimselerle görüştü. Dışarı çıktığımda ve partiyi kurduğumda etkin bir şekilde katıldı. Savaş zamanında bir dizi önemli programda çalıştı. Eğer beni dinleyeceğini düşünüyorsanız yanılırsınız. Benim gibidir; istediğini yapar. SDA Saraybosna Kantonu Komitesinin bir üyesi olsa da siyasette etkin değil. Ben hayattayken bu durumu değiştireceği izlenimi edinmedim ve bundan sonra da ne yapacağına ve hangi yöne gideceğine kendisi karar verecek.”

Şüphesiz, Bakir bugün partinin ve Bosna-Hersek’in başına geçmişse bunun nedeni, babasının mirasına konmaktan değildir. Onun babasından bir miras aldığı doğru ama o miras esasen genetik ve babasıyla birlikte benimsediği ideal erkek tavrı… 1985’te hapisteki Aliya’ya yazdığı mektupta çok açık bu.

“Sevgili babacığım, sabina’nın cezanın dokuz yıla indirildiğini bildiren mektubunu almış olduğunu tahmin ediyorum. Bu umduğumuzdan kötü ama böyle işte. Üzülme…

Sen ve ben kadere inanıyoruz ve bu senin hapisten çıkacağın tarihin çoktan ‘yazılmış’ olduğu anlamına geliyor. 14, 12, 9 gibi sayılar sadece birer sayı ve onlar için endişelenemeye değmez. Sen bunu kitabının sonunda çok güzel söylemiştin: Bir adamın büyüklüğü, ‘kendisine zamana karşı değer biçen o ruh’ta yatar. Bu açıdan bakıldığında, belki senin doğru bir hayat yaşama şansın vardır, belki bizler kenarlarda bırakılmışken veya en iyi tahminle sadece seyircilerden iken, sen doğru yerdesindir. Sinirlerini bozma ve şüpheye düşme.”

İdeal erkek davranışını, “adanmış bağımsız bir ruh” gibi davranmakta gören Aliya’nın bu bakışı, kimilerine, onun erkeklere mutluluğu çok gördüğü gibi gelebilir. Hayır, tam tersi, Aliya, bir erkeğin ancak böyle davrandığında mutlu olacağı kanaatindedir.

“Kendilerine deliliğin bulaştığı insanlar, mutludurlar. Ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.”

 

[1] Bir versiyonu, Hece Dergisi, Aliya İzetbegoviç Özel Sayısı’nda (Ocak 2016, 229:272-290) yayınlanmıştır.

1 yorum

  1. Mehmet

    Guzel çlısma olmus. Kalemine yureğine sağlık. Cok mutlu oldum.

    Yanıtla

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel