Anadiller birbirleriyle kavga etmez!

Yazmak için konulardan konu beğenmek zorunda kalmak meğer ne kadar zormuş. Siyaset dünyamıza her gün, hangi pencereden, her nereye baksak buram buram psikoloji kokan bir manzara görmek mümkün…

Bir düşünsenize Sayın Arınç”ın siteminden yola çıkıp neler yazılmaz ki? Dostluklar, beklentiler, kırılganlıklar… Hele şu, sitemi ellerini ovuşturarak, bize buradan biraz oy düşer mi diye karşılayanların, “beni yaz beni yaz” diye bağıran halet-i ruhiyeleri…

Ya Sayın Sarıgül”ün yeniden partiye avdetiyle ortaya çıkan manzarayı kaleme almaya kalksak! Gelenlerin ve karşılayanların küçük mutlulukları, tatlı telaşları gösterip müthiş bir tayfunu saklama gayretlerinin acıklı görüntüsünün yol açtığı çağrışımları ballandırarak anlatsak.

10 Kasım”da Anıtkabir ziyaretçilerinin bu yıl rekor kırmasının, bundan da mühimi, bu sayılardan siyasi sonuç çıkaranların gafletlerinin altındaki psikolojiyi yazıya döksek mesela. “Atatürk”e mektup yazanlar, portresinin önüne oturup sohbet edenler çıkmaya başladı. Bu sosyopsikolojik durum korkutuyor beni!” diyen dostumun gördüklerini ve korkusunu ele alsak ya da. Ama durun yasalarımız ve altına imza attığımız uluslararası mevzuat apaçık ortadayken özel hayatın korunmasıyla ilgili günlerdir konuştuklarımızı, daha doğrusu hep beraber diz dize, konuyu bu akla hayale gelmez boyutlara nasıl götürebildiğimizi de sıraya koyun.

Kürtlerin çözüm sürecine verdikleri muhteşem desteği ne yapacaklarını bilemeyen İmralı-Kandil arası yazışmaların, tonlamaların, gözümüze sokulmaya çalışılan yaklaşım farklılıklarının, dağlar denizler aşıp gelen yaz yaz bitmeyecek psikolojik bir boyutu da var elbette.

Belki bir gün tüm bunlar üzerine hasbıhal ederiz ama izin verirseniz ben bugün Kürt şair ve mutasavvıfı Melayê Cizîrî”nin, kulağımdan gitmeyen bir sözü dolayısıyla anadil üzerinde konuşmak istiyorum. “Yek e derya tu bizan qenc çi mewc û çi hebab/ Di esil de ku hemî av e; çi av û çi cemed” (Bil ki birdir denizde, dalga da köpük de/ Aslında hepsi sudur; su da buz da) diyor büyük bilge. Hem insan kardeşliğimizi, hem şimdi anadillerimizdeki farklılıklar üzerine söyleyeceklerimi iki dizede anlatıveriyor.

İnsan ve dil arasında, onları birbirinden ayrı düşünmemizi imkansız kılan muazzam güçlü bağlar var. Alman düşünür Heidegger”in bize “varlığın çobanı”, dilimize “varlığın evi” demesinden yola çıkarak da akıl yürütebilirsiniz ama berrak kaynağımızdan gelen tanım, daha sahih ve güzel: “Şeylerin adını öğrenmiş olan”, “Yeryüzünün halifesi”… İnsanı “yeryüzünün halifesi” kılan asli özelliği, “dil”…

Dil vadisindeki pınarlara herkes kendi anadilinden koşarak varıyor. Her bebek için nasıl kendi ana sütü gibisi yoksa, analarımızın sütleri birbirine üstün kılınmamışsa diller de birbirine üstün değiller. “Munazzım”, onlara gayet adil bir biçimde, düzen, intizam vermiş, ahenk katmış. Doğru; insanlık tarihi boyunca yüzlerce dil ortaya çıkmış, kimisi kısa kimi uzun ömürlü olmuş, kimisi yazıyla ifade edilebilecek edebi bir hale, kimi bilimin kendini gösterdiği bir niteliğe bürünmüş ama bu vasıflar dilleri birbirine üstün kılmıyor. Her dil, edebiyat, felsefe ve bilim yapma potansiyellerini bağrında taşıyor; sağlıklı doğan her bebeğin bir mani çıkmazsa konuşma potansiyeli taşıması gibi.

Hepimiz anadilimizi seviyor, kendi dilimizde türlü çeşit meziyetler görüyoruz, başka dilleri küçümsemiyor, yok saymıyorsak böyle yapmakla iyi de ediyoruz. Herkes, kendi eşini, kendi çocuğunu, kendi akrabalarını hatta kendi kavmini daha çok sevebilir. Sorun bu değildir; tam tersine başkalarının bağlılıklarını, sevgilerini anlayabilmemiz için bizim böyle hissedip yaşamamız daha elzem. Sorun, kendimize, bize ait olana sahip çıkacağız derken başkalarının var olma biçimlerine saygı göstermememiz, onları kendimizle müsavi hissetmeyişimizdir.

Bazıları ne de kolay, kendinde olanı yüceltirken, başkalarınınkini yerin dibine batırıyor. Anadili Türkçe olanların bir kısmı Kürtçe”yi beğenmiyor, yetersiz buluyor. Bazıları da işi gücü bırakmış Türkçe”nin eksiklikleriyle uğraşıyor. Neymiş Türkçe”nin çok kısıtlı bir söz dağarcığı varmış, biraz zorlasak ve bünyesindeki yabancı kelimeleri içinden çekip alsak neredeyse Türkçe diye bir dilden bahsedilemezmiş.

Başka dilleri beğenmeyen, küçük görenlere kötü bir haberimiz var. Bilimsel gerçekler asla onların çokbilmiş fikirleriyle bağdaşmıyor. Günümüz dilbilimi, Latince ve Yunanca”yı en muhteşem diller kabul eden Avrupa-merkezci bakışı çoktan terketti; “Hiçbir dil –en “ilkel” kabilelerin dili bile- en karmaşık fikirleri ifade etmek için doğaları gereği yetersiz değildir” fikrinde. Nasıl kimseyi daha uzun boylu, daha yakışıklı, daha güzel, daha iyi konuşuyor diye başkalarından üstün görmeye hakkımız yoksa aynı eşitlikçi bakış anadiller için de geçerli olmak zorunda. Anadiller, insanlık tarihi boyunca olduğu gibi bugün de kardeş kardeş geçinip gidiyor, birbirlerine kelime alıp veriyor; kavgacı ve geçimsiz olan biziz.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found