Aşk hakkında bitmeyen sorular?

Aşk hakkında bitmeyen sorular?

Aşkın eskisi mi iyi yenisi mi?

Aşk evrensel, yani her zaman ve her yerde ortaya çıkabilecek bir insani haldir. Kabul ama hepimiz kendi zamanımızın ve kendi kültürümüzün çocuklarıyız; bireysel ruhlarımız zamanın ruhu içinde deviniyor. Bu nedenle bir de aşkın zaman içindeki ve zamane biçimlerine de bakmalıyız. Modern zamanlarda tüm dünyadaki insan ilişkileri birbirine benzer bir görünüm almaya başladı ama geleneksel dünyada kültürler arasındaki farklılıklar çok daha belirgindi. Bugün batıdan bize doğru gelen düşünce ve sanat ürünlerinde şövalyelerin aşkı olarak gösterilen, şövalyelerin aşkı uğruna göze aldıklarını, balkondaki sevgilisine gitarla yaptıklarını anlatan aşk türü Batı literatüründe “romantik aşk” diye anılır. Romantik aşkın Batı’da ortaya çıkışı romanın edebiyat türü olarak ortaya çıkışıyla aynı zamanlara rastlar. Ki o zamanlar feodal düzenler, geniş aileler çökmeye, çekirdek aile, çocukluk ve annelik toplumsal bir kategori olarak sosyolojik birer kategori olarak ortaya çıkmaya da başlamıştır. Evin merkezi de bu arada babanın otoritesinden kendisini evine ve çocuklarına adamış annenin sevgisine kaymaktadır. Tarihsel sosyologlar, romantik aşkı bu koşullarla açıklıyorlar. Bu koşulların kapitalizmin ortaya çıkışı ve kadının çalışma yaşamına, kamusal alana çıkmasıyla birlikte değişmeye başladığını, mahremiyetin dönüşümünün günümüze kadar uzanan bir süreçle aşkın doğasını değiştirdiğini söylüyorlar. Sevgilinin yüceltilmesi, aşığın karşılık beklemeden ve birçok tehlikeyi göze alarak kendini ona adaması bu dönem aşklarının temel karakteristiği olarak görülüyor. Bu özellikler aynı dönemde Doğu kültürlerindeki ve bizdeki aşk ilişkilerinde de görülüyor ancak temel bazı farklılıkları da beraberinde taşıyarak. Farklılıkların en önemlisi Doğu’da, özellikle İslam coğrafyasında ilahi ve beşeri aşkın birbirinin içine geçmesi. Birisi nerede başlıyor diğeri nerede bitiyor kesin olarak saptanmasının çok güç olması. Aşkta bizim için “vazgeçilmez olan”, “tutkumuza yapışan” öteki, çok kolay ve hızlı bir biçimde Yaratıcı’nın “Mutlak Öteki”liğine dönüşüveriyor. Tasavvufi yaşantı ve bilgideki “mertebeler” anlayışı, beşeri aşkta donup kalmayı nefsin henüz ham aşamalarına mal ediyor. İmam Rabbani’nin “Aşkına düştükleri kadardır insanların yolları” sözü bu anlayışı çok güzel özetliyor. Ancak Tasavvuf’un hiç bitmeyen köken tartışmalarına uzandığımızda belli yollardan yine Batı’ya dönüp geliyoruz. Eski Yunan’da felsefi aşkın da bazı benzerlikler taşıdığını görüyoruz.

Geleneksel dünyada batıda ve doğuda yaşanan aşklar ve aşk anlayışları konusunda ciltler dolusu yazılabilir. Ancak şu var ki mahremiyet dönüşümünün, duyguların ve tutumların da bir tarihi olduğu Batılı yazarlar tarafından iyi anlaşılmış, onlar şimdiki yaşantılarının temellerini kendi tarihlerinin içinde aramaya çoktan başladılar ama biz de tarih bilinci henüz İstanbul’un fethinden duyulan heyecanla sınırlı. Henüz kimselerin aklına şimdiyle geçmişin bağlantılarını sorgulamak, deşelemek gelmiyor. Bu yüzden mahremiyet dönüşümünün bizim kültürümüzde nasıl bir seyir çizgisi gösterdiği konusunda sağlam araştırmalara dayalı bilgiler sunamıyoruz. Eskilerle ilgili efsane, masal düzeyinde bilgilerimiz var ancak. Bir de bizim modernleşme sürecimizin büyük ölçüde “Batılılaşma” süreci de olduğu için burada mahremiyet dönüşümü çok daha karmaşık ve sancılı olduğunu sezgi düzeyinde de olsa biliyoruz. Belki de yaraları kanatmaktan korktukları için el atmıyor bilenlerimiz bu konulara. Batılılar tarihlerindeki romantik aşk sürecinden bugünlere nasıl geldiklerini neredeyse tüm gerçekliğiyle bildikleri için, eskisi mi yoksa yenisi mi iyiydi aşkların tartışmasını çok daha sağlıklı zeminlerde yapabiliyorlar. Bazı Batılı düşünürler, romantik aşkın bitmesinin şimdiki ilişki felaketlerinin ve ruhsal sorunların kökenini oluşturduğunu söylerken diğer bazıları şimdiki ilişki ve aşk anlayışlarını çok daha sağlıklı ve gerçekçi buluyorlar. Durmaksızın tartışıyorlar. Bizse durmaksızın onları izliyoruz, arada bir “biz de böyle değil!” demekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Her neyse…

Nostalji için müthiş bir gerekçe üretme yeteneğine sahip iç-dünyalarımız. Ne zaman yaşadıklarımızdan hoşnutsuz olsak hemence “eski zamanlar”a övgüler yağdırmaya başlıyoruz. Şimdilerde en çok aşktan dilimiz yandığından olsa gerek eski zamanlara övgüyü en çok aşkla ilgili konular için yapıyoruz. “Eski zamanlardaki, aşk gerçek aşktı!” gibi sözlerle geçmişe övgüler yağdırıyoruz. Eski zaman aşklarının en çok yüksek sadakatini ve inanması güç adanmışlık ruhunu seviyoruz. Üstelik modernleşmeye geç girmemiz nedeniyle geçmiş bizim için henüz çok yakın ve mahremiyet dönüşümü burada çok sancılı olduğundan bizdeki nostalji, Batı’dakinden çok daha güçlü. Eskinin aşkları bize bir şarkı, bir türkü mesafesinde. Ferhat ile Şirin’i, Kerem ile Aslı’yı ve onlarınkine benzer aşk hikayelerini büyük ihtimalle size büyüklerinizden birisi anlatmıştır.

Şimdi yaşadığımız dünyanın insanlık tarihinin diğer zamanlarından, hatta daha dün sayılabilecek kırk-elli yıl öncesinden çok önemli farklılıklar gösterdiğine dair çok fazla laf ediliyor. Şüphesiz bu değişen alanların en önemlilerinden birisini de aile yaşamı ve kadın-erkek ilişkileri oluşturuyor. Sözü eğip bükmeden doğrudan doğruya ailenin ölümünden bile bahsediliyor. Bunun tam tersini söyleyenler, insanlığın şimdilerde geçmişin prangalarından kurtulmak için çok büyük hamleler yaptığını ileri sürenler de var. Eskiden mi iyiydi hayat yoksa şimdi mi sorusu, bilim ve düşünce dünyasını da ortadan ikiye bölmüş durumda. Kimisi öyle diyor, kimisi böyle. Ama şunu kesin olarak belirtmeliyiz ki, bugünün dünyası ikili ilişkiler açısından tam bir kargaşa içerisinde. Yaşam stratejileri bile keskin değişimler geçiriyor.

Modernlikle birlikte, toplumsal yaşamın yalnızca kendisi değil, eskiden “doğa” adı verilen şey de toplumsal olarak düzenlenmiş sistemlerin hükmü altına girmiş. Üreme, bir zamanlar doğanın bir parçası ve heteroseksüel etkinlik kaçınılmaz olarak onun odak noktasıyken, cinsellik toplumsal ilişkilerin kopmaz bir bileşeni haline geldiği için heteroseksüellik her şeyin değerlendirildiği bir standart olmaktan çıkmış, bu arada mahremiyet de dönüşümler olmuş aşk da değişmiş, değişiyor. Örneğin son yüzyılın ortalarından itibaren “cinsel özgürlük” temaları ön-plandayken, özellikle cinsel yoldan bulaşan ölümcül hastalıkların ve en az onun kadar tehlikeli kişilik bozukluklarının gündeme gelmesiyle “güvenlik” teması öne çıkmıştır. Artık “ikili ilişkilerde terörizm”den bahsediliyor. Tüm bunlar olurken elbette, çoklarının sandığı gibi insanın romantizmine bir şey olduğu yok. En insani ruh hallerinden olan aşk yaşantıları yine gündeme geliyor ama bu kadar hızlı ve güvensiz bir dünyada yüksek sadakat ve adanma duygularıyla yaşanan eski aşkların özlemle anılması da anlaşılabilir bir durum.

Aşkın yaşı var mıdır? Gençlik aşkı, hayatın sonraki dönemlerindeki aşklardan farklı mıdır?

Asgari sevme becerisi gösteren herkes, aşka adaydır ve aşkın yaşı da yoktur. Ama elbette aşktan bahsederken akıl baliğ olduktan, buluğdan sonrasını kastediyoruz ve tabi ki gençlik ve erişkinlik dönemleri aşk yaşantılarının en çok görülme zamanları. 65 yaş sonrası yaşlılık döneminde aşk yaşantılarının görülme sıklığı azalıyor. Bu nedenle asıl olarak gençlik ve erişkinlik döneminde görülen aşklar arasındaki farklılıkları konuşmamız gerekiyor.

Öncelikle ve tekrar tekrar vurgulamalıyız ki, biyolojik yaş olarak değil ama toplumsal bir kategori ve dönem olarak “gençlik” diye bir olgu modern zamanlarda ortaya çıktı. Modern zamanların kendi içinde bile gençlik dediğimiz dönem giderek uzuyor. Bunun ekonomik bağımsızlığa ulaşamama, eğitim yaşının uzaması, o yaş grubuna özgü alt-kültürün oluşması, insan ömrünün tarihin hiçbir döneminde olmadık kadar çok artması gibi birçok nedeni var. Yirmi yıl önce gençlik döneminin 15-20 yaş arası olduğunu söylerdik, son zamanlarda gençlik döneminin 30 yaşa kadar uzatılması gerektiği söylenmeye başlandı. Ki biz de bu değerlendirmeye katılıyoruz. Geleneksel toplumlarda gençlik dönemi diye bir olgu yoktu. İnsanlar akıl baliğ olduklarında toplumunda bir üyesi oluyor, ekonomik hayatta yer almaya başlıyorlar ve evleniyorlardı. Zaten modernlik öncesi toplumlarda insanların ortalama ömrü de 35 civarıydı. Herkes bu değişen toplum gerçekliklerini bilmek zorunda. Bunları bilmeden, eskiden toplumsal bir kategori olarak “gençlik” diye bir olgu olmadığını anlamadan, “eskiden gençler böyle değildi” diye sızlanır dururuz. Ama bu sızlanmaların da gençlere düşman olmak dışında, toplumsal gerilimi artırmak dışında kimseye bir faydası olmaz.

Evet, ilk yapmamız gereken, yöneticilerin, eğitimcilerin, ebeveynin ilk yapması gereken, gençlik döneminin çok yeni bir durum olduğunun bilinmesi, ondan sonra da bu dönemin özelliklerinin öğrenilmesidir. Gençlik dönemi, kimlik arayışı ve biyolojik enerji çokluğuyla hayatın diğer dönemlerinden, çocukluk, erişkinlik ve yaşlılıktan ayrılır. Kimlik arayışının içinde cinsel kimlik ve toplumsal cinsiyet rollerinin genç tarafından gözden geçirilmesi de vardır.  Genç insan, nasıl bir erkek ya da kadın olduğunu, olması gerektiğini anlamak zorundadır. Gençlik aşkları, tam da bu görevi görür. Üstelik genç insan, güçlü bir enerji yüküyle doludur, aşkı ilk kez buyur ettiğinde çok heyecanlıdır, heveslidir. Henüz ruhlar çocukluğun hesapsızlığı içindedir; algılar körelmemiş, günlük maişet derdi tarafından kuşatılmamıştır; bu nedenle duygular tüm enginliğiyle yaşanır. Kendi kimliğimizin, kişiliğimizin oluşumundaki rolü ve yoğun duygularla yaşanması nedeniyle gençlik aşklarını hayatımızda çok önemli ve unutulmaz bir yere yerleştirir. İnsana çok emeği geçer gençlik aşklarının, ömür boyu etkileri üzerimizde kalır. Ama gençlik aşkı adı üstünde gençlik aşkıdır. Genç insana kimlik oluşumunda ayna tutma işlevi bitince gençlik aşkı da bitiverir. Birbiri için canını verecek düzeydeki genç aşıklar, kimlik arayışları neticelenip bir kimlik edindiklerinde bir de bakarlar ki, aşklarından eser kalmamış. Bununla yetinseler iyi, bazen nasıl olup da hiç kendi kişiliğine uygun olmayan birisini böyle sevdiği konusunda şaşkınlığa düşerler, yaşadıklarına inanamazlar.   Zaten birçok araştırma, gençlik döneminde başlayan aşkların kısa süren ömürlerine dikkat çekmektedir. Araştırmacılar, gençlik döneminde aşkın kısa ömürlü oluşunu, deneyimsizlik, kişilik gelişiminde eğilimlerin farklılaşması sonucu birbirinden doğal uzaklaşma ile açıklamaktadırlar.

Biz modernleşmekte olan, birçok bakımdan geleneksel özelliklerini sürdüren bir toplum yapısına sahibiz. Toplum hem eski alışkanlıklarının sonucu olarak hem de gençlik sorunlarından kurtulmak amacıyla gençleri erken yaşta evlendirme yoluna gidiyor. Toplum, şimdilik bu yolla çözmeye çalışıyor derdini ama bu çözüm şekli, bazen çok olumsuz sonuçlar doğurabilir, ciddi çözümsüzlükler ortaya çıkarabilir.

Toplumumuzda gençlik aşklarının, aileler tarafından fazlaca düşünüp taşınmadan, bir an önce evlilikle sonuçlandırılması sonucu, birçok sorun yaşanmaya başlandı. Ruh sağlığı profesyonelleri, çok trajik olaylarla karşılaşıyorlar. Bilinmelidir ki, gençlik aşkı, gencin psikolojisindeki bir ihtiyaç nedeniyledir. Gün gelip bu ihtiyaç karşılandığında bitecektir. Bu aşk yaşantısı sırasında gencin yaşadığı ulvi duygular, ileride o insanla iyi bir ilişki kurabileceğinin hele hele mutlu olabileceğinin asla işareti olamazlar.

Aşkın büyüğü küçüğü olur mu?
Hayır olmaz. Aşk ya vardır, ya yoktur; ya aşığızdır ya da değil. Çocukluğumuzdan beri bize bir gün karşımıza kaderimizin insanının çıkacağı, onun bizim gerçek ve ebedi büyük aşkımız olacağı öğretilir. Aileler, romanlar, filmler besler hep bu beklentiyi. Ama bu tam bir safsatadır. Aşk, çok özel işaretlerle kendisini belli eden çok özel bir sevgi türüdür. İnsanın çok istisnai olarak yaşadığı bir ruh halidir. Herkes aşkı kendisine göre yaşar. Bazılarının aşk yaşantısından beklentisi çok yüksektir. Böyle olanların aşklarına daha çok büyüklük atıfları yapacakları, en küçük bir olumsuz algılamada ise kendilerini reddedilmiş sanarak acıdan kıvranacakları açıktır. Aşkın büyüğü küçüğü olmaz. Aşkının çok büyük olduğunu öne sürenler olur yalnızca. Bu iddiada bulunmak, aşık için ve aşk yaşantısı için olsa olsa bir şanssızlıktır, çünkü bu iddianın sahiplerini aşk yaşantısı sırasında genellikle büyük zorluklar bekler. Çünkü bu insanlar, hem kendilerine hem aşk ilişkilerine gereksiz atıflar yaparak hayatlarını ve ilişkilerini şişirirler ama şişkin benlikler ve beklentiler, ancak patlayınca çok ses verirler. 

Aşkın ömrü ne kadardır, bir gönle ve bir ömre kaç aşk sığar?

Modern zamanlarda aşkla ilgili konuşurken mutlaka ele alınan, ele alınması gerektiğine inanılan temalardan bir tanesi de budur. Hatta “Aşkın ömrü üç yıldır” ifadesi konuyla ilgili bir kitaba başlık bile olmuştur. Biz aşkla ilgili bilimsel çalışmaların durumlarını, yöntem sorunlarını bu kitapta belirttik.  Aşkın ömrünü konu edinen çalışmaların önemli bir kısmı, hayvanlardaki cinsel arayış sırasında yapılmıştır ve insanlara aktarılması mümkün değildir. Ama gerek aşk yaşantısının niteliklerini gerekse yapılan çalışmaların sonuçlarını göz önünde bulundurduğumuzda, insanlarda da aşkın ömrünün sınırlı olduğunu söyleyebiliriz. Evet, günü gelir aşk biter ama bazılarının söylediği gibi beynimizde aşk yaşantısını oluşturan kimyasalların artık üretilememesi nedeniyle değil. Aşk nasıl tamamen kimyasal bir olay değilse, aşkın bitişi de kimyasal nedenlerle olmaz.

Aşk yaşantısının nitelikleri ve aşk sürecinin izlediği aşamalar, bu kadar yoğun bir yaşantıyla insanın olağan yaşantısını sürdürmesinin güç olduğunu, bir süre sonra hayatın gerçeklerinin, ideallerin, plan ve projelerin devreye gireceğini ortaya koymaktadır. Hayatın gerçekleri, insanın iç-dünyasında yer almaya başladıkça, aşk yaşantısını önce sağdan soldan ittirecek, sonra da bir köşeye sıkıştıracaktır. İnsan ruhunun bir köşesine sıkışmış eski aşk yaşantıları da bir süre sonra eskisinden çok farklı olacak, artık “aşk” adını hak etmeyecektir.

Hayatın gerçekleri içimize yerleştikçe, ayaklarımız yere basacak, aşık olduğumuz insanı da kendi hayalimizde kurguladığımız gibi değil gerçek insan olarak görmeye başlayacağız. Bir süre sonra, özellikle belli idealleri olan bir ilişkiyi, hele hele bir evi paylaşmaya başlamanın ardından aşık olduğumuz kimsenin de diğer insanlarla aynı olduğu, aynı mayadan yapıldığı, olumlu ve olumsuz nitelikleri bulunduğu gerçeği gözümüze sokulacaktır. Onun da birçok yanlarını beğenmediğimiz bir anası babası olduğunu, ağzının kokabildiğini, onun dişlerinin de fırçalanmaya ihtiyaç duyduğunu gördüğümüzde; sabrının sınırlarını ölçebilecek, baş etme becerilerini tartabilecek kadar anılarımız biriktiğinde, içimizdeki bir güç bizi rüyamızdan uyandırmaya başlayacaktır. Bir süre sonra karşımızdaki insanın gerçeği, hayalimizdeki imge ile çatışmaya başlayacaktır.

Ve bir gün birden bire anlarız, kaynaşıp bir olmak için dünyaları verdiğimiz, dünyanın en muhteşem yaratığı sandığımız insan, meğer sadece bir insanmış. Aşkın yöneldiği kaynaşma idealleri yalnızca bizim kafamızdaymış ve bizim ihtiyaçlarımızın doğurduğu bir dürtünün neticesiymiş. Bize aşk yaşantımız boyunca bir türlü mutluluğu şöyle doyasıya yaşatmayan, “mutlu aşk yoktur” dedirten, hayalimizdeki imgeyle gerçekten kaynaşmanın aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hoş ve boş bir kuruntu olduğunu görürüz. Bu kaçınılmaz son, her aşkın kaderidir.

Bir gönle, aşk yaşantısının doğası gereği bir aşk sığar. Gerçek aşk yaşantısı bir insanın tüm gönlünü baştanbaşa doldurabilir. Ancak gerek sevme becerisi yüksek insanlar, gerek aşk yaşantısının doğası gereği aşıklar, coşku içindedirler. Gönülleri dünyaya açıktır, içlerinden sürekli, her şeye karşı bir sevgi yükselir. Tüm dünyayı gönüllerine sığdırabilirler. Gönülleri dünyayı alacak kadar geniştir ama sadece tek bir kişinin aşkına yer verecek kadar dar. Birçok kişiye aynı anda aşık olunacağı iddiası veya sanısı, aşkı bilmemekten, onu hoşlanma ve cinsel arzuyla karıştırmaktan dolayıdır.

Bir ömre kaç aşk sığar?

Bu sorunun cevabını kimse bilemez. Sevme becerimizin yüksekliği, kişilik yapımız, varoluşsal olarak aşka duyduğumuz ihtiyaç, önceki aşkımızı sağlıklı, doyurucu bir sevgi ilişkisine dönüştürüp dönüştüremememiz hayatın getirdikleri birçok şey bu cevapta önem taşır.

Aşk nefrete döner mi, nefretten aşk doğar mı?

Aşk bir duygu değil bir insanlık hali, bir ruh durumudur. Ancak aşk yaşantısının içinde çok yoğun duygular var; yüksek bir yakınlık hissi, şiddetli bir arzu, büyülenmişlik düzeyinde hayranlık vs… Nerede yoğun duygular varsa, insan oraya yoğun duygusal yatırım yapmış, o insana iç-dünyasında çok özel bir yer ayırmış demektir. Dostun bir tek fiskesinin bizi yaralaması bundandır. Sevdiklerimize daha kolay kızar, öfkeleniriz. Ama elbette bunlar nefret boyutundaki hisler değildir. Aşkın nefrete dönmesi, aşk yaşantısı sırasında yaşanan kırgınlıklarla, kızgınlıklarla ilgili değildir, bambaşka bir şeydir. Aşkın nefrete dönmesi aşkın  karşılık bulmaması durumunda ortaya çıkar. Karşılıksızlık hissinin hemen ardında hayal kırıklığı, peşinden de öfke ve nefret gelir. Aşkın nefrete dönüşümü daha çok aşık olduğumuz kişiye ilk açılma sırasında reddedilmenin peşi sıra ortaya çıkabilir ve bir ilişki başladıktan sonra terk edilmenin ardından gelebilir. Çok önemlidir bu hisler, aşk gibi muhteşem bir fırsatı, inanılmaz dehşet ve vahşet görüntülerine, cenneti cehenneme çevirebilir.

Biz kendi yalnızlığımızdan ve dünyanın baskısından kurtulma için, var olduğumuzu hissetmek için aşka doğru yelken açarız. Karşımızdaki de biz aynı amaçla gelir. Onu bulduğumuzda iki insan görünümü altında iki arzu karşılaşır. İki farklı arzudan köken alması nedeniyle her ilişkide olduğu gibi aşk ilişkisinde de tarafların güç istemlerinin bir egemenlik mücadelesi vardır. Egemenlik mücadelesinin nasıl yapılacağı, güç isteminin mi yoksa yine aşkın doğasında bulunan adanmanın mı galip geleceği henüz belli değildir ve bu belirsizlik aşk bitene kadar sürer. Ama hem seyrin hem neticenin nasıl olacağını aşkın sağlıklı veya hastalıklı görünümlerini iyi değerlendirirsek tahmin edebiliriz.

Demek ki aşkta iki savaş sürüyor; bir tanesi tarafların arzu akışları arasındaki savaş, diğeri güç istemleri ve adanma arasındaki savaş. Aşktaki arzu akışını sağlıklı unsurlar belirliyorsa, aşığın iç-dünyasında eninde sonunda adanma galip gelecektir. Bu egemenlik mücadelesinde çok zorluklar çekecek, çok kan kaybedecek ama olgunlaşarak çıkacaktır. Aşkın hastalıklı özellikleri çok baskın olursa, aşk yaşantısını ağırlığını kaldırmakta zorlanmış, sağlıksız tepkiler vermiş kişi, aşk bittiğinde iyice şaşkına dönecek, aşkı bir lütuf gibi değil hayatını mahvetmek için kendisine kurulmuş bir tuzak gibi algılayacaktır. Savaştan yenik çıkmış gibi görecektir kendisini. Şüphe ve öfke sarmalı, kayıp hisleriyle birlikte nefretin değirmenine sürekli su taşıyacak, nefret büyüyecektir.

Aşkımızın bitişi bir bakıma yakınımızın ölümü gibidir. Yakınımızı yitirdiğimizde, matem kaçınılmazdır ama herkes matemini kendi psikolojik olgunluk düzeyine göre yaşar. Matem doğru düzgün yaşanırsa büyütür, olgunlaştırır insanı. Ama bazı matemlerde süreç bitmez bir türlü. “Niye bu benim başıma geldi?”, “Allah’ım neydi günahım?” soruları cevabını bulamaz, kader kabullenilemez. Hayata başlanamaz. Ölen insana bile “Bırakıp gittin beni” diyerek öfke duyulur. Bitmeyen ve karmaşıklaşan matemler, tedavi gerektirir, bitirilemeyen, nefrete dönüşen aşklar da.

Kimi zaman nefret hisleri aşk henüz bitmemişken gelir. İnsan, aynı gün içinde bile gelgitler gösterebilir, sevgiyle nefret arasında savrulur. Ortada onu açıklayacak bir durum yokken çıkıp gelen ve sürekli tekrar etmeye başlayan nefreti, aşkın bitmek üzere olduğunun sinyali olarak değerlendirmek gerekir. İçimiz bize tehlikeyi haber veriyor, “Dikkatli ol!” diyordur. İçinin sesini dinleyebilen, duygularına kulak vermesini bilen, duygu dilinden anlayan insanlar, içlerinde durduk yerde uyanan bu nefreti de doğru tercüme edeceklerdir. Onlar ya aşklarını sevgiye dönüştürmek için ilişkilerine bakım vermeyi artıracaklar, ya da bitişi görerek sağlıklı mateme hazırlanacaklardır.

Gelelim aşkın nefretten doğup doğmayacağına, önceleri nefretle dolu olduğumuz birisine sonra aşk duymaya başlayıp başlamayacağımıza. Nedense insanlarımızda böyle bir anlayış, dilimizde “Büyük aşklar, büyük nefretlerden doğar” gibi ifadeler var. Aşklarına büyüklük atfedenleri nasıl değerlendirdiğimizi gördünüz. Nefretten aşkın doğması konusunda da benzer düşüncelere sahibiz. Yeterince sevme becerisine sahip, kendisinden, iç-dünyasında olup bitenlerden haberdar, sağlıklı birisi için nefretten aşkın doğması söz konusu olamaz. Aşk, varoluşumuzun bize bir armağanıdır, bir sevme türüdür. Sağlıklı bir insan, sonradan aşık olacağı birisine karşı belki başlangıçta bir süre aşkı hissedemez ama tümüyle duyarsız da değildir. Beğendiği birçok özellik sayabilir sonradan aşık olacağı insanda. Ama nefretten eser yoktur aşk öncesi hissettikleri arasında. Peki, hiç olmaz mı böyle durumlar, önce nefret edilen kişiye duyulan aşklar? Çok ender olarak olabilir, o da ancak iç-dünyasının söylediklerini anlayamayan, kalbinin sesini dinlemeyi bilmeyen insanlarda. Böyle kimseler, büyük duygusal yaşantıları da kaldıramazlar. Aşka doğru sürüklendiklerini psikolojileri fark eder etmez, daha aşk hissiyatı bilince çıkmadan,  kişiyi korumak için harekete geçer ve karşıt-tepkiler oluşturur. Aşkın geldiğini bilince göstermemek için olumlu duyguların yerine tam terslerini koyar. Öyle ki insan nasıl bir gün birisine elinde olamadan aşk hissetmeye başlamışsa aynen öyle nefret duymaya başlar. Nedeni belirsiz, açıklanamayan bir nefrettir bu. Amacı bu insandan uzak tutmaktır hisseden kimseyi. Böyle bir insanın iç-dünyasının kurduğu tuzak bazen başarılı olur ama bazen de ne yaparsa yapsın engel olamaz, kapıyı çalan aşkın içeri dolmasına. Muhtemelen bu kimselerdir “önce nefret ediyordum sonra aşık oldum” diyenler. Burada sorun aşk-nefret ilişkisi değil, böyle yaşantılara sahip kimselerin kendi psikolojilerinden bu denli habersiz, kendilerine kör-sağır oluşlarıdır.

Evlilik için aşk şart mıdır, evlilik aşkı öldürür mü?

Bu soru, çok önemlidir çünkü bu soru içtenlikle soruluyorsa, soran insanın aşk ve ilişkiler konusundaki kafa karışıklığını ve gerçekten ciddi bir sıkıntı yaşadığını gösterir.

Kadın-erkek ilişkilerinin hangi biçimlerde yürütüleceği kültüre ve zamana göre değişiyor. Tarihte evlenmenin zorunlu olduğu bir toplum olmamasına rağmen insanların büyük çoğunluğu yaşadıkları kültürün öngörülerine uygun biçimde evlenmişler. Aşk, eş seçiminde tarih boyunca hep önemli olmuş, daha doğrusu aşıkların hayallerini hep sevdiğine kavuşabilmek, onunla evlenerek dünya hayatını aynı çatı altında sürdürmek süslemiş. Ama modern-öncesi geleneksel toplumlarda aşıkların bu hayalleri çok az gerçekleşmiş. Bunu hem tarihsel incelemelerden hem o günlerden bize gelen muhteşem aşk hikayelerinden biliyoruz. Şimdiki aşklarla eski aşklarla kıyaslayıp durmamıza, bugün aşk adına yaşananlara burun kıvırmamıza neden olan da aslında bu çoğunlukla sonu hüsranla biten aşk hikayeleri.

Modern zamanlarda, kadının kamusal alana girmesi, erkeklerle eşit haklara kavuşması ile birlikte mahremiyet de biçim değiştirdi. Kadın-erkek ilişkileri, insanlık tarihi boyunca hiç bilmediğimiz yeni biçimlere büründü. Toplumsal cinsiyetler masaya yatırıldı ve sorgulanmaya başlandı. Geçmiş eleştirildikçe yeni adına birçok denemeler yapılmaya kalkıldı. Ruh sağlığı profesyonelleri ilişkiler, evlilikler üzerine uzmanlaştı, eş ve aile tedavileri ortaya çıktı. Velhasıl, köprülerin altından çok sular aktı ama insanlar yine evlenmekten, aşıklar sevdiklerine kavuşma arzularından bir türlü vazgeçmediler. Bugün insanların çoğu evleneceği insanı önceden tanıyıp sevmek, mümkünse bir süre onunla vakit geçirmek gerektiğine inanıyor. Geleneksel tutumlar, inanma biçimleri sarsıntı geçiriyor, bu yeniliğe bir şekilde ayak uydurmaya çalışılıyor. Cevaplamaya çalıştığımız soru da insanlık tarihinde belki ilk kez ama kesinlikle bu denli yoğun olarak şimdi soruluyor. 

İnsanların büyük çoğunluğu aşk yaşantısına gerek duymadan evleniyorlar. Arada sevgi olmadan, asgari sevme becerisi bulunmayan insanların evlenmelerini onaylamamız mümkün değildir. Ama aşık olmayan insanların ama birbirlerine asgari sevme hisseden insanların evlilikleri bu kategoride değildir. Aşık olmayan insanların evlilikleri kimilerince duygusuzlukla itham edilip eleştirilse de biz bunu haksız buluyor, insanların kendilerinin uygun gördükleri evliliklere bir sözümüz olamayacağını düşünüyoruz. Neyse, zaten konumuz da “iyi evlilikler” değil, evlenmek için aşkın şart olup olmadığını konuşuyoruz.

Bu kitap boyunca anlatmaya çalıştığımız gibi aşk, bir sevgi türüdür ama asla sevgiyle aynı şey değildir. Çok özel ve geçici olduğu bilinen bir yaşantıdır. Aşk yaşantısı sırasında insan çok zor bir halet-i ruhiye içindedir. Dünyaya, geleceğe, kendisine ve insanlara bakışı olağan zamanlarda olduğundan çok değişiktir. Gerçeği değerlendirmesi bir ruh hastalığındaki gibi bozulmamış olsa bile aşığın ayağı tam olarak yerde değildir. “Aşkın gözü kördür.”

Bu gözlemlerin ve bilgilerin ışığında diyebiliriz ki, aşıkken insan hayati, yaşamsal önemde kararlar vermemeli, sular duruluncaya, hayat normal akışına kavuşuncaya kadar beklenmelidir. Evlilik kararı da hayati, yaşamsal önemde bir karardır. O yüzden aşkı olanca şiddetiyle yaşarken, doruklarda dolanıyorken evlilik kararı mümkünse verilmemelidir, gerçekçi değerlendirme yapabildiğimizden emin olana kadar beklenmelidir. Elbette aşık, gerçekçi olduğunu, kararını enine boyuna düşündükten sonra verdiğini söyleyecektir. Burada gerçekçiliğin ölçüsü, aşkın saydığımız özelliklerinin, işaretlerinin geri çekilmesidir. Aşk, büyük bir lütuftur ama o bittiğinde onu gerçek ve kalıcı bir sevgi ilişkisine çevirebilmişsek. Aşk, çok zorlu bir sınava benzer, gerçek sevgi ise sınav bittikten, sınav sonucu açıklandıktan sonra başlar. 

Evlilikle aşkı birlikte barındıran, sıkça duyduğumuz cümlelerden birisi de evliliğin aşkı öldürdüğüne ilişkindir. Bu kitap boyunca aşkın ne olduğu ve hangi aşamaları ilerleyerek yol aldığı ve bittiği konusundaki ifadelerimiz, bu konudaki sorulara cevap niteliği de taşımaktadır. Ama bir kez daha tekrar edelim: Aşk, eninde sonunda nihayet bulacak, onunla birlikte hayatı olağan biçimiyle sürdürmenin çok zor olduğu bir insanlık halidir. Bu ruh hali içindeyken insanın sonradan pişman olacağı kararlar verme ihtimali çok yüksektir. Buna rağmen aşk yaşarken bazı insanlar, muhtemelen “biz aynı evi paylaşmadığımız halde birbirimizi bu kadar şiddetle arzuluyoruz, aynı evde yaşasak mutluluğumuz kat be kat artacak” gibi hiç de gerçekçi olmayan bir düşünceyle evlenmeyi tercih etmektedirler. Evlilik, yalnızca aşkla yürütülebilecek bir ilişki biçimi değildir; aileyle ilgili, toplumsal, hukuksal birçok yeni sorumluluklar getirir insanın yaşamına. Hem kendimizin hem de sevdiğimiz insanın ebeveynliğe, ekonomik sorunlara, eşin ailesine, yaşanabilecek ciddi hastalıklara, aynı evde yaşamaya, taşınmaya, hayatın bir parçası olan önemli olaylara nasıl tepkiler verebileceğini bilmeyiz.  Eşlerden her birinin önceden bilinmeyen, yeni ortaya çıkan tepkileri, her görüldüklerinde, önceden bir elmanın yarısı kadar birbirine benzediklerini sanan insanların aslında hiç de öyle olmadıkları anlaşılır. Aşktan başı dönmüş halde bulunan birisine çok ağır gelecek türdendir evliliğin sorumlulukları. Çok yüksek beklentiyle girişilmiş olan evlilik ilişkisi aşıklar için çok kısa zamanda hayal kırıklıkları yaratmaya ve zaten kaçınılmaz olan aşkın bitiş sürecini hızlandıramaya neden olabilir. Birçok aşkın evlilik ilişkisi içindeyken bittiği doğrudur ama suçlu evlilik değildir. Asıl doğru olan henüz ayaklar yere basmıyorken apar topar verilen evlilik kararlarının ve evlilikten yüksek beklentilerin hem aşkın hem evliliğin sonunu getirdiğidir. Belki evlilik kararı, ayaklar yere bastığında, aşk sağlıklı bir sevgiye dönüştüğünde verilmiş olsaydı belki evlilik de kurtulabilirdi.

Evliliğin aşkı öldürüp öldürmediğini konuştuk. Adil olmamız lazım tersini de sormamız aşkla başlamayan sıradan bir evlikten aşkın doğup doğamayacağı üzerinde de durmamız lazım. Geleneksel usullerle evlendikleri halde, bir süre sonra birbirlerine aşık olup sonra da aşklarını sağlıklı bir karşılıklı sevgiye dönüştürerek mutlu bir evlilik sürdüren çiftlerden hepimiz en az birkaç örnek tanırız. Evlilikten aşk ortaya çıkması mümkündür. Bilimsel araştırmalar da bunun böyle olduğunu, aşkın teşvik edici yaşantılardan sonra ortaya çıkabileceğini gösteriyor. Aşk, öncelikle yakınlığı gerektirir. Bir insanın yakınında olmak, bizi aşk adayları arasına sokar. Cinsel yaşantıların bazen aşkı tetikledikleri ise zaten bilinen bir husustur. Evlilik, hem aşk için gerekli olan yakınlığı hem de cinsel yaşantıyı sağlar. Geriye zaten bize eş olmayı kabul etmiş bir insanın gönlüne giden yolları bulmak için araştırma yapmak ve çabalamak kalıyor. 

Aşığın aşık olduğu insanın önceki yaşantısını kıskanması sağlıklı mıdır?

Tek kelimeyle “hayır”. “Sen benden önce…” diye başlayan sözler ve buradan hareketle üretilen fikirler, yapılan suçlamalar, hakaretler, oldukça hastalıklı, aşk yaşantısını bırakın, herhangi bir insan ilişkisine, insana yakışmayan şeylerdir. Ama maalesef özellikle bizim gibi ailede ve okulda duygusal eğitimin verilmediği toplumların insanlarında yaşanılan en küçük bir olumsuzluk zamanında insanlar öfkelerini böyle saçma yollarla ifade ediyorlar, “şimdi”den kopup geçmişin dehlizlerine giriveriyorlar. Oysa ilişkiler, insanın geçmişinin hesabını vereceği, hayatıyla ilgili savunmalar hazırlayacağı yerler değildir. Şimdiki ilişki de geçmişi yargılama hakkını kimseye vermez. Geçmişin hesabı, tüm hayatımızın hesabı gibi kapanmış ya da hesap gününe kalmıştır.

Kaldı ki geçmiş üzerinden yapılan yargılamalar, bitip tükenmek bilmeyen “keşke..”ler hayatımıza, aşk ilişkisine hiçbir katkı sağlamaz. Sürekli anlayanı da dinleyeni de hırpalayan bu sorgulamalardan, dürüstlük adına yap(tır)ılan sözüm ona itiraflardan dolayı birbirini ve kendisini tüketen birçok ilişki vardır ama kendisini geliştiren, olgunlaştıran tek bir ilişki bile yoktur. Bir şey zarar veriyorsa, zararlıysa ne adına olursa olsun yapılmamalıdır. Geçmişle uğraşıp durmak, bir bakıma çocukluğuna dönmektir, çocukça bir şeydir. Aşık insanın, aşık olduğu kimsenin geçmişini yargılamaktan ziyade kendisi ile bir iç hesaplaşma yapması gerekir. Çünkü o insana aşık olmaya onu kimse zorlamadı, o insanı kendisi buldu, başına ne geldiyse kendi varoluşsal ihtiyaçları yüzünden geldi. Bu yüzden sevdiğini söylediği kimseye böyle eza cefa edenler, böyle zorlamalar yaşayanlar öncelikle kendi iç-dünyasındaki kargaşaya bakmalı, gerekirse bir bilenden yardım almalıdır.

Not: Erol Göka ve Sema Göka’nın “Kadınlar, Erkekler, Aşıklar” kitabından yararlanılmıştır.
Kaynak: Cins Dergisi, Ocak 2022

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found