Prof. Dr. Erol Göka ile kaygı üzerine söyleşi

Prof. Dr. Erol Göka ile kaygı üzerine söyleşi

Hocam, biz bugün sizinle gerek eğitim hayatımızda, gerek sosyal hayatımız içerisinde karşılaştığımız genel bir kavram olan kaygıyı konuşmak istiyoruz. Kaygı nedir, kaygıyı nasıl tanımlayabiliriz?

Günümüz klinik psikiyatrisi açısından bakarsak “olağan kaygı” diye bir şeyi görmenin zor olduğuyla başlayalım. Kaygıyı sanki “mutlaka bertaraf edilmesi, yenilmesi gereken bir halet-i ruhiye” gibi ele alıyoryz. Her ne kadar kaygı bozukluğu tanısı koymak için gereken belli süreler olsa da, kaygının olumlu yanı olabileceğiyle ilgili bir bakış açımız yok. Benim çok sevdiğim bir varoluşçu psikolog var, Rollo May. Onun kaygı ile ilgili olan kitabı şöyle başlıyor: “Kaygı yenilmesi, alt edilmesi gereken bir şey değildir. İnsanın kendinde olan varoluşsal bir durumdur…” Bunu anlayıp uygun bir biçimde kliniğe kanalize etmeye çalışmamız lazım. Kaygının insan psikolojisinin ayrılmaz bir parçası olduğu, olağan yaşantımız içinde de olması gereken bir hal olduğu, aslında ilk kez 1930’larda Martin Heidegger tarafından söyleniyor. Ama o felsefeci, klinikçi değil. Hala biz, varoluşçu meslektaşlarımızın -ki ben de onlardanım- kaygıyı olağan ve hayatın bir parçası olarak görmelerine rağmen “kaygı varsa bertaraf edilmeli” düşüncesi içerisindeyiz, uygulamalarımız da bu yönde. Mesela “sınav kaygısı” diye bir rahatsızlık neredeyse icat ettik. Oysa hangi ruh halinin patolojik olduğu üzerinde daha çok durmamız gerekiyor. Tıpkı hüzün gibi… Hüzün de insanın normal hayatında yaşadığı halet-i ruhiyelerden bir tanesidir. Ama “ne zaman depresyona dönüşür, ne zaman müdahale etmeyi gerektirir?” bizim bunu iyi belirlememiz lazım. Hüzünde, olağan hayatın içindeki depresif yaşantılarda daha tecrübeliyiz. Her yaşadığınız hüznü depresyon sanmayın diye öğretiyoruz. Ama kaygıyla ilgili bir belirsizlik var. Hz. Peygamber (sav) çok daha öncesinden belirlemiş: “İnsan kaygı ve umut arasındadır” diye söylemiş. Havf ve Reca diye belirtilen şey Kur’an-ı Kerim’de de birçok ayette var. Umutla kaygı arasında olduğumuzu sağlıklı insan da çok rahat fark eder. “Tam huzur halindesin, olabildiğine gevşemişsin” böyle bir şey çok nadir olur.

Hocam, modern dünyada biz bu her şeyden arınmış rahat hale haz mı diyoruz?

Değişik şeyler deniliyor. Turizm şirketlerinin reklamlarına baktığımızda sanki cennet tasvir ediliyor. Öyle bir şey anlatılıyor ki insan uçacağını sanıyor. Haz diyebilirsin, tam gevşeme hali diyebilirsin, konfor rahatlık diyebilirsin. Böyle bir şey varmış gibi…Reklamcıların diline baksak yeryüzünde bir çok cennetvari yaşantı mümkün görünüyor. Halbuki biraz psikolojiden anlayan bir insan, bunların beyhude olduğunu söyler. Hatta hayli ters bir şey söyleyeyim. Diyelim ki siz öğrencisiniz, çalışıyorsunuz. O sınavdan bu sınava koşturup duruyorsunuz. Hayat planları, kendi kimliğiniz ve kişiliğinizle ilgili kaygılar sürüp gidiyor. Sonra diyorsunuz ki “çok yoruldum, temmuzda yer ayırttık bir ay yatacağım, hiçbir şey yapmayacağım…” Hepimizin aklından böyle tatil hayalleri geçer. Asıl felaket şurada oluyor. Temmuz geliyor sen tatile gidiyorsun. Sahiden her şey dört dörtlük. Eksik yok ya da kuş sütü eksik. İstediğin her şeyi yapabiliyorsun. Seni zorlayan hiçbir şey yok. Tam böyle zamanlarda gelir kaygı… Çünkü günlük hayatın telaşı içinde sen kaygıyı yenebiliyorsun. Kaygıyı yenmenin bir tek yolu var, hayata angaje olmak… Sınav kaygın varsa oturur çalışırsın, bunun başka yolu yok. “Babam bana kızar mı acaba?” diye kaygılanırsan babanla yüzleşirsin. Hayata angaje olmaktan kastım, hayatın içinde kaygıyı alt etmenin yolunu bulursun. Ama kendini boş bıraktığında boşa alınmış araba gibi tepetaklak gidersin. Çünkü insanın psikolojisi öyle yaratılmış. Hep “bundan sonra ne olacak ne yapmalıyım?” sorusu dolanıyor zihnimizde. Öyle olunca tam rahatlama hali pek mümkün görünmüyor. Öyle bir şey teorik olarak mümkün olsa bile, insanı öyle bir ortama koyduğunda düşünceler onu sarabilir. Demin verdiğim örneği bir karı koca olarak düşünün. Çok yoruluyorlar, çok koşturuyorlar, herkesin kendi işi var, evin işleri vs. temmuzda gidiyorlar tatile, dışarıdan bakıldığında geçimli bir çift gibi görünen bu insanlar birbirini boğazlamaya başlarlar. Kavga, gürültü… Ya, tatile gelmemiş miydik? Psikolojik olarak baktığımızda, sen tatile gelmedin. Şimdiye kadar iş güç nedeniyle erteleyip durduğun çatışmaların var. “Bizim nasıl bir evliliğimiz var, nereden gelip nereye gidiyoruz?” diye hiç sormamışsın. İlişkinin niteliğini masaya yatırmamışsın. Tatilde boş kalınca pat diye çıkar karşına. Şöyle seyrediyor: Kaygı, umut çevrimi. Birbirine hemen geçiş olmuyor genellikle. Arada ne var? Can sıkıntısı. Can sıkıntısı da bütün felaketlerin habercisidir. Sıkı can iyi derler ya, iyi değil. Canın sıkılmaya başlarsa hayatla angajmanın kopmaya başlamış demektir. İnsan her daim başka işe koyulandır.

Hocam burada bir parantez açabilir miyim? Tatilde böyle düşünceler gelir dedik. O mutlu hali aslında yaşayamadan bir kargaşa haline bürünürüz. Ben bunu hep anı yaşayamama olarak yorumlardım. Anı yaşayamadığım için geçmişteki sorunlarımı buralara taşıyorum. Buna nasıl bakacağız?

Anı yaşamak deyince ne kast ediyorsunuz kafamda çok net değil. Ben tamamen kendi düşünce sistemini ve psikolojik anlayışını insan varoluşu üzerine kuran birisiyim. Bunu da çok duyuyoruz değil mi “anı yaşa”, “kendini gerçekleştir”. Bunlar benim için çok soyut şeyler. Çünkü kendi yaşantıma ve insanı varoluşsal olarak iyi analiz eden metinlere baktığımda şu ortaya çıkıyor. “Şimdi” diye bir şey yok. Şimdinin içerisinde hep gelecek var, umut var, geçmiş var, hatıralar var. Sadece şimdide olan bir insan yok. Modern psikolojiyi eleştirirken asıl kalkış noktamız olması gereken yerler buralar. Ne anılarını söküp alabiliyorsun insandan ne hayallerini. Ama maalesef şimdiki psikolojik bakışımız bunları tam idrak etmemize imkan vermiyor. Psikoloji öğretilerinin içinde, sanki mutlak rahatlık, anı yaşamak mümkünmüş gibi, insan hiç rüya görmezmiş gibi, insan hiç hayal kurmazmış gibi, insan hiç geçmişe gitmezmiş gibi yaşıyoruz. Halbuki şimdinin içinde geçmiş ve gelecek de var.

Veya bunu yaşayınca sanki patolojik bir haldeymiş gibi…

Evet… Sonra her şey birbirine karışıyor. “Anı yaşa” diyor. “Nasıl yaşayacağım doktor, bana bir anlatsana? Yani hiç kimin çocuğu olduğumu, hangi milletin evladı olduğumu, nerden gelip nereye gittiğimi hiç düşünmeyeyim mi, öyle bırakayım mı kendimi?” Tam relaksasyon, anksiyetesiz, kaygısız hayat yalandır. Sadece şimdiye kazınmış bir anı yaşayan insan da bulunmuyor. Ama maalesef bunları “insan nasıl bir varlıktır?” sorusunu dert edinen meslektaşlarımız görebiliyor. İnsanı sadece parçalara ayırıp incelersen, ki modern psikolojinin en büyük defisiti burasıdır, parçaların toplamından insan çıkacağını sanıyorsun. Oysa insan, dünya hayatı içinde bir bütün halinde yaşayıp gider. Hatta bırak doğduktan itibaren yaşadıklarımızı hem beyin yapımız hem zihnimizin işleyişi sebebiyle önceki nesillerin bile içimizde taşındığına dair veriler var.

Evet ama hocam ben bu dünyaya Şeyda olarak geldiysem aslında bir birey olarak yaşamalıyım gibi düşünüyorum. Tamam geçmişimde bir şeyler olabilir, izler taşıyor olabilirim. Ama bu hayata kendim olarak geldiysem, öyle yaşamam gerekmez mi?

Yaşıyorsun zaten… Ne senden, ne benden bizim yaşantımızı alamazlar. Sen her şeyi, tüm bu anlattıklarımı Şeyda olarak yaşıyorsun zaten. Her zaman anı yaşarız. Kimse de o hayatı bizim elimizden alamaz. Her insan kendi yazgısını kendi ömrünü kendisi tamamlar. Şimdi iki sorumuz var. Kaygıya ne zaman rahatsızlık diyeceğiz; ne zaman yaşantımız patolojik hal alır? Demek ki anksiyete insanın parçası. Mesela şu an gelmişsiniz, hocayla röportaj yapacaksınız. Anksiyetesiz gelmiş olsaydınız, ben size o kadar iyi davranmazdım. Alacaklı gibi “ver bize bir röportaj, ben hiç kaygı hissetmiyorum.” İnsan ilişkilerini biraz zarafete, nezakete gark eden de bu kaygıdır. Ben senin kaygını görürüm, sen de benim kaygımı görürsün. Ve o sayede ufuk kaynaşması olur. Sonra birbirimizi sakinleştiririz, iş yapıyoruz çünkü. Ama sen dersen ki: “Hocam ben buraya geleceğim diye bir haftadır hiç uyumadım. Kalbimi durduramıyorum, ben nasıl doktor olacağım? Çarpıntıdan öleceğim, sürekli kötü bir şey olacak duygusuyla yaşıyorum.” Ben de sana diyeceğim ki: “Şu ilacı alsan iyi olur. Çünkü senin kaygın artık olağan insan kaygısını aşmış. Senin kaygın artık umut içermiyor. Hep kötülük gelecek diye bekliyorsun. Hep bir felaket beklentisi içerisinde yaşıyorsun. Bunun içinde debelenip durduğun için uykuların da bozulmuş. Kendini işe veremiyorsun, dikkatini toparlayamıyorsun.” İşte buna “anksiyete bozukluğu” diyoruz.

Peki hocam bu noktada bir şey sormak istiyorum. Doğrusu toplum içerisinde psikiyatriste gidip ilaç kullanmak çok yerilen veya yanlış bulunan, hatta bazı kesimler için iman zayıflığı olarak görülen bir hareket. Ümitsiz, karamsar mizacından dolayı o kişinin kendi suçuymuş gibi davranılıyor. Bundan dolayı insanların dünyasında gidip yardım almayla ilgili veya bunun gerçekten patolojik olduğu ve iyilik halinin gelebileceğiyle ilgili çok fazla düşünce yok. Birçok uzman bu sorunların psikoterapi veya ilaç kullanmakla çözülmesi gerektiği kanısında. Gerçekten tek çıkar yol bu mu, psikoterapi ve ilaçlar şart mı? İnsan kendi farkındalık ve çabalarıyla bunları aşamaz mı?

Psikiyatristlerin yaptığı işleri daha yakından gördüğünüzde bu soruya siz de çok kolay cevap vereceksiniz. Çünkü ilginç bir denklem ver. Eğer kaygı dediğimiz şey her insanda olması gerekenin belirtisiyse sadece, ona bir şey yapmaya gerek yok. Yapmaya kalkarsanız bu, kötü meslek uygulamasıdır. Aynı şeyi hüzün için de söyleyebilirim. İnsan bazen çöker. “Bu nasıl hayat, yeterince başarılı olamadım. Yeterince ahirete hazırlanamadım.” Bunlar çok saygıdeğer düşünceler… Bakın ben bugün çok iyi değilim, dün akşam bir hocamız vefat etti. Her ölüm haberinde, mevta kendime yakın hissettiğim bir insansa içimden bir şey kopar. Bu durumun tekrar normal haline gelmesi yara iyileşmesi gibidir. Bunun bir zamanı var, hemen doku bütünlüğü sağlanmaz. Psikolojimiz de öyledir. Olağan hayatın içinde böyle hüzün parçaları, kaygı parçaları, zaman zaman yükselen matem kırıntıları hep vardır. İnsan odur zaten. Ama demin anlattığım gibi hiçbir şey yapamayacak hale gelmişse her ne kadar başka geleneksel yöntemler olsa da bizim müdahalemiz olmaksızın kendi haline bırakmak çok yanlış bir şeydir… “Bunu sen aşamıyorsun, hep senin yüzünden, sen doktora giderek dini anlamda hatalı bir şey yapıyorsun” gibi bakmak tam bir felaket. Çünkü o insanın suçluluk duygusunu arttırıyorsun, herkesin yaptığı yapması gereken ama onun beceremediği bir alandan bahsediyorsun. Karşındaki insanın sıkıntısını artırıyorsun. Psikolojik tablolar rahatsızlık haline gelmişse müdahale etmekten başka yol yoktur. İnsanın cildinde abse oluşmuşsa onu açmaktan başka çare yoktur. Kendiliğinden açılabilir. Hayat karşısına başka bir şey çıkarır. Onu bilemem. Çünkü rahatsızlıkların da süresi var. Birçok fiziksel veya ruhsal rahatsızlık bu süreyi tamamlayınca kendiliğinden düzelir. Ama ben mesela kendi asistanlarıma öğretirken, anksiyeteden panikten daralan birisine veya depresyondan yatağından çıkamayan birisine veya halüsinasyonlar içinde saçma sapan düşünceler içerisinde kıvranan birisine müdahale etmememizin, yolda araba çarpmış kanlar içerisinde olan birisine müdahale etmememizle aynı olduğunu anlatıyorum. Kıvranan bir insan gördüğünde koşup yardım edersin. O insanın anksiyetesi nereye doğru gidecek, depresyonu ne kadar sürecek bilemem. Hiç kimse bilemez. Kendiliğinden düzelebilir de, hayat neler getirir bilinmez. Benim mesleki vazifem yardım etmeye çalışmak ve yardım elini uzatmaktır. Siz de fark etmişsinizdir, bazı hastalara bakınca görünür. Onun yürüyüşünden anlarsınız. Duyamadığını, acı çektiğini anlarsınız. Aynı şekilde psikiyatrik rahatsızlığı da herhangi bir insanın görememesi mümkün değildir. Psikiyatrik hastalıklar taklit edilmez. 3 aylık bir asistan kimin sahtekarlık yaptığını fark eder. Derste anlatmak çok zordur ama tecrübeyle “bu sahtekar” der. Acı çeken, hasta olan, yardım arayışı içinde olan insanı sen fark edersin. Böyle psikolojik bir tabloda olan insanın herhangi bir sebeple yardım almasını engellemeye çalışmak tam bir felakettir. Bir insan kaygılıysa, endişeliyse, çökkünse, adım atacak hali yoksa dersin ki “Sen bir doktora git. Sen bir psikoloğa git.” Bizim rahatsızlıklarımız öyledir. Dersen ki, ”Burada oturduğuma bakmayın, benim aklım sürekli 2028 yılında ne olacağında. Çünkü bana, içime öyle doğuyor. O tarihte çok önemli bir şey yaşayacağım.” Ben orada şüphe ederim. Güya anı yaşıyorsun ama kopmuş gitmişsin. Biz ona “gerçeği değerlendirme yetisi bozulmuş” deriz. Yine aynı şekilde geçmişin içinde dönüp duruyor. “Çocukken bir arkadaşıma vurmuştum. Onun günahını nasıl temizleyebileceğimi bilmiyorum, günah mı değil mi onu da bilmiyorum. Ama bu düşünceyi başımdan atamıyorum, ne yapsam bu çocukken yaptığım şey aklıma geliyor.” Buradasın ama büyük ihtimalle psikolojik bir rahatsızlığa duçar olmuşsun, daha ayrıntılı bir görüşme yapmamız lazım seninle. Demek ki tıp öğrencisinin, psikoloji öğrencisinin en büyük derdi kafasının teknomedyatik dünyanın ön yargılarıyla dolu olması. İlk önce onları temizlemeliyiz. Kaygısız, daima rahat bir insan olunmaz. Bunu artık biliyoruz. Bundan sonra sıra bize başvuran insanı anlamaya gelir. Hastaya baktığında psikolojik olarak onu anladığını hissedebilmen için benim kendi tecrübem neticesinde asistanlarıma öğretmeye çalıştığım formül şudur: O hastanın yirmi dört saatini hayal edebildin mi? Sabah kalktığından itibaren bu insan hangi duygularla nasıl hareket ediyordur? Bunu kafanda kurabiliyorsan, onun romanını hikayesini yazabiliyorsan onu anlayabilecek hale gelmişsin demektir…

Bunu psikiyatrik hastalar için mi yoksa tüm hastalar için mi söylüyorsunuz?

Her insan, her insan ilişkisi için söylüyorum. Mesela sen de bir arkadaşının derttaşı olabildin mi, onunla hemdert olabildin mi? Bunu test edebilmek için bu iyi bir çıkış noktasıdır. Onun neler yaşadığını hayal edebiliyor musun? İnsan ilişkilerinde gerçekten geçerli olan tek ölçüt budur bence.

Hocam, ben arkadaşımın 24 saatini hayal edebiliyorsam bu ön yargılı bir bakış olmaz mı? Bunu yapar, şunu yapar. Ama belki çok farklı şeyler yaşıyor içinde.

Ben kendini açan bir ilişkiden bahsediyorum. Hasta bize kendini açar, beni anla diye açar. Senin o sırada vazifen onu anlamaktır. Anladığını nasıl anlarsın? Böyle bir şeyi hayal edebiliyorsan ve kafanda kurduğun yaşantı karşındaki insan tarafından onaylanıyorsa anlamışsındır. Henüz tanımadığın, kendini sana açmamış kimselerden bahsetmiyorum… Siz çok iyi arkadaşsınız. Arkadaşın sana derdini açıyor. Ne diye açıyor? Beni anla diye. Seninle duygudaş olmak için açıyor. Senin o ilişkide o esnada vazifen anlayıcı olmak. O vazifeyi nasıl ifa ettiğini fark etmen için bunları söylüyorum. Yoksa her ilişki için bunu söylemiyorum.

Hocam, dediğiniz şey empatik yaklaşmak. Ben şöyle düşünüyorum. Tıp fakültesine başlamadan önce kafamda hep şu vardı: Ben duyguları kör bir doktor olmayacağım. Hastalarımı gerçekten dediğiniz şekilde anlayacağım, onların üzüntüsünü anlayacağım, kabul edeceğim ve buna göre hareket edeceğim. Ama zaman içerisinde gördüm ki o hasta kendi yaşadığı zorlukları biricik olarak yaşıyor. Ama sen bir hekim olarak yalnızca onunla birlikte üzülmüyorsun, onun gibi onlarca belki yüzlerce hastayla birlikte vakit geçiriyorsun. Sonra şunu düşündüm: Ben de bir insan olarak herkesin üzüntüsüne en az onun kadar üzülebilecek ve onu bütünüyle anlayabilecek bir güce sahip değilim. Onu orada anlayıp bırakabiliyorsan bu çok kıymetli bir şey ama eğer “onun üzüntüsü olması gerekenden fazla bir şekilde senin dünyanda yer ediniyorsa bu sefer sen kendi hayatını sağlıklı ve dengeli bir şekilde idame ettiremezsin” diye düşünüyorum. Siz bu konuda ne düşünürsünüz?

Yıllardır bahsettiğimiz efsanelerden bir tanesi daha… Şundan dolayı efsane diyorum. Bizim hem insanı anlamak hem yardım etme teknikleri açısından tam içinde yüzdüğümüz, nefes alıp verdiğimiz alan burası. Maalesef bunu da yanlış öğretiyoruz. Empatik anlamadan bahsediyoruz ama kendini onun yerine koymada daha ileri gidersen sempatiye dönüşürse yanlış yapıyorsun, kendine zarar verirsin diyoruz. Ben asistanlıkta böyle öğrendim. Empati iyidir, sempati kötüdür… Sevgili arkadaşlar şöyle bir şey yok, “insan ilişkisinde git git git git bir yerde dur. Daha ileri gidersen kendine ve karşındakine zarar verirsin…” Sanıyorum, empatiyle ilgili benim efsane dediğim bu hatalı yaklaşımlar, insanı tam anlamak yerine, mesleğimizi teknikleştirmek gerektiği düşüncesiyle ortaya çıkmış olmalılar… Biraz önce tam başka birinin yerine geçmek gibi bir şeyin söz konusu olmadığından bahsettik. Herkes kendi hayatını yaşar. Herkes kendi ölümünü ölür. Herkes kendi yemeğini yer, herkes kendi gülmesini güler. Felsefe diliyle söyleyecek olursam her insan, kendisi bir “monat”tır. Yani tamamen bağımsız bir ülke gibidir, kimse oraya giremez. Sen de öylesin, ben de öyleyim. Belli ölçülerde anlayışlarımız karşılaşabilir. Bir ufuk kaynaşması olabilir, o da ancak anlaşıldığımızı hissettiğimizde… Yoksa senin onun hayatına geçmen, tıpkı onun gibi yaşaman diye bir şey söz konusu olamaz, böyle bir şey mümkün değil. Acile gidiyorsun, çığlıklar içerisinde ağlayıp sızlayan bir insan. Öğreniyorsun ki trafik kazası olmuş, bütün yakınları vefat etmiş. Empati ve sempati eski Yunancanın kavramları. Hatta Eski Yunan’da daha çok sempatiden bahsediliyor, empati çok yok. Sonra teknik olarak biz bu hale getirmişiz. Neyse acil örneğimize dönelim: Gerek hekim olsun, gerek hasta bakıcı olsun her insan evladının böyle bir durum karşısında içi parçalanır. Şunu mu diyeceğiz: “Şuraya kadar parçalanmak iyidir, ondan sonrası kötüdür.” Böyle bir şey yok. Biliyorum sen de böyle demek istemedin. Bu kavramlara yakından baktığımızda gördüğümüz şey bu. Ben de burada “bize hatalı bir şey öğretmişler”i görüyorum. O yüzden diyorum ki “sen o insanın yerine kendini koymaya çalış, insanın derdiyle dertlen.” O arada sen de “pat” diye bayıldın diyelim. Yani kendini o kadar onun yerine koydun ki sen de bağırmaya başladın. O zaman sana da bakacağız. Orada senin ego gücünle ilgili bir sorun vardır. O yüzden bu öğretme tekniklerimizde dert olduğu kanaatindeyim ben. Bütün tecrübeli hocalar bunu bilir. Bir insanın zorluklar karşısındaki dayanma gücünün eksik olduğunu bilir. Onun da zaten hekimlik gibi psikologluk gibi mesleklerden uzak durması gerekir. Veya kendisini yetiştirmek için biraz daha fazla çaba göstermesinde fayda vardır. Öyle bakarsak daha iyi anlarız. Kim iyi hekim olabilir, kim mesleği daha iyi yapabilir?

Hocam, dedik ya bazı insanların acıya dayanma eşiği daha yüksek veya daha düşük. Kaygı için de aynısı geçerli aslında. Bir bakıyoruz bir insanı çok kaygılandıran bir durum, başka bir insan için anlam ifade etmiyor oluyor. İnsandan insana bunun farklılaşmasının sebebi ne?

Psikoloji yoluna girdik yürüyoruz. Çok güzel… Efsanelerimizi yıktık. Neredeyiz, nereye geldik… Diyelim ki birisinden şu anda karşımda duran iki tıp öğrencisi hanımı tasvir etmesini istedik. Boyu böyle, gözlüğü var yok, başörtüsünü şöyle takmış vs, tasvir eder. Farklılıklar var. Aynı şekilde psikolojimiz de böyle farklı. Artık kişiliğin alanına girmiş bulunuyoruz. Hepimiz farklı kişileriz. Hepimizin olayları algılama biçimi kendine göre. Empati bu nedenle çok kıymetli bir şey… İnsan bu kadar farklılığa rağmen aynı insani özellikleri paylaşıyor diye ötekini anlamaya çalışıyor. Ve bu bir yere kadar oluyor. İleri gidersen senin ego gücünle ilgili bir sıkıntın vardır. Mesleğini yapamıyorsundur, yardıma ihtiyacın vardır. Bu şöyle bir şey değil: Dağın tepesindeyiz, aşağısı uçurum. İnsan ilişkisi böyle bir şey değil. Bir insanı anlama konusunda istediğin gibi ileri gidebilirsin, çünkü insan olarak anlaşılmaya ihtiyacımız vardır… Dağıtmayalım. Kişilik alanına dönecek olursak, farklı kişiliklerimiz var. Kişilik farklılıkları Eski Yunan’dan beri en çok merak edilen konulardan. Kütüphaneler dolusu kitap yazılmış bu konuda… İslam alimleri de buna çok kafa yormuşlar. Hatta eski Yunan’dan ve Avrupa’dan aldıkları İslam sanılmış. Bazı şeylerin İslam’la hiçbir alakası olmamasına rağmen girmiş bu bakış kültürümüze. Avrupa’da hala çok moda, insanın simasından kişiliğini tanımaya çalışmak… Ama bugünkü bilgilerimizle bunların hiçbir geçerliliği olmadığını biliyoruz. Kişilik teorileriyle anlamaya çalışıyoruz kişilik farklılıklarını. Psikoloji ve psikiyatrinin en zor ve en dar yeri burası: Kişilik. Kişilikleri de öğrettiğimizde o zaman anlaşmayla, birbirimizi anlamayla ilgili bir adım daha atmış oluyoruz. Kişilikler hakkındaki bilgimiz bize bu konuda bir avantaj sağlıyor. Ben birçok yerde bunu anlatmaya çalışıyorum. Kişilikleri nasıl tasnif ediyoruz? Bu tasnifi bilmenin insanı anlamada gerçekten çok faydası var. Buradan çocuk yetiştirmekten aile danışmanlığına kadar birçok yere kadar gidebiliriz.

Hocam çok bahsettik. Empati için tam olarak “karşıdakinin yerine tam olarak kendimi koyup, onun hissettiğini hissetme çabası” diyebilir miyiz?

Ben hiç böyle tasniflere girmedim. Anlamak ve anlaşılmaya ne kadar önem verdiğimi anladınız. İnsan ilişkisindeki en temel insani eylemimizdir anlamak. Empatiyi çok kullanmam. Anlamaya, anlaşılmaya, ilişkiye mecbur varlıklarız. Ben empatiden ziyade anlama, anlaşılma derim. Bakın inşallah buradan iyi duygularla ayrılırsanız buna neden olan şey benim güzel konuşmam değildir. Birbirimizi anlama gayretimizdir… İnsan ilişkisini insan ilişkisi yapan şey bu anlama, anlaşılma çabasıdır. Kaygı nasıl bizim var oluşumuzda kökleşmişse, anlamak-anlaşılmak isteği de, ilişkiye yönelik olmak da var oluşumuzda vardır. İnsan olmaktan başka silahımız yok. Hekim olarak da öyle… hele de ruhiyatçı olarak. Sen kendin ne kadar anlamak için çabalarsan, karşındaki de seni o kadar fark edecektir ve o kadar empatik bir ilişki olacaktır. Kitapta da geçiyor ya “yüreğinin götürdüğü yere gitmelisin.” Ama nerede durmalısın? Şimdi bahis değişti artık, ne oldu? Etik, sınırlar meselesi… Oraya kadar sen kendi mesleğini insani potansiyellerini hayata geçirerek yapıyorsun. Ama nereye kadar yapmalısın? Hastanı evine götürüp bakmaya başlamalı mısın mesela… Hekimliğin mesleki sınırları var. Buraları düzenleyecek olan şey “etik”tir. Hastanın sınırlarına onlar istemeden giremeyiz. İsteseler bile mesleki sınırlarımız olduğu için giremeyiz. Hiçbir hekim hiçbir hastayla sosyal bir ilişki kuramaz. Ben hekim olarak ne yapmalıyım? Bir ilişki ne kadar sosyal ilişkiye benzerse o kadar etik ihlalinin ihtimali vardır.

Hocam biraz toparlayacak olursam, hepimizin olayları algılama biçmi farklı dedik. Ve bunun da fıtrattan geldiğini söyledik.

Fıtrattan değil, kişilikten. Her bir kavramı söylediğinde ben bir duruyorum değil mi? Çünkü ömrüm onları düşünmekle geçti. Evet aslında kişiliğimiz de fıtratımızla şekillenmiyor mu? Onun yönünde şekilleniyor ama ondan ayrı. Mesela sen bir embriyonun büyümüş halisin. Annemizin karnından çıkıp büyüdük bu hale geldik. “Sen embriyosun diyebilir misin?” İşte buna benziyor.

Fıtratımızı bulmalı mıyız?

Kendini tanımalısın. Kendini bil, kendini tanı. “Bir ben var benden içeri…” Şimdi en zor yere, psikoloji ve ilahiyatın kesişim yerine geldik. Kendini nasıl bileceksin? Bir insanın kendisini tanımadan semptomlarını bilmeden onu alt etmesi mümkün mü? Kişiliklerin farkını bilmeden “kendini tanı” mottosunu anlaması mümkün mü? Kendimizin arkasında ne var? Ben buraya geldiğimizde her zamankinden daha da temkinli olurum, hata yapmaktan korkarım. O yüzden şimdilik psikolojinin içerisindeyiz, orada kalalım olmaz mı?

Kaynak: Tıbbiyeli Dergi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found