Baba

İster anne ister baba, ebeveyn olmanın başta gönüllülük ve fedakârlık olmak üzere birçok ortak noktası var. Şüphesiz istisnalar olabilir ama çocuğun dünyasında tuttukları yer ve toplumsal değerler açısından anne olmak ile baba olmak, birbirleriyle kıyas dahi kabul etmez. Anne olmak, geniş ve çok bağlı taraftar kitlesine sahip büyük bir takıma, baba olmak ise pek seyircisi olmayan, uzak deplasmandan gelmiş küçük bir ekibe benzetilebilir.

Bu icat günlerin tüketim toplumuyla bağlantısını, burjuvazinin dizgin tutmaz iştahının aile bağlarımızı bile yağmalamakta beis görmediği gerçeğini bir an için unutalım. Babalar Günü”nün, Anneler Günü”nün yanında ne kadar sade suya tirit kaldığı, dostlar alışverişte görsün misali psikolojimize monte ediliverdiği tespitlerimizin kanıtı…

Baba olmak, bilim dünyasında da mahzun, garip. Anne olmakla ilgili gerek akademik gerek popüler yayınlar, kütüphaneler dolusu yer tutarken, baba olmak hakkında çok cılız düşünce ve araştırmalar, daha yeni ortaya çıkmaya başlıyor. “Babası olmamak” konulu yayınlar bile “baba olmak” üzerine odaklananlardan çok daha fazla. Şu durumda baba olmanın psikolojisiyle ilgili mesleki ahkâm kesmek yerine hatıralarımızdan müteşekkil bir patikadan ilerlemeye çalışmak, en iyisi…

Babam, Almanya”ya ilk giden gurbetçilerden. O giderken ben henüz ilkokula başlıyordum. O döndüğünde iki çocuk babası uzman doktordum. Babam gidince, biz de annem ve kardeşimle ilçeden Denizli”ye göçmüş, küçük bir kira evine sığınmıştık. Zor, pek zor günlerdi. Bu zor günlerde annemin müthiş direncinin yanında en büyük destekçim, zihnimdeki babamla ilgili, ilçede demircilik atölyemiz olduğu günlerden kalma bir resimdi. Örs başında, çekiç elinde kızgın demirlere boyun eğdiren çıplak kollarıyla güçlü-heybetli bir adam; hayran hayran izlenen maharetli bir usta… Kader bizi ayırmıştı ama bir gün babam dönecek ve bizi bu zor durumlardan kurtaracaktı. Onun güçlü ve heybetli olduğundan emindim. Artık küçük de sayılmazdım, yılda bir izine geliyor, görüşüyorduk. Bir gün mahallede bir arkadaşımla dalaşma sırasında, birçok zaman olduğu gibi iş yine döndü dolaştı, “Benim babam senin babanı döver” noktasına geldi. Ben arkadaşımın babasını tanıyor biliyordum, onun benimkini bilme ihtimali pek azdı, belki izine geldiğinde kısacık görmüş olabilirdi. Birden bire arkadaşımın eda ve tavırları üste çıktı. Çok kararlı bir şekilde babamın sandığım gibi güçlü ve heybetli değil, tam tersine ufak tefek birisi olduğunu söylüyordu. Onun iddiasını test etmek için babamın bir daha izine gelmesini beklemekten başka şansım yoktu. Babam nedense bu sefer izine her zamankinden daha geç geldi. Herkes, babama ne olduğunu, niye bu kadar geciktiğini merak ediyordu, o otogardan faytonla evimize doğru gelirken. Bense bir an önce insin ve boyuna posuna bakayım istiyordum. İndi. Arkadaşım haklıydı. Ben 10 yaşındaydım, babamın boyu benden sadece bir karış büyüktü. Hayatımdaki en etkili hayal kırıklıklarından birisi oldu bu heybetli, güçlü baba imgemin uçup gidivermesi. Fiziksel güçlü baba imgem böylece parçalandı ama manevi alandaki güçlü baba, tunç bir heykel gibi kaldı.

Ergenliğimden itibaren babamla ilgili en canlı anılarım, “Yalnızca para göndermekle olmuyor babalık!” sözü etrafında şekilleniyordu. Düpedüz edepsizlikti benimkisi ama çok uzun zaman aldı bu düğümün çözülmesi. Babam bana karşı hep borçlu konumundaydı. Dilediğim zaman onu yeterince iyi baba olmamakla itham edebilirdim. Annem gibi “9 ay karnımda taşıdım”la başlayan cümleler de kuramıyordu. Babamla, daha doğrusu içimdeki baba figürüyle bu aptalca didişmem, 35 yaşıma kadar devam etti. Başıma gelen iyi şeylerden kendimi, kötü şeylerden ise babamı sorumlu tutmayı içten içe sürdürdüm.

Temelli döndüğünde babamın oğullarım için benden daha çok çırpındığını, onları en az benim kadar dert edindiğini fark edince, ayıldım. Bu nasıl bir karşılıksız sevgiydi Allah”ım!… Torunlarının var olmasından, yüzlerinin gülmesinden başka hiçbir şey istemediği, can sağlığı ve mutluluk dışında hiçbir beklentisi olmadığı o kadar açıktı ki… Kendi çocuklarımla ilişkisi sırasında babamın çocukluğunu gördüm, bir zamanlar çocuk olduğunu, tıpkı benim gibi bir insan olduğunu anladım. Psikolojim, onunla barıştı.

1994″ten beri babamla ikimiz de Ankara”dayız, komşuyuz. Babamı da annemi de tanıyanlar, beni pervane gibi çevrelerinde tutan asıl gücün annemin cin fikirliliği olduğunu ileri sürüyorlar. Ben de itiraz ediyorum. Bu tercihimde aslan payını babamda ve babamla ilişkimde görüyorum. Baba; içimizdeki tunç heykel, hayatla tutamak noktamız, kâh didişerek kâh güvenerek yapışmaya çalıştığımız… Hayat mücadelemizde önce mesuliyetini sınadığımız denek taşı, sonra mesuliyetimizin sınandığı onay makamı, nihai helalleşme mercii. Baba; iş, çoluk çocuğun nafakası. Baba; gurbet, gidip de gelmeme ihtimali. Baba; maden, göçük tehlikesi. Baba; siperde beklemek, şehadet şerbeti.

Baba olmak; seyircisiz, küçük, uzaktan gelmiş deplasman takımı rolüne rıza göstermek…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel