BUNU KONUŞALIM

Hocam; ilk olarak sosyolojik bir değerlendirme ile başlayalım isterseniz. Malumunuz kurban, toplumdaki kaynaşmanın ve kardeşliğin en önemli sağlayıcılarından bir tanesi. Özellikle kurban etinin üçte ikisinin dağıtılması bu dayanışmayı nasıl etkiler? Her iki tarafta nasıl izler bırakır?“Kurban”, temelinde Yahudi-Hristiyan geleneğinin bulunduğu Batı’dan kaynaklanan modernliğin tüm diğer kültürlere hâkim olduğu yaşadığımız zamanlarda, manasının anlaşılması oldukça zorlaşmış, neredeyse hayvanlara zulmetmeyle özdeş hâle getirilmeye çalışılan, üzerinde sürekli kara propaganda yürütülen bir ibadet. İslamofobinin dayandırılmaya çalışıldığı gerekçelerden bir tanesi… Oysa “kurban” ibadeti, sayesinde insan olmamız, toplum hâline gelmeyi başardığımız, anlamaya mecbur olduğumuz birçok derin anlamlar ihtiva ediyor. Niye böyle olduğunu birazdan konuşuruz. Sorunuz kurban ibadetinin çok yönlü işlevlerinden sadece bir tanesiyle ilgili.
Kurbanı ibadet hâline getiren en önemli husus, “kutsal adanma”. O, sıradan bir hayvan kesme eylemi değil. Bu ibadeti yapan, Yaratıcı’yla bir bağ kurmak, O’na hem şükranını hem dileğini ifade etmek istiyor. “Kurban” sözü, her dilde var. Sözün etimolojisine baktığımızda, “kutsal kılma” anlatılmak istendiğini görüyoruz. Mesela Latince kökenli dillerdeki “sacrifice” terimi ile karşılanan kurban, kutsal anlamına gelen “sacer” ile yapmak anlamına gelen “facere” kelimelerinin bir araya getirilmesinden oluşan “sacrificium”dan kaynaklanıyor. “Kutsal kılmak”, onu Yaratıcı’ya takdim ederek, O’nun mülkü hâline getirmek, daha doğrusu zaten O’nun olduğunu tasdik etmek, bu sayede Yaratıcı’yla aramızda görünür bir bağ kurmak manasına geliyor. Kurban ibadetindeki işlevlere bakarken bu ana manadan hiç ayrılmamalıyız.
Sorunuza gelince… Evet, söylediğiniz gibi kurban etinin çoğu, birlikte yaşadığımız insanlara, çevremize, muhtaçlara dağıtılmak zorunda. Kutsal, “komünyon” ile birliktedir; toplumsal yanı olmadan “kutsal” olmaz. Zira “kurban”dan murat, Yaratıcı’yla bağımızın hep devam ettiğinin, insan ve toplum olmamızı O’na borçlu olduğumuzun beyanı. Kurbanın bu toplumsal yanı hep gözden kaçırılıyor. Kurban etinin dağıtılması, toplumsallaştırılması, teşekkürümüzün yaygınlaştırılmasının yanı sıra, insanın toplumsal bir varlık olduğunun, toplum olabilmeyi başarmamıza vesile olmasının bir nişanesi olarak kutsallığın paylaşılmasını da ifade ediyor.
Hocam bu durumun sosyal psikoloji üzerindeki etkisi nelerdir?
Maneviyatın toplum üzerindeki etkileri konusunda yabancı olanlar tuhaf karşılayabilirler ama kurban ibadetinin toplumsal etkisi çok yüksektir. Aynı Yaratıcı’nın eşit kulları olduklarını, kendilerinden bir arada barış ve dayanışma içinde yaşamaları istendiği hissiyatı, kurban ibadeti çerçevesinde çok artar. Bakın, yıllardır toplumumuz etnik ve mezhebî nedenlerle birbirine karşı kışkırtılmaya, birbirine düşürülmeye çalışılıyor. Bu tuzaklara düşmeyişimizi haklı olarak milletimizin ferasetine, basiretine bağlıyoruz. İşte bu feraset ve basiret, kurban gibi ibadetler sayesinde yerleşiyor, otomatizma kazanıyor.
Kurbanın bireyler üzerindeki faydalarına geçelim. Kurbanın insan psikolojisindeki arınmaya katkıları nelerdir? Bu bağlamda bize neler söyleyebilirsiniz?
Bu sorunuz aracılığıyla ilk başta söylediğim, kurban sayesinde insan ve toplum olduğumuz şeklindeki iddialı cümlemi açıklamaya geçebilirim. İnsan olabilmek, bir kültür kurabilmek için, insanın üç dürtüsüne yasaklar koyarak bastırması, sınırlar koyabilmesi gerekir. Tüm dinler, bu yasakların gereğini, başka türlü ne insan ne toplum olmanızın mümkün olmadığını insanlara anlatmaya çalışır. Bunlardan birincisi; cinsellik alanındaki, diğeri ise yiyecek ve tüketim alanındaki kısıtlamalardır. İnsanın cinsel ve yeme dürtülerini “helal” dairesinde doyurması istenir. Helal dairesinde kalabilmek için diğerlerine yasak konulur. Herkesle evlenemez, bulduğunuz her şeyi, hele hele insan kardeşinin etini asla ve kata yiyemezsin. Bu temel yasaklardan üçüncüsü ise “Öldürmeyeceksin!” diye ifade edilen cinayete konulan yasaktır. Suçsuz bir insanı öldürmenin tüm insanlığı öldürmek manasına gelebileceğini dinimiz buyurur. Ama bir insanın bu buyruğu sindirebilmesi, ahlaki bir temrin hâline getirebilmesi öyle de kolay değildir. İbadetlerle tekrar tekrar herkese duyurulması ve Yaratıcı’yla yapılan sözleşmenin yenilenmesi lazımdır. Zira insan, sözleşmeyi bozucu, fesat çıkarıcı, kan dökücü bir varlıktır ve üstüne üstlük kendisini her yaptığı işte haklı görür. İşlediği cinayetten dolayı güçlü bir pişmanlık hisseden cani pek azdır. Kurban, kan dökmenin ancak helal olması hâlinde meşru olabileceğini, aksi hâlde yasak olduğunu hepimize her yıl bir kez daha vurgular ve bunu kulluk bilincini artırmaya çalışarak yapar.
Bilindiği üzere kurban mal ile yapılan ibadetlerimizdendir. Hz. Âdem’in oğulları Habil ve Kabil’in hikâyesinde de olduğu gibi dünya malına karşı düşkünlüğü önlemede kurban ibadetinin yeri neresidir? Bu ibadet dünya malı ile insanın ilişkisini nasıl düzenler?
Habil ile Kabil’in arasındaki gerilim aslında her birimizin, psikolojimizin kendi içinde de var olan bir gerilimdir. Tüm kutsal anlatı ve kıssalar, en nihayetinde bize kendi içimizdeki eğilimler konusunda aydınlatır ve haktan, hakikatten yana tavır almamızı isterler. İbadetlerle de bu pekiştirilir, gözden geçirilir. Kurban ibadetinin mal ile yapılan bir ibadet olması, kurban kes(e)meyenlerin süreçten nasiplenmedikleri manasına gelmez. Hac ile birlikte düşünüldüğünde kurban dünyanın da, hayatın da geçici olduğunu; bunu anlamak için merkeze yönelmek gerektiğini gösterir. İmkânı olup yapanlar sayesinde uygulamaya geçen bu anlam, tüm insanlığa dalga dalga yayılır.
Hocam; en dar çembere gelirsek, bilindiği gibi insanın eğer muktedirse kendi kurbanını kendi kesmesi tavsiye edilmektedir. İslam kültüründe kurban kişinin içinde birikmiş şiddeti de köreltmesi bakımından önemlidir. Tüm bunlardan hareketle kurban kişide ne gibi değişikliklere yol açar?
“Şiddet” demeyelim de “agresyon” (“hırs” diye çevirmek en doğrusu galiba) diyelim isterseniz. “Agresyon”, hepimizde var olan, hayır olana yöneltildiğinde azim ve kararlılık, şer olana yöneltildiğinde ise hasislik, bencillik, şiddet ve kan dökücülük olarak karşımıza çıkabilir. İnsanın kurbanını kendisinin kesmesi, kendisini tanıması ve hayır olana yönelmesi açısından teşvik edici bir öğretmen olabilir elbette.
Son olarak, kurbanın psikolojisi üzerinden giderek söyleşimizi bitirelim. Kıymetli hocam, Hz. İsmail örneğinden hareketle kurban ve teslimiyet psikolojisi hakkında bizlere neler söyleyebilirsiniz?
Tam kurbanın çok işlevsel ve çok anlamlı olduğunu hiç unutmamak, asla anlatılan anlamlarıyla yetinmemek gerektiğini söyleyecektim, bu güzel sorunuz geldi, teşekkür ederim. Kurban ve teslimiyet ilişkisi, en azından tüm konuştuklarımız kadar önemli. Bu önemi daha derinden anlayabilmek için felsefe ve psikoloji meraklılarına varoluşçu düşüncenin kurucusu olarak kabul edilen Sören Kierkegaard’ın “Korku ve Titreme” kitabını öneririm. Bu küçük ama dev muhtevalı risale, Hz. İbrahim’in (ve tabii ki Hz. İsmail’in, Hristiyanlık’ta İshak) imanına ve teslimiyetine odaklanmıştır. “İman” sadece Allah’ın varlığına inanmak değil, O’nun için her şeyi her an yapabilecek kadar arzulu ve iradeli olmaktır. Hz. İbrahim ve oğlunun sergilediği ve başardıkları tutum budur; bu sayede iman sınavını geçmişlerdir. Hz. İbrahim ve oğlu, imanımızla sadece neye inanmamız gerektiğini değil kim olmamız gerektiğini de bize göstermişlerdir. Hak ve hakikat için gerekirse tüm yerleşik değerlerden radikal bir biçimde kopulması gerektiğini ilan etmişlerdir.
Bizlerle bu kıymetli düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkürlerimi sunuyorum. Son olarak eklemek istediğiniz bir sözünüz var mı?
Söze son yok, şimdilik bu kadar yeter, ben tekrar teşekkür ederim.

Söyleşi: Muhammed Kâmil Yaykan

Kaynak: Diyanet Dergi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel