Gerçek yüzümüzde

1-Yüzden karakter okuma ihtiyacı nereden çıkmıştır?

İnsanın başlı başına muamma oluşu ama insan ilişkisine mecburiyetimiz, karşılaştığımız bir kimsenin kişiliğini tanıyabilecek şifreler aramamız, yüzden kişilik okuma konusunda temel motivasyonu sağlıyor. İnsan ilişki arıyor, mutlaka hayatını başkalarıyla birlikte sürdürüyor ama insan ilişkisi çok zor, her ilişki tuzaklarla dolu. Bu yüzden nasıl geleceğimizi bilmek konusunda müthiş bir istek duyuyor, bu isteğimiz her türlü falcılık ve kehanet uğraşlarına kaynaklık ediyorsa, karşımızdaki insanın nasıl birisi olduğunu da hemen bir bakışta görmek, anlamak istiyoruz.

Diğer insan, bize kendisini yüzü aracılığıyla sunar. Bir insanı tanımak için mutlaka onun yüzündeki anlam denizine dalmak gerekir. Başkalarını sevmek ya da sevmemek onun yüzünde gördüğümüz(ü sandığımız) anlamlar sayesindedir. Bir insanın yüzüne baktığımızda ilk fark ettiğimiz, bir  belirsizlik, sürekli bir farklılaşma, imge avcısı gibi gezinen gözlerimizden hep bir kaçıştır. Zaman zaman bir yüzde sabit bir anlam yakaladığımızı sanırız ama beyhude, o durmaksızın değişir. Ötekinin tüketilemez, bilgi konusuna dönüştürülemez olan yüzü karşısında her zaman çaresiz kalmaya mahkumuzdur. Karşımızdaki insanın yüzünü tek bir anlama sabitleyememek, o çok övündüğümüz gücümüzü tuzla buz eder. Civa gibi sürekli anlamlar üreten yüzü belli özelliklere raptetmek, oraya baktığımızda gördüğümüz anlamı sabitlemek, karşımızdaki insanın nemenem birisi olduğunu hemen keşfetmek bu yüzden müthiş bir arzudur.

Latincede “kişi” anlamına gelen “persona” sözcüğü, önceleri tiyatro oyuncularının yüzlerine taktıkları maskeyi ifade ediyordu; sözcük zamanla maskeyi takan kişiyle, onun üstlendiği rolle ve daha sonra da bizzat “kişilik”in kendisiyle özdeş hale geldi. Demek ki, kişilikle yüzümüz arasında yalnızca bir maske mesafesi vardır. Maskenin nedeni de hayatın içinde üstlendiğimiz toplumsal rollerdir. Karşımızdaki insanı toplumsal rollerin oluşturduğu maskenin arkasını görecek kadar tanımak istiyoruz. İnsanın yüzüne odaklandığımızda onun rollerin ötesindeki gerçek kişiliğine çok yaklaştığımızı düşünüyoruz.

2-Doğulu ve batılı toplumlar arasında yüz okuma konusunda ne gibi farklılıklar var?

Çok eski zamanlardan beri yüzün zengin muhtevası nedeniyle insanın kişiliğinin yüzünden anlaşılabileceğini ileri süren görüşler olmuş. Her ne kadar bu anlayışın batıya doğudan, Hint’ten, Çin’den geldiği söylense de, bu en eski kaynaklarla ilgili sağlam bilgilerden yoksun olduğumuzdan biz kitabımızda daha çok dikkatimizi Eski Yunan’a odakladık. İnsanın kişiliğini, ahlaki karakterini yüzündeki anatomik işaretlerden anlamaya çalışmanın batı düşünce ve biliminde çok köklü bir yeri var.  Kaynağında Aristo’nun bulunduğuna inanılan bu görüşlere batı dünyasında “fizyonomi” deniyor.

Eski Yunan’da fizyonomik bakış daha ziyade somut tariflere bağlı olarak işliyor, örneğin şöyle bir yüz tipi, yüzünün anatomisinde şu özellikler olanın şu tarzda kişiliği vardır deniyor ama batı Ortaçağ’ında işin içine astroloji, büyü ve kehanet karışmaya başlıyor. Cahil halk, kerameti kendinden menkul kimselere biat etmeye başlayınca fizyonomi özellikle iktidar sahiplerinin nezdinde tepki çekiyor, fizyonomiyle uğraşanlar işkencelere tabii tutuluyor, İngiltere’de II. George zamanında yasadışı ilan ediliyor. İlginç ama böyle. Ortaçağ’da batıda fizyonomik bakışı iktidarlar savunmuyor, tam tersine yasaklamaya kalkıyorlar. Çünkü halk birilerinin fizyonomi, astroloji ve büyü gibi yetenekleri olduğuna inanmaya başlarsa egemenler, iktidarlarının sarsılacağını düşünüyorlar.

Her ne kadar birçokları tarafından İslam dünyasında yüzden kişilik okumanın çok kendine özgü bir yeri olduğuna inanılsa, hatta bunun İslami bir bilim olduğu düşünülse de da araştırmalarımız sonucunda gördük ki İslam dünyasında yüzden ya da genel olarak insan bedenininden yola çıkarak kişilikle ilgili çıkarımlar yapan eserler, Eski Yunan eserlerinin tercümesinden sonra yaygınlaşıyor. İslam dünyasında yüzden kişilik okuma girişimleri, “İlmi sima”, “ilmi firaset”, “ilmi kıyafet” gibi adlarla anılıyor.  Aynı kaynaktan beslendikleri için Batıda “fizyonomi”, İslam dünyasında “ilmi sima” adı altında üretilen bilgi arasında inanılmaz benzerlikler var ama bize göre İslam dünyasında yüzden kişilik okuma bambaşka bir çehreye bürünüyor, İslamileşiyor.

Müslümanların bu ilme ilgi duymasının ana sebeplerinden biri olarak Kur’an-ı Kerim’in Hicr Sûresinin 75. Ayetinde “Şüphesiz bunda derin bir kavrayışa sahip olanlar için ibretler vardır.” ifadesi dayanak olarak gösterilir. Ayrıca diğer bazı ayet ve “Müminin firasetinden sakınınız, çünkü o Allah’ın nuru ile bakmaktadır.” gibi hadislerde bu ilmin verilerine işaret edildiği söylenir. Buralardan yola çıkarak yüzden kişilik okuma İslami bilginin, özellikle Tasavvuf’un içine yerleşir.  Tasavvuf ehli, firaseti daha çok “ilham” anlamında kullanmışlardır. Onlara göre firaset, keşif yolu ile elde edilen bir tür gayb anlamına gelir ve müminin Allah’ın nuru ile bakması; Allah’ın, o kulun gören gözü gibi olmasıdır. Bu konuda yazılan ve adına “kıyafetname” denilen kitaplarda verilen bilgi Eski Yunan’dan beri süregelen fizyonomi bilgisiyle çok benzerlikler taşısa da elbette böyle bir firaset anlayışının batıdan aktarılan fizyonomiyle uzaktan yakından alakası kalmayacaktır. Hz. Mevlana’nın “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” sözü aslında yüzden kişilik okumanın İslam dünyasında çok farklı bir anlama bürüneceğinin, bürünmüş olduğunun göstergesidir. Zira İslam inancının kendisi Allah’ın ayetleri içinde gördüğü yeryüzü oluşumlarının arasında insan yüzüne çok özel bir önem vermiştir. Ayrıca İslam dünyasında yüzden kişilik analizi bir miktar rağbet ve itibar görmüş olsa da İslam inancında insanın yüz yapısı nedeniyle kaderinin önceden belirlenmiş olduğu ve o insanın değişme ve hidayet açısından başkaca imkanın kalmadığı gibi bir yorumun yer bulması imkansızdır. Bu nedenle firaset ilmine bağlı kimselerin eserlerinde bile insanın yüzündeki anatomik özelliklerden kişilik ve ahlak yapısına ilişkin kesin hükümler vermenin genelleştirilmesinin ve herkes tarafından yapılmasının sakıncaları üzerinde durulduğu görülecektir:  Örneğin “Bütün uzun boylular ahmak olsa da, Ömer müstesna; kısa boylular fitne kaynağı görülse de Ali müstesna” diye şerh düşmüşlerdir.

3-Yüzden karakter okuma nasıl ırkçılığa neden olmuştur?

Yüzden kişilik okumanın ırkçılığa dönüşmesi İslam dünyasında değil batıda ortaya çıkmıştır. Daha önce ortaçağda birçok ezoterik bilgi gibi fizyonominin de iktidarlar tarafından yasaklandığını söylemiştik. Ortaçağ’da büyü ve kehanetle olan bağlantısı nedeniyle gözden düşen, yasaklanan fizyonominin yıldızı, çok enteresan bir biçimde Aydınlanma dönemiyle birlikte yeniden parlamaya başlıyor. Şüphesiz Aydınlanma döneminin fizyonomisi de tıpkı Eski Yunan’daki gibi maddeci; insanın en deruni yanlarının bile yüzünde maddi işaretlerle kendisini belli ettiğine inanılıyor, yeni gelişen nöroloji ve psikoloji bilimleri bu inanca göre şekilleniyor. Yüz, kafa ve beyin yapısının insanda nasıl tezahürlere yol açtığı inceden sürmeye inceleniyor.

Birçok araştırmacı, batıda bilimin özellikle beyin incelemelerinin hızla gelişmesinin fizyonomik bakışla ilişkisi olduğunu belirtiyor. Bilimin gelişmesine katkıda bulunması fizyonomi adına olumlu bir puan belki ama yine araştırmacıların fizyonomiye bağladıkları öyle bir batılı davranışı var ki, altından kalkılması çok zor. Bu davranış, ırkçılık. Çünkü eğer kişiliğimiz yüzümüze doğuştan bir kader, alın yazısı gibi nakşolunmuşsa, bu kişiliğin tamamen genetik olduğu anlamına gelir. Böyle biyolojiye iman eden görüşlerden ırkçılığı türetmek çok kolaydır. Kitabımızda insanın kişiliğinin, ahlaki özelliklerinin yüzündeki anatomik işaretlerde bulunduğuna dair oldukça maddeci görüşlerin nasıl kolayca ırkçılığa dönüştüğünü örnekleriyle uzun uzun açıklıyoruz.

Irkçılık derken yalnızca siyasi ve ideolojik bir eğilim olarak batı tarihine musallat olmuş bir akımdan bahsetmiyoruz. Batıdaki hukuk tarihini incelediğimizde, fiziki özellikler ve şekil bozukluklarıyla kişinin şeytani nitelikleri arasında bir bağ olduğuna ilişkin fizyonominin etkisi altındaki görüşlerin hep bulunduğunu görüyoruz. Hukuk adına zanlılar arasında en çirkin olanının suçlu olma ihtimalinin en fazla olduğunun açıkça savunulduğu zamanlar bile olmuş. Örneğin bilimsel devrimler ve Reformasyon zamanında bilim adına “hırsız, geniş dudaklı ve sert bakışlıdır!”gibi sözler söylenebilmiş.   Batılı zihnin güya olumlu yönde köklü bir dönüşüm geçirdiği bir zamanda insanı hayretler içinde bırakan bu fikirler, araştırmacılara ve bize göre modern zamanlarda ve günümüzde de etkisini hep sürdürüyor.  Sanılanın aksine ilmi sima İslam dünyasında sadece birkaç meraklı tarafından sürdürülmeye çalışılırken fizyonominin batıda birçok ilgilisi, meraklısı var. İnternet, insanları bir bakışta yüzünden tanıyabileceğimizi söyleyen saçma sapan bilgi yığınıyla dolu.

4- Yüzden kişilik okumayı bilimsel olarak kabul ediyor musunuz?

Yüzden kişilik okumanın bilimsel bir geçerliliği yoktur; insan yüzünün anatomik, şekilsel özellikleri ile insanın kişiliği arasında bir ilişki olduğu bugüne dek ispat edilememiştir. Elbette insanın yüzünün hekimler ve ruhiyatçılar için çok anlamı vardır ama bu anlam yüzün anatomik özelliklerinden kaynaklanmaz, ruh halimizin yüzümüze yansımasıyla ilgilidir.

Peki, hiç ilişki yok mu yüzümüzle kişiliğimiz arasında? ‘Yüzünde nur yok’, ‘yüzünden belli nasıl biri olduğu’, ‘içindeki kötülük yüzüne vurmuş’ gibi ifadelerin hiçbir rasyonel temeli yok mu? İnsan yüzünün anatomik kısımlarının ölçüleri veya şekilleri ile kişilik arasında ilişki olmadığını söylemek insanın yüzü ile kişiliği arasında hiçbir ilişki yoktur demekten farklıdır.  Biz ruhiyatçılar da insanın kişiliğini anlamaya çalışırken elbette yüzüne bakıyoruz ama sadece yüzüne bakmak bir insanı anlama çabasının ilk adımıdır ve bir insanı anlamak için yüzlerce başka adım atmak gerekir. Bir insanın kişiliğini anlamak ise onun ruhsal durumunu anlamaktan daha da uzun bir zamanı gerektirir. Mesela bir ruhiyatçının beden dilini anlama konusunda sağlam bir eğitimi olması lazımdır. Beden dili insanın kişiliği hakkında bazı ipuçları verebilir ama bedenin sabit şekli yani anatomik yapısı kişilik hakkında belirgin bir ipucu vermez. Lakin beden dili konusunda yetkinleşmek de karşımızdaki insanın kişiliğini anlamak için yetmez zira yüz ifadeleri ile duygular arasındaki ilişkiye odaklanan pek çok çalışma yapılmış ve tutarlı sonuçlar elde edilmiş ise de yüz ifadelerinin ve daha genel olarak beden dilinin kültürden kültüre değişkenlik gösterebildiği görülmüştür. Yani lisan gibi beden dili de farklı topluluklarda farklılık gösterebilmektedir. Kültürden kültüre görülen bu değişkenliğin yanı sıra aynı kültürdeki farklı gruplarda da bazı değişkenlikler vardır. Mesela farklı yaş gruplarında beden dili açısından farklılıklar görülebilir veya kadınlarla erkekler arasında da beden dili kullanımı açısından farklar vardır. 

5-Kişilikleri tanımak çok zor tamam ama kabul etmeliyiz ki, toplum içinde insan sarrafı denilen tipler var;s izce insan sarrafları yok mu? 

İnsanları bir süre gözlemledikten sonra onların kişilikleri hakkında doğru tahminlerde bulunabilen kimselerin olduğu kesin. İnsan sarraflarının en önemli ortak yönleri insanlarla yoğun biçimde ilişki içinde olmalarıdır ve bu ilişkilerinde genellikle önceden belirlenmiş bir güç dengesi yoktur. Yani insanlarla karşılaşmaları sırasında kimin güçlü, kimin zayıf olduğu, kimin üst, kimin ast olduğu konusunda bir belirsizlik vardır. Bu nedenle bu güç dengesini sıfırdan inşa etmek mecburiyeti vardır. Böyle bir karşılaşma iki pehlivanın uzun süre meydanda birbirlerini süzerek tartmalarına benzetilebilir. Böyle karşılaşmalarda keskin bir dikkate, hassas bir gözleme ihtiyaç vardır. Mesela ticarette mal satan ile alan arasında güç dengesi bariz değildir. Bir tarafın elinde mal vardır, diğer tarafın elinde para vardır. Malı satan, satın alacak olana muhtaçtır, fakat satın alan da mala muhtaçtır. Sürekli bu tip bir karşılaşmanın içinde bulunan tüccarlar arasından insan sarraflarının çıkma sıklığı daha çoktur.

İnsan sarraflarının anlık ve sürekli dikkat melekeleri güçlüdür. İletişim sırasında iletişimin bütün unsurlarına aynı anda dikkat edip, tutarlılığı veya tutarsızlıkları çabuk fark ederler.  İnsan sarrafları iyi birer gözlemcidirler, karşılaştıkları insanları tepeden tırnağa, çok da fark ettirmeden süzerler. Mesela karşılarındaki insanın ayakkabısındaki çamurdan bile bir anlam çıkarıp ona göre davranabilirler. Bu noktada gözlem yeteneğinin tecrübe ile işbirliği içinde olduğunu da söylemek gerekir. Hiç kimse sahip olduğu doğal yetenekleri sayesinde, bir günde insan sarrafı olamaz. Yetenekler sayesinde elde edilen bilgi parçacıklarının uygun biçimde bir araya getirilebilmesi ve buradan yola çıkarak yorum yapılabilmesi için mutlaka tecrübeye ihtiyaç vardır. İnsan sarrafları insan sesinin tonunu, tınısını, ahengini, hangi kelimenin hangi hecesinde artıp hangi hecesinde azaldığını fark etme konusunda da çok yeteneklidirler. Konuşma sırasındaki vurguları kolay fark ederler ve dahası bu vurgunun olduğu andaki beden dili işaretlerini de aynı anda fark edip bu bilgileri hızlı biçimde yorumlayabilirler.

İnsan sarrafları insan yüzünün sabit şekilsel özelliklerinden değil değişken, yani kişinin kontrolünde olan şekilsel özelliklerinden istifade ederek tahminde bulunurlar. Yani insan sarraflığının da fizyonomi ile, ilmi sima ile bir ilgisi yoktur.

Hekimler de sürekli insanlarla yoğun ilişki içindedir, fakat işin aslına bakarsak hekimler arasından çok fazla insan sarrafı çıkmaz, çünkü hekimin sürekli muhatap olduğu insan hastadır ve bu ilişkide güç dengesi çok belirgindir. Hekim gücü elinde bulunduran ve ihtiyaç duyulan taraftır. Hasta ise çare arayan, acı çeken, acısını dindirecek olan hekime üstün güçler atfetmeye hazır olan bir ruh hali içindedir. Bu ilişkide iki pehlivan örneğindeki gibi bir durum söz konusu değildir. Hekim, karşısındakinin muhtaç durumunu bildiği için onu tartma, ondan zarar gelip gelmeyeceğini tespit etme ihtiyacı içinde değildir. Bu güç dengesi düşünüldüğünde hekimlerin her gün onlarca insan görmelerine rağmen insan sarrafı olma konusunda neden çok başarılı olmadıkları anlaşılabilir.

6-Bu okumanın insan psikolojisi üzerindeki etkisi nedir? Örnek bir vakıayla karşılaştınız mı?

Hepimiz gibi karşıdaki insanın kişiliğini bir bakışta anlayabilecek yetenekle donatıldığını söylenen, böyle olduğunu söyleyen kişilerle biz de karşılaşıyoruz. Onların çok az bir kısmı biraz önce anlattığımız insan sarrafı özelliklerini taşıyor. Karşımızda bir insan sarrafı olduğunu görmüşsek biz de onun bu özelliklerinden yararlanmaya çalışıyoruz, bilgi edinmek istediğimiz insan ilişkileri konusunda daha çok bu tip insanların bilgisine başvuruyoruz.

Eğer yüzden kişilik okuduğunu, yani ilmi sima sahibi olduğunu söyleyen birisiyle karşılaşıp karşılaşmadığımı soruyorsanız, hayır karşılaşmadım. Ülkemizde bu tip insanlar, daha çok Tasavvufi çevrelerde bulunuyorlar. Bildiğimiz kadarıyla ilmi sima konusunda artık Tasavvufi çevrelerde de geleneksel eğitim verilmiyor. İlmi sima bizde daha ziyade Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetname’sinde yer alan bir bölüm nedeniyle biliniyor ama artık kimse konunun inceliklerine vakıf değil. Batıda ise eğitimli ruhiyatçılar, kişileri yüzlerinden tanıdıklarını söyleyen, ona göre davranış reçeteleri üreten birçok kişiyle uğraşmak zorunda kaldıkları gibi, ruhsal rahatsızlığı olan insanların önemli bir kısmının yolları da bu kimselerle kesişiyor. Bizde nasıl falcılık çok yaygınsa batıda da yüzden kişilik analizi yapanlar çok fazla…

 

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found