Halis insan odur ki, kanaatkardır!

Halis insan odur ki, kanaatkardır!

Elbette her insan, içinde yaşadığı toplumun şartlarında değerlendirilmeli. Zira insan olmak demek, biraz da toplumun beklentilerine belli ölçülerde de olsa uyum sağlamaya çalışmak demek…

Birçok bakımdan geleneksel zamanlara göre iyi sayılabilecek toplumsal şartlarda yaşıyoruz. Modernlik, ulaşımda, sağlıkta, bilgi dolaşımında fevkalade imkânlar getirdi koydu insanlığın önüne. Ama bugün Covid-19 küresel salgınına ilave olan “aşı savaşları” nedeniyle apaçık gördük ki bu imkânlar hiç de adil ve eşitlikçi değil. “Teknolojik imkânlar” diye sunulanları şöyle biraz kurcaladığımızda kazın ayağının pek de öyle olmadığını görüyoruz. Elimizde kala kala modernlikle birlikte yakaladığımız “uzun yaşam” fırsatı kalıyor. Doğru; başta gelişmiş ülkelerde yaşayanlar olmak üzere, geleneksel zamanlara göre hayli uzun bir yaşam sürüyoruz artık. Ama bu yaşam, “insani, pek insani!” mi yoksa uzun bir esaret diyebileceğimiz kadar hayatımız başkalarının ellerinde mi, konuşmaya değer…

 “Evladiyelik” mal yok artık, kapitalizmin yeni üretim stratejisi, epey bir zamandır beri “kullan-at”a dönüşmüş durumda… Nereye elimizi atsak mutlaka altından uluslararası bir firma, bir marka çıkıyor. Moda-reklam-pazarlama stratejilerinin piyonu olmaktan öte bir anlam taşımıyor şu meşhur “özgürlük” nidaları… Kapitalizmin hayatlarımızı belirlediği bir dünyada önümüzü dahi göremiyoruz, nasıl hayatlar yaşadığımıza dönüp bakamıyoruz. Hakikatleri görmemek için ideolojik ve siyasi fanatizmden bir şal alıyoruz mesela üstümüze. Daha doğrusu aldığımız sanıyoruz, üstümüze konulduğunu fark edemiyoruz. Moda, reklam, pazarlama ve medya sayesinde amaçlanın sadece “tüketim, daha çok tüketim” olduğunu, bunun arkasındaki kar hırsı ve tamahkârlığı göremiyoruz. Sadece bilinçli karar verdiğimiz ihtiyaçlarımız değil bilinçdışındaki arzu akışımız da metalaşıyor. Neyi arzulamamız gerektiğini dahi “onlar” belirliyor. Günümüz toplumu artık fabrikalardan, akıl hastanelerinden, hapishaneler, hastanelerden oluşan bir disiplin toplumu değil bunların yerini fitnes salonları, avm’ler, gökdelenler, gen laboratuvarları aldı. İtaatkâr öznenin yerine performans öznesi geçti. Bencil, hiperaktif, telaşlı, sadece Tanrı’ya ve öte dünyaya değil kendine de inancını yitirmiş, sağlığı ve bedenini ilah düzeyine getirmiş insanlar… Tüm bunların sonucunda performans ve yorgunluk toplumunun ortaya çıkması… (Byung Chul Han)

Tüketim toplumunda aşk, hakikat, emek, fedakârlık ve mahcubiyet değil arzu ve tatmin öne çıkıyor. Tüketim, maddiyat anlamını aşıyor. Çocuk, hatta maneviyat bile duygusal bir tüketim nesnesine dönüşüyor. Karşınızda sayısız tüketim nesnesi, arzunun tatmini amaçlarken aslında çanına ot tıkıyor. Fark edemiyoruz… Tüketim çılgınlığı, maneviyatımız etkiliyor en çok. Hırpaladığı, yıktığı erdemler kanaatkârlık, mütevazılık (sadelik), cömertlik ve en nihayetinde adalet… Haset, hırs, açgözlülük, tamahkârlık erdemlerin yerine iç-dünyamızı doldurunca, her şeye hakkı olduğuna inanan, minnetten habersiz, hep alacaklı insanlar sahne alıyor.

Sizi bilmem, ben epey bir zamandır, siyaseti, ideolojileri ve insanları, bizi kendi fanatikleri yapmak için söylediklerine göre değil, ne kadar erdemli olduklarına göre değerlendiriyorum. Kanaatkârlığına bakıyorum mesela, aza kanaat getiremiyorsa bir insan, ne söylerse söylesin, benim gözümde pek değeri olmuyor.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found