“İnsana emeğinden gayrisi yoktur”

Yazımızın başlığı Necm Suresi”nin 39. ayeti. Şüphesiz 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramı nedeniyle koyduk bu başlığı. Tüm emekçilerin bayramını kutluyorum. Başlığı bir ayet olarak belirleme nedenimiz, 1 Mayıs vesilesiyle insan, emek ve medeniyet üzerine dilimizin döndüğünce söyleşmek.

Ayetteki “sae (sa”y)” sözü, tam olarak bugün verdiğimiz manada “emek” ve “emekçi”yi karşılamıyor. “Yürüyüş” manasının dışında “amel” anlamına da geliyor. “Amel”i “bir amaca yönelik bedensel, psikolojik ve manevi tüm etkinliklerin toplamı” (praksis) olarak tarif edebiliriz. İnsan olarak tüm yapıp etmelerimiz, her türlü çaba, gayret ve uğraşımız, amele karşılık geliyor. Bugünkü manasıyla “emek”, olsa olsa “amel”den bir cüz olabilir. İnsan emeğinin bu geniş manasını, yani “amel”i bilmeden yeni bir dünya pek mümkün görünmüyor.

Sol düşüncenin aslını esasını, Karl Marx”ın “insanın sosyal bilincini sosyal çevresinin belirlediği” tezinin oluşturduğu kanaatindeyiz. Yaşadığımız dünyaya şöyle bir bakıldığında bile, “bir köylü kulübesinde bir saraydakinden farklı düşünülür” diyen Marx”ın bu fikrini haklı çıkaracak birçok olgu var. Bugün evrensel meta olan paranın dünyasında yaşıyoruz. Para, girdiği yerde yalnızca oyunun kurallarını değil, fakat aynı zamanda onu elinde bulunduranların yaşama ufkunu ve dünya görüşlerini de belirliyor. Maddi yaşam pratikleri, eninde sonunda gelip kendisini dayatıyor. İnsanların dünya hayatında benzer davranışlar göstermelerinde, ellerinde bulundurdukları mal-mülk, sermaye bariz biçimde etkili oluyor.

Ama her şey, bundan ibaret değil. Marx, gerçeğin yalnızca bir kısmını gördü, maddi yaşam pratikleri ile dünya görüşleri arasındaki diyalektik ilişkinin sadece bir veçhesine odaklandı. Oysa bir başka yan daha var. Marx, dine “ruhsuz bir dünyanın ruhu” derken sanki bu yanı da sezdiğini ima ediyor ama o noktada kalıyor. Bu fikrini ilerletmek yerine, materyalist bakışına kurban veriyor; dinin “halkların afyonu olduğu” tezinde konaklıyor.

Marx”ın kavrayışından kaçıp kurtulan insan-yaşam ilişkilerinin bu yanını görebilmek sahiden zor. Çok civamsı bir özellik taşıyor; onu ustaca avuçlarına almak yerine parmaklarıyla tutmaya kalkanların ellerinden kolayca kaçıveriyor. Bu yanı görebilmek için, insan emeğini, kol gücü, haydi yetmedi, artı zihinsel faaliyet ile sınırlayan bakışı aşabilmek, maneviyatın bunların üzerindeki kapsayıcı ve belirleyici etkisini idrak edebilmek gerekiyor. Maneviyatı, kol ve zihin emeğinin de üzerine yerleştirip düşündüğünüzde zaten, emeğe bakışınız da değişiyor. Emeğin anlamı genişliyor, öte dünyayı, ibadetleri ve ahlaki davranışı da kapsayacak bir biçime yani “amel”e dönüşüyor.

İnsan, yalnızca bilinci toplumsal çevresi tarafından belirlenen değil, daha temelde, “anlam veren, anlayan, inanan” bir varlıktır. İnsanın anlaması, gerçeklik üzerinde bir farkındalık kazanması, onu maddi pratiklerin, doğal belirlenimlerin kıskacından kurtarır; özgürleşmesi için fırsat hazırlar; yaşama pratiklerini köklü bir biçimde değiştirebilme potansiyeliyle yükler. Eğer öyle olmasaydı, tarihteki bireysel ve toplumsal değişimleri, gerçekten ikna edici biçimde açıklayamazdık. Bu yüzden Marx”ın toplumsal değişimi üretim ilişkileri-üretici güçler arasındaki gerilimle açıklaması çoğumuzun aklına uygun düşmüyor.

Din, en nihayetinde dünya hayatına, içimizdeki ve dışımızdaki korkularımıza, varoluşumuza önce durup bakma, sonra gerekli değişiklikleri yapma bilincidir. Hem kadere (olana) rıza gösterme ama aynı anda mevcudu aşma gayreti, hem verilene razı olma ama aynı zamanda kula kulluğu asla kabullenmemenin direncidir.

Emeği amel olarak kavrayan, teslimiyetle mücadelenin birbirini tamamladıklarına inanan Müslümanlar, bu yüzden kendilerini bir medeniyetin, her daim yeni bir dünya azminin temsilcisi olarak görürler. Kol ve zihin gücüyle çalışmanın değerinin, kutsiyetinin farkındadırlar. Ama onunla yetinmezler. Çalışmayı simgeleyen arının adıyla anılan suredeki (Nahl) ayette (71) ifade edildiği gibi, rızkın adil bir biçimde dağılabileceğine inanırlar: “Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi. Bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere verip de bu hususta kendilerini onlara eşit kılmazlar. Durum böyle iken Allah”ın nimetini bile bile inkâr mı ediyorlar?”

Çok kazananların hayatları nasıl birbirine benziyorsa fakirlerin hayatları da birbirlerine benzemeye meyyaldir doğru ama İslam”a göre insanın meyli sadece maddi pratiklerden köken almaz. Mesela Müslümanlar, Recep ayının ilk Cuma gecesine, “bir şeyi çok istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba harcamak” manasındaki “Reğa-be”den mülhem “Regaip” derler. Müspete olan manevi meylimize dayanarak dünyayı kazançları ne olursa olsun her insan için barış, kardeşlik ve esenlik diyarı haline getirmek isteyen bir medeniyet için amel ederler. “İnsana emeğinden gayrisi yoktur” ayeti şöyle devam eder: “Çalışmasının, gayretinin, emeğinin, halis niyetlerinin karşılığı da ileride görülecektir. Sonra kendisine ödülü tam olarak verilecektir.”

Regaip Kandiliniz mübarek olsun!

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel