Kutlu ve mutlu

Ramazan boyunca ölüm üzerine düşünüp yazmaya çalıştık. Bayrama ulaştık çok şükür. Son gün olsa da şu güzelim bayram gününe bir mutluluk yazısı iyi gitmez mi?
Mucize arayanlara, olağanüstü şeyler peşinde koşanlara hep hayretle bakmışımdır. Nasıl bir körleşmedir, bakıp da görememektir onlarınki! Tabiatı görmezler mi, insanın dil ve düşünme yeteneğine, hayatın kendisine, bizatihi kendilerine, şahsi varlıklarına bakmazlar mı? Muhteşem bir ahenkle akıp giden devir daim, namütenahi süren bir oluş ve bozuluş, önümüze serili duran, bizim iradi tercihimize bırakılmış birçok yaşantı ihtimali, şaşırtıcı bir imkân zenginliği…
Duygularımız, iç dünyamızdaki renk cümbüşü… Bizi yaşadığımız olayların seyrine uygun bir haleti ruhiyeye boyayıp duruyorlar. Bir kapı yüzümüze kapanırken bir başkası sonuna kadar açılıveriyor. Buna rağmen ne herc ü merc, ne kargaşa! İstisnai kişilikler ve yaşantılar var elbette ama çoğumuzun psikolojisi, tıpkı sağlıklı bir kalbin elektrosu gibi hep belli bir düzen içinde. Büyük acılar ve sevinçler, arada bir iniş çıkış yapıyorlar. Doruk yaşantıların haricindeki zamanlarda, hoş bir aleladelik içinde işimizde gücümüzdeyiz, dünya hayatımızla meşgulüz.
“Keyif verici madde” tanımına hep itiraz etmişimdir. Ne demek “keyif verici”? “Keyif” dediğimiz şey, mutluluğun kısa süreli olan hali diye bakıldığında insani olabilir. Keyfi, bir maddenin içine sıkışmış, beynimize ulaştığında bizi kendisiyle buluşturan bir durum olarak görüyorsak vay halimize! Bana göre, olağan bilinç akışımızı, psikolojik işleyişimizi bozan, ağır geldiği için kaldıramadığımız hayattan bizi geçici süreliğine firar ettirten, bu nedenle bağımlılık yapan maddelerden söz edilebilir olsa olsa… “Kendinden geçme” sözümüz böyle durumlar için çok uygundur, bazı maddeler ve durumlar bizi kendimizden geçirtir, o haldeyken artık kendimiz değilizdir.
Mutluluk da, ondan bir cüz olan keyif de ancak bu hayattan emekle, çabayla devşirilebilir. Haa, insanın bünyesi, gıdıklanmaya müsait tabii. Bedenimizden gelen uyarılar gıdıklanma sonucu nasıl bizi kahkaha tufanına sürükleyebiliyorsa, bazı yaşantı hoşlukları da bizi bir neşe sağanağına sevk edebilir. Bilinçlilikle, insanın kendiyle bağlantılı olmayan, zembereği boşanmış saate benzediğimiz bu neşeli zamanların da gerçek bir keyif ve mutlulukla alakası bulunmaz.
Modernliğe en çok saadeti, mutluluğu, bahtiyar ve mesut insanı, anlık keyif ve neşeye, zevke, hazza indirgediği için sitem ederim. Tabii bu indirgenmenin olabilmesi için, insan ömrünün de an’a indirgenmesi gerekiyor. “Şimdi”ye odaklanan, “an”ı yaşamayı yücelten bir anlayış, modernlikle birlikte zirve yaptı ve mutluluğu sadece yaşanan zevkle, alınan hazla bağlantılı gören psikoloji anlayışları ortaya çıkardı. Oysa geleneksel dünyada hazza dayalı bir mutluluk anlayışı çok garip karşılanıyor, insana uygun olmadığı kabul ediliyordu. İnsana uyan, idealleştirilen ve uğruna mücadele edilen şey, anlık zevkle değil, ancak erdemle bağlantılı olabilirdi.
Geleneksel dünyanın, Aristoteles başta olmak üzere Eski Yunan filozoflarının, kutsal metinlerin erdeme dayalı mutluluk anlayışını Müslüman düşünürler de sürdürdü. Farabi, İbni Miskeveyh, İbni Sina, İbni Hazm, Ragıp el-İsfehani, İmam Gazali hepsi de mutluluğu dört temel erdemle (hikmet, iffet, cesaret ve adalet) bağlantılı olarak düşündüler. Geçici hazlara pek yüz vermediler. Müslüman düşünürler, gerek kendilerinden önceki, gerekse aynı çizgiyi devam ettiren sonraki Batılılardan farklı bir şekilde, gerçek mutluluğun dünyevi değil uhrevi olduğuna, en büyük mutluluğun (seadetü’l gusva) ahretteki güzel hayatta bulunduğuna da inandılar.
Günümüz psikoloji dünyasında “pozitif psikologlar” mutluluğu erdemle birlikte ele alıyorlar. Onlara göre, mutluluk, iş ve aile hayatında ve genel anlamda hayatın her alanında, erdemlerin kullanılmasıyla ilişkili. Kişinin sorumluluk bilinciyle işini yerine getirmesi, ailesi ve başkaları için fedakârlıklar yapması, bir gayeye uygun olarak sahip olduğu erdemleri kullanması, mutluluk kaynakları… (Ali Ayten, “Erdeme Dönüş: Psikoloji ve Mutluluk Yolu”, s.79)
“Mutluluk” kelimesi, dilbilimcilere göre köken olarak belirsizliğini koruyor ama büyük ihtimal Türkçe ve muhtemelen “umut” ya da “”kut” sözüyle bağlantılı. Bence bu, ihtimal değil hakikat… “Umut” da “kut” da Eski Türkçe’nin temel söz varlığından. “Umut”, dilemek, “kut” ise bereket, baht anlamında, “kutlu olsun” sözünün Arapça tam karşılığı “mübarek olsun” … “Umut” da “kut” da doğrudan doğruya Yaratıcı’dan, “Kutsal”dan geliyor. Mutluluğun da kutsalla bağlantısı, Arapça’daki karşılığı olan “saadet” sözcüğünde çok açık… “Saadetlu”, tam da “Yaratıcı’dan “kut almış” manasına geliyor. Öyle sanıyorum ki, dünyevi tabloları açıklayabilmek için zaman içinde “kut” sözünden “mutluluk” türetildi. “Kutlu ve mutlu olsun” dileği, dilimizdeki yerini aldı. Uzun lafın kısası, mutluluk etimolojik olarak da Kutsal’dan köken alıyor. Önemli günlerde, bayramlarda mutluluk, bireysel olmaktan çıkıp, toplumsal bir hale geliyor. Ramazan Bayramınız kutlu ve mutlu olsun.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found