Tek dişi kalmış canavar

Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım” cümlesiyle simgelenen iki yüz yıllık tartışmanın, önceden hiç hesap edilemeyen bambaşka bir safhasındayız. “Medeniyet” kavramı, üstelik bu kez “bizim medeniyetimiz” vurgusuyla, yeniden yükselişe geçti, daha da geçecek. Modernleşmede geldiğimiz belli bir noktadan sonra, bundan sonra gideceğimiz yolun artık kendi yolumuz olması gerektiğini fark ediyoruz. “Medeni olmaya, medeniyete şüphesiz karşı değiliz, modernliğin bilimsel, teknolojik hatta ekonomik ve siyasi veçhelerine de büyük ölçüde razıyız ama buraya kadar… Şehirlerimiz, sanat ve musikimiz, hayat tarzımız bize benzemeli; bizim medeniyetimizin esaslarını taşımalı!” şeklindeki ifadeleri daha yüksek sesle söylemeye yaşadıklarımız, bizi adeta icbar ediyor. Siyaseti de artık böyle bir tavır şekillendirecek. Medeniyetçi bir bakışa sahip olmayan siyasi programların coğrafyamızda itibar görme ihtimalleri giderek azalıyor.

Sadece “uygarlık” değil “medeniyet” de dilimize oldukça yeni sayılabilecek zamanlarda girmiş bir kavram… Atalarımız, kendi zihin dünyalarındaki benzer durumları, mefhumları anlatmak için bazı sözcüklere sahiplerdi ama kavram olarak “uygarlık”tan da “medeniyet”ten de haberdar değillerdi.

Bu sözcüğün Batı dillerindeki karşılıkları da bizden hemen önce teşrif etmişler. Ortaya çıkan “yeni hayat”ı anlatabilmek için “civilization” kelimesi ilk olarak 1756’da Fransızcaya, Latince “şehre ait” manasındaki “civitas”tan türetilerek girmiş, buradan İngilizceye intikali ancak 1775’te… Yeni hayat, Batı’da yalnızca tanımlanmakla kalsa iyi… Bilindiği gibi bununla iktifa etmiyor, yeni hayat tarzını yani medeniyetlerini tüm dünyaya yaymak istiyorlar. Kendilerinden farklı olan, dolayısıyla “barbar”, “vahşi” gibi adlandırmalarla anılan, dünyanın geri kalanının da kendileri gibi olmaları gerektiğine iman etmiş görünüyorlar. Tüm davranışlarına bu arzuları yön veriyor. Burası, Batı medeniyeti olarak modernliğin başta İslam olmak üzere diğer medeniyetlerden en köklü farklılık noktası… Batı modernliği kendisini hem diğerlerinden üstün görüyor hem de onların aynen kendisi gibi olmasını istiyor. “Vahşilere medeniyet götürme” kılıfı, aynı zamanda her türlü sömürgeci zalimliklerini örtmeye yarıyor… Bugün artık bu tezlerini bu açıklıkta savunmuyorlar elbette ama geçen zaman içinde medeniyetlerini tüm dünyaya yayma, iddialarında o kadar başarılı oldular ki, Müslüman dünya dışında keskin karşıtları kalmadı.

“Medeniyet” kavramı sanıldığı gibi Arapça değil; Batıyla teşriki mesaimizin sonucunda türetilmiş. Dilimize ilk önce “sivilizasyon” şeklinde girmiş daha sonra bunun karşılığı olarak 1840’larda Arapça “meden” (şehre gelmek) kökünden türeme “medeniyet” kullanılmaya başlanmış. O sıralar yapılan medeniyet tariflerinde çok açık bir Batı hayranlığı var. 1857’de Avrupa’daki okul kitaplarında yazan şu ifadelere de pek itiraz edilemiyor: “Medeniyet, Avrupa’da çok ilerlemiş ve nezaket özellikle Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Danimarka’da büyük gelişme göstermiştir; fakat genellikle moda, adet ve toplum kurallarına şekil veren Fransa’dır. Türkler, şüphesiz dinleri ve uzun zamandır üzerlerine hâkim olan despotizm sebebiyle bu cihanşümul medeniyete yabancı kalmışlardır. Bununla beraber diğer Avrupa milletlerinin giyim ve adetlerini benimsemeye başladılar.” 1877’de Redhouse sözlükte civilization’un “vahşilik halinden çıkarıb terbiye ve medeniyet yoluna dâhil etmekliktir” diye bir anlamı daha olduğu yazıldığında da aynı sükût hali muhafaza ediliyor. Osmanlı münevverleri arasında “modern Batı medeniyetine karşı kendi medeniyetimiz” söylemini dillendirmeye çalışanlar da var elbette ama sesleri pek gür değil.

Giderek modernleşme bizi de daha güçlü biçimde etkisi altına almaya, yeni hayat burada da güçlenmeye başlıyor. Bir yandan Batı medeniyeti karşısında ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken bir yandan da cephelerde temsilcileriyle çarpışıyoruz. Bu süreç bizi İstiklal Savaşı’na ve Cumhuriyet’in ilanına kadar getiriyor. İstiklal Marşımız, Batılı medeniyeti “tek dişi kalmış canavar” olarak tanımlıyor ama genç Cumhuriyetimiz, hedef olarak şu ifadeyi benimsiyor: “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız”.

Medeniyetin, karşılığı olarak, 1930’lardan itibaren belli ölçüde şehirleşmeyi başarmış ilk Türk kavmi ve devleti “uygur”dan türetilen “uygarlık” kelimesi kullanılmaya başlandı. Zaman içinde Batı ideallerini onlardan daha çok içselleştirmiş, adeta yerli bir oryantalizme soyunmuş bazıları için, hedefin, “milli kültür”le, “muasır medeniyet seviyesinin üstü”yle olan bağı, tamamen koptu. “Çağdaş uygarlık”, aşılacak bir hedef olmaktan çıkıp amentüleri haline geldi. Allahtan, bu bazıları azınlıktalar; milletin kahir ekseriyeti, “bizim medeniyetimiz” diyenlerle beraber. “Bizim medeniyetimiz” sözü ise sabırsızlıkla içinin asrın icaplarına ve idrakine göre doldurulmasını bekliyor. Uzun lafın kısası: Modernleşmeye evet ama bize özgü olmak şartıyla.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found