Medya ve medeniyet siyaseti

İyi hayat nedir?” sorusunu artık pek sormuyoruz. Bir insanın ömrünü neye vermesi gerektiğiyle yeterince ilgilenmiyoruz. Ailenin, duyguların, insan ilişkilerinin ve hatta ölüme bakışımızın başına gelenler ise öyle bir çırpıda anlatılacak gibi değil. Her birini uzun uzun konuşmak lazım… Gerçi konuşsak da boş çünkü artık umursamıyoruz melül mahzun yaşayıp gidiyoruz. “Stockholm sendromu” diyorlar ya hani, teknomedyatik muhasara altında, hepimiz sanki ona yakalanmış gibiyiz.

Hep söylüyoruz, söyleyeceğiz, insanlık halimizin temel sorumlularından birisi de medya. Biz hepimiz, medya çalışanları, medya maydanozları, medya tüketicileri, tüm insanlar, teknomedyatik dünyada bir hayal perdesinde Hacivat-Karagöz oyunu oynuyoruz ama en çok da o oyun bizimle oynuyor. Medyanın bekçiliği sayesinde, felsefesizliğe mahkûmiyetimiz sürgit bir hal alıyor. Sözüm ona her şeyi tartışıyoruz, siyasetten, dine, cinsellikten, insanlığa ve pek tabii insan haklarına, her konuyu her boyutta ele alıyor, hallaç pamuğu gibi atıyoruz. Ama işin ilginç yanı bir türlü bitmiyor bu tartışmalar. Daha doğrusu, tüm tartışmalar medyanın galibiyetiyle nihayetleniyor.

Felsefesiz bir dünyanın bu sonu gelmeyen tartışmaları, insanların enerjilerini tüketiyor, onları bitkin düşürüyor ve en nihayetinde teslim oluyorlar. Bu kargaşada bir tek medya dimdik ayakta kalmayı becerebiliyor; büyümesini sürdürüyor. Liberallerin “leviathan” olarak gördükleri devletin yerini çoktan medya aldı ama çoğu bunu fark etmiyor. Medya, gücünü modernliğin ayırt edici vasfı olan suniliğinden alıyor. “Varlık”la birlikte “Hakikat” de gündem dışına itiliyor, spritüel (neyse o) alanlara, “garip ama gerçek”lere, “sırlar dünyası”na tıkıştırılıyor.
Modernliği insanlığın kendinden önceki kültürünü yok etmeye çalışan bir “barbarlık” dönemi olarak niteleyen Michel Henry, kitabında, medyanın gücünü anlattığı son bölümü, “Hala dünyanın birileri tarafından kurtarılması mümkün mü?” diye umutsuz bir serzenişle bitiriyor. Teknomedyatik dünyaya yönelik eleştirilerin büyük çoğunluğu, çözümler üretmek yerine, örneğin tipografi çağına geri dönüşü savunuyor ya da bunun imkânsızlığını bildiklerinden yalnızca yitirilenin ardından matem tutmakla yetiniyorlar. Ama biz asla umutsuzlardan olmamalıyız. Onların gösterdikleri yoldan gidersek, dünya ölüler evi, bizler de sonsuz mateme gark olmuş yasçılara dönüşeceğiz. İnsan varoluşu, her şeye rağmen teknomedyatik dünyanın duhul edemediği ontolojik niteliklere sahip kalmayı sürdürüyor. “Varlık” ve “Hakikat” bize şah damarımızdan yakın olmakta devam ediyor.

Yaşadığımız zamanlar da insanlık tarihinin bütün çağları gibi, olumsuzluklarla dolu… Şimdi-burada yaşamamızın tabi sonucu olarak dikkatlerimiz bu çağın olumsuzluklarına odaklanmış durumda ama geçmiş zamanlar kötülüklerden münezzeh değildi ki… Zamanın tüm kültürleri, yaşayanlarının belli bir ömür sürebilmeleri, varoluşlarını gerçekleştirebilmeleri ve kendilerini olgunlaştırabilmeleri için fırsatlar ve engeller taşır. Bugün yaşadığımız teknomedyatik kültürün suni niteliği, ondan türeyen olumsuzluklara kaynaklık ediyor. Tamam, görüyoruz, artık yeni denizin balıklarıyız. Bir an önce hem yeni denizi hem bizi ne hale koyduğunu anlamak durumundayız. Bu çağın eleştirisi, insanlığın nasıl yeni yollar bulabileceğine değil de eskiden ne kadar da iyi olduğumuza saplanıp kalmamalı, haklılığımız çözüm diye sunulmamalı, umutsuzluk teşvik edilmemeli.

Özlemek, insani bir haslettir; gelecek kadar geçmiş de bizi kendisine çeker; hayaller kadar hatıralar da önemlidir ama yaşanan uygarlığın kötülüklerini mazeret gösterip geçmişin buradan bakıldığında durgun görülen sularına demirlemeyi savunmak, en azından insanın umuduna saygı duymamak demektir. İnsan, özlemin olduğu kadar umudun; hatıranın olduğu kadar hayalin taşıyıcısıdır. Biz Müslümanlar, geçmişten dersler çıkarmalı, şimdiye teslim olmamalıyız; hep umudun yanında saf tutmalı, mütemadiyen geleceğe bakmalıyız.
Geçmişten dersler çıkarmak, şimdiye teslim olmamak, geleceğe yönelmek ancak dünyayı ve kendimizi bir yandan kabul edip rıza gösterirken bir yandan da sürekli eleştiriye tabi tutan bir medeniyet siyasetiyle mümkün. Medeniyet siyaseti, insana, topluma, insanlığa, âleme, bilcümle emanete, Varlık’a ve Hakikat’e sahip çıkan bir değerler siyasetidir. İnsanları ve dertlerini anlamak isteyen, verdiği cevaplarla alternatif arayan, aynı zamanda sorular soran, birlikte tartışan, konuşan ve çözüm bulmaya çalışan bir siyasettir.
Medeniyet dilimizle konuşan bir hizmet siyaseti, bir erdemliler hareketi, hep olmalı, o harekete destek veren bir medya da olmalı. Ama bu medyanın diğerine benzememesi, nitelik olarak farklılık göstermesi şart… Bizim gücümüz yalnızca doğru bildiklerimizi hayata geçirmeye çalışmaktan, icracılıktan gelmez. Başta kendimiz ve yaptıklarımız olmak üzere eleştirelliğimizdir gücümüzün asıl kaynağı…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel