Kutuplaşmanın panzehiri siyasettir

Sanki inadına yapıyor gibiyim, herkes siyasetteki kutuplaştırıcı dilden yakınırken, çarenin siyasette olduğunu söylüyorum. Siyaset dilimizin, toplumumuzun kutuplaşmaya meyyal yapısından etkilendiğini elbette görüyor ve itiraz ediyorum. Ama kabul etmeliyiz ki, farklılıkların altını çizmek, biraz da pratik siyasetin tabiatı icabı; yoksa siyaset dilimiz, kutuplaşmaya meyyalliğimizin bizatihi sorumlusu değil. Bunun çok derin tarihsel ve sosyopsikolojik kökenleri var. Kökler, kökenler şimdilik bir kenarda dursun, toplumumuzda gördüklerimize ve yakın tarihsel nedenlerine bakalım ve niye siyaseti çare diye gördüğümüzü anlatalım.

Hangi büyük derdimiz olursa olsun konuşmaya başladığımızda hepimizin, siyasetçiye, medyaya, topluma, aydınlara, hemen herkese bu konuda söyleyecek birer paragraf sözümüz oluyor. Büyük dertlerden bahis açıldığında, hep bir ağızdan konuşuyor, halimize sebep bir suçlu arıyor, tez zamanda buluyoruz da. Bu sırada hal ve hareketleri, tespitleri bize benzeyenlerle bir araya geliyor, öbekleşiyoruz. Hepimizin, her bir öbeğin suçlusu farklı; biz suçu başkasında arıyoruz, oysa başkasına göre suçluların içinde biz de varız. Konuşuyoruz hesaba kitaba pek lüzum görmeden, nasıl olsa “bizimkiler”in hepsi bizden yana…

Geçenlerde ben de eğitim sorunları karşısındaki halimize bakıp herkese saydırdım. Aslında oturup düşünmemiz, herkesin suçlu olduğu bu halin tam tercümesi nedir diye sormamız gerekir. Hepimiz, hep birden hata yapmış olamayız. Hepimizi etkileyen bir büyük travma nedeniyle bu halde olmamız, yüksek ihtimal.

Çok büyük bir fırtınada gemimiz alabora oldu, hepimiz bir yere savrulduk; sorunları çözme sırasında gösterdiğimiz tutumun toplumsal psikolojik analizine en uyan metafor bu. Gemimiz ne zaman alabora oldu, başımıza neler geldi; tartışma, sorun çözme yeteneğimizi ne zaman kaybettik? Yine eğitim örneğinden giderek kendi cevabımı vermeye çalışayım:

İhtişam yıllarından sonra duraklayan medeniyetimizin, yükselen modern Batı medeniyetinin meydan okuması karşısında gerilemesiyle birlikte, gemimiz alabora olmaya, bizler de can havliyle güvertede toplanmaya, çareler düşünmeye, uygulamaya başladık. Geleneksel bir toplumda İslam dini temelinde şekillenen bambaşka bir eğitim sisteminden önce yavaş, mutedil bir biçimde ama Cumhuriyet”le birlikte tarihte eşine ender rastlanacak bir radikallikte modern eğitime geçtiğimizi sandık. Hayali tek biçimli bir toplum tasavvur ettik ve imparatorluk bakiyesi çok renkli insan topluluklarını zorla bu tasavvura uydurmaya çalıştık. Dilimiz, harflerimiz dâhil her şeyimizi ama her şeyimizi, hatta özümüzü değiştirdiğimizi düşündük. Meğer öyle olmamış, bizim gözümüzün önünde ırak olsunlar da nereye giderlerse gitsinler diye var gücümüzle sağa sola fırlatıp attığımız ne varsa düştükleri yerde yeniden fidelenmişler. Neyi bastırdıysak, toprağa gömdüysek birer birer geri geliyorlar. Dini ve etnik talepler geri geliyor; geleneği öyle kolayca kapı dışarı edemeyeceğimizi haykırıyorlar.

İster batıcı ister gelenekçi olalım fark etmeyen bir sorun alanı daha var. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, parçası olmaya çalıştığımız modern dünyadaki değişimin dertlerini de devralıyoruz. Eğitimde kalitenin ve fırsat eşitliğinin nasıl sağlanacağı, mesleki ve dini eğitimin ne demek olduğu, ana dilde eğitim sorunlarının çözülmesi, okullaşmanın arttırılması, sınavlara dayalı bir eğitim sisteminin zararlarının en aza indirilmesi…

Düne kadar siyaseti öcü gösterdiler, milleti siyasetten uzak tuttular, çok partili dönemde bile ekonomi, eğitim, savunma, güvenlik, kültür gibi birçok alan sistematik bir şekilde siyaset kurumunun dışına çıkartıldı. Bizi sorunlarını teşhis edip tanıyamayan, rüştünü ispat etmemiş, vasiye muhtaç yığınlar olarak gördüler. Millet sandıkta kendi gücünü göstermek istediğinde, kutuplaştırıcı provokasyonlarla darbe tezgâhladılar. Kucağımızda dev sorunlar yumağıyla 2000 yılına geldik. Yaşadığımız büyük travmanın yaralarının onarılması ve sorunların çözümü için, ihtiyaç ve taleplerin özgürce konuşulması gerekiyordu; demokratik siyasetten başka hiçbir şansımız yoktu. Bunu 2000 yılından beri fark ediyor; yeni Türkiye”yi demokratik siyaset temelinde inşa etmeye çalışıyoruz.

Türkiye demokratikleştikçe, herkes konuşacak, ihtiyacını, talebini söyleyecek. Siyaset ideolojik kalıplarından kurtulacak, dilini yumuşatacak, çözüme dönük hale getirecek. Gerçekçi, birbirine alternatif siyasi programlar seçimlerde özgürce yarışacak. İnsanımız inandığı siyasi program için barışçı bir mücadele sürdürecek. Demokrasimiz güçlendikçe, siyasal sistem halka kapalı olmaktan çıkacak, açık, saydam, denetlenebilir bir yapıya dönüşecek; parlamento, her kesimin ihtiyaç ve talebinin nasıl karşılanabileceği üzerine kafa yoran makul ve mutedil bir platform halini alacak.

O yüzden biz kutuplaştırmacılığın panzehiri siyasettir dediğimizde mevcut siyasetin dilini gerekçe göstererek, çözümü başka yerlerde arayanları, “Hayır, tek çözüm demokratik siyasette, siyaseti itibardan düşürerek kimsenin değirmenine buğday taşımayın” diye uyarıyoruz. Biz çözümü, günü birlikçi, kendi grubumuzun basit çıkarlarına dönük küçük siyasette değil de toplumumuza hizmete yönelik büyük siyasette aradıkça, siyasetçi daha bir bize kulak kesilecek, medyatik kumpaslara fırsat vermeyecek ve dahi medyanın daha gerçekçi ve gerçekten halkın hizmetinde olduğu günler gelecek.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel