Fanatiği tanıma kılavuzu

Mademki kutuplaşmaya meylimizi kötüye kullanıp ortaya atılanlar ve hak etmediğimiz halde bizi birbirimize düşmüş gösterenler onlar, biz de fanatiklerle ilgilenmeye mecburuz. Bu mecburiyeti yıllardır hissediyor, Türkiye analizlerimizde fanatizme çok sık yer veriyoruz. “Türklerde Liderlik ve fanatizm” (Timaş Yayınları) diye bir kitap yazdık, geçenlerde Ankara Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi için “Siyasal ve toplumsal olaylara bakarken psikolojiden bir kilit kavram: Fanatizm” adlı bir broşür hazırladık.

Fanatizm, Latince tapınak veya kutsal yer anlamındaki “fanum” sözünden köken alıyor. “Fanaticus”, eski zamanlarda, kendini tam anlamıyla mabede adamış kimseleri nitelemek için kullanılıyordu. Arapçada fanatizme en yakın kavram “taassup”, taassup sahibi kimseye de “mutaassıp” deniyor. İlk bakışta bir inanca körü körüne bağlanma, dinde aşırı gitme hali kastediliyor gibi ama kelimenin kökeni “asap”. “Asab”ın, gergin, sinirli anlamının yanı sıra bir cemaatin bireyleri arasındaki toplumsal bağlılık ve dayanışma anlamı da var. Bugün fanatizmi tam da Latince ve Arapçadaki anlamında kullanmıyoruz.

Şimdiki durumda fanatizm, “Benimsenen bir görüş, düşünce veya tavrın tartışmaya açılmadan, bütün eleştirilerin dışında tutularak savunulması. Ateşli taraftarlık; körü körüne bağlılık” şeklinde tanımlanıyor. “Aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” şeklinde özetlenebilecek dört temel nitelik üzerine inşa olan bir sosyopsikolojik olgular demeti kast ediliyor. Fanatizmi ve fanatiğin psikolojisini anlayabilmek için bu dört özelliği hep aklımızda tutmalıyız.

Fanatizmi, aslında en iyi Türkçedeki “bağnazlık” sözü karşılıyor. (“Bağnaz” sözcüğünün, Almancada “köylü, cahil, dağlı, kaba” anlamındaki “banause” sözcüğünden dilimize girdiği, Almancaya da Yunancadan geldiği rivayet olunuyor. “Bağnaz”a çok yakın bir anlam öbeğine sahip “yobaz” sözcüğümüz de, bugünkü anlamını kazanmadan önce “kaba saba, kuvvetli” anlamına geliyormuş.) “Bağnaz kimse” dediğimizde, karşımıza kapasitesi ve bağlanmaları itibariyle dar bir zihinsel çerçevede kalan, durağan, gelişmeye kapalı, ufuksuz bir kişilik çıkıyor. Bağnazlık manası, fanatizmi, Latince ve Arapçadaki dar anlamından kurtarıyor, onu bir zihin durumuyla ilişkilendirerek daha nesnel bir resim imkânı veriyor. İnancından dolayı coşkuyla bağlanma ve kan bağıyla köklerine sımsıkı yapışma halinden ziyade, dar düşünüşlü, sığ görüşlü, belli bir kalıba sıkışmış; değiştiremediği düşünceleri nedeniyle fikri sabitlenmiş birini anlatıyor.

Bağnazlığın dilimizdeki tam karşıtı olan söz, “hoşgörü”. Bağnazlık, hoşgörülü olmamaktır. Nasıl bağnazlıkta “aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” nitelikleri belirleyiciyse, onun tam karşı kutbunda yer alan hoşgörüde de, “esneklik”, “kapsayıcılık”, “kabul edicilik”, “ötekine saygı” nitelikleri esas.

Fanatizmi, bağnazlık olarak anladığımızda kavram kargaşasını netleştirme imkânı elde ediyoruz. İnançlarına, akrabasına, ülkesine, milletine güçlü bağlarla bağlı olan insanların haksız yere “fanatik” diye nitelendirilmelerinin önüne geçmiş oluyoruz. “Fanatik” dediğimizde her inançtan, her düşünceden, her yaşama tarzından insanların bazılarında görülebilecek sığ bir zihin yapısı ve hastalıklı bir bağlanma biçimine gönderme yapıyoruz. Gündelik yaşantımız sırasında, gerek siyasi-ideolojik fikirlerine, gerek bir topluluğa, bir partiye, bir spor kulübüne, bir derneğe, hatta bir insana yönelik ilişki ve değerlendirmelerine bakıp “bu insanın bağlanma ve akıl yürütme biçiminde bir tuhaflık var” hissini duyduğumuz kimseleri daha iyi tanıma fırsatı buluyoruz. Kendisini çok açık görüşlü, ilerici, aydın diye niteleyen bir kişinin, inançsız, ateist olduğunu belirten bir kimsenin de pekâlâ fanatik olabileceğini kolayca anlayabiliyoruz. En özgürlükçü olanları da dâhil olmak üzere her düşüncenin fanatiği olabilir. Mustafa Kemal”in hepimiz için çok önemli tarihsel bir şahsiyet olduğu gerçeği ile yetinmeyip onun bulutlardaki siluetine bile bel bağlayanlara, güya çağdaş yaşamı savunma adına dindar insanları aşağılamaya varan tavırlar gösterenlere bakıldığında anlaşılır ki fanatizmde neyin savunulduğu değil, nasıl savunulduğu belirleyicidir.

Bağnaz insanları tanıdıkça fanatizmin birçok boyutu olmakla birlikte temelde psikolojik bir olgu olduğunu; onun ideolojik-siyasi boyutunun yalnızca görünüşte kaldığını apaçık görüyoruz. Fanatiklerin psikolojileri üzerine düşündüğümüzde onların çocukluk yaşantılarının hasarlı olması gerektiği şeklindeki tahminlerimiz doğrulanıyor. Eğer çocukluk yaşantılarımız sırasında bizi yeterince anlayan, bizimle duygudaş olan bir sevgi ortamında büyümüşsek, başkalarını algılamamız, onların varlığını ve doğrularını kabullenmemiz daha kolay oluyor. Böyle hallerde en azından kendi doğrularımızın kesinliği konusunda daha esnek davranabiliyor, doğrularımızdan vazgeçmesek de onları diyalog boyunca askıya alabiliyoruz. Ama yetişme ortamımız anlayışsız ve düşman bir çevre tarafından işgal edilmişse, başkaları bizim için olumlu bir anlama gelmiyorsa, yaşama hevesimiz için başkalarıyla diyalogdan medet ummuyoruz. Başkaları bizim için haz ve güven değil, korku ve tehdit kaynağı oluyor, insan değil de sıradan bir nesne haline geliyor.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found