‘Maveraünnehir defterleri’ ve Taksim Anıtı

Muharrem Sevil, kadim dostum; “siyasetin hayatımızda olması gereken yeri” bahsi haricinde, anlaşamayacağımız bir konu olduğunu sanmıyorum. Dünya malına meyletmeyen, kendisinden emin olunan modern bir derviş; iyi televizyoncu, kaliteli yazar. Özbekistan”daki görevini tamamlayıp yurda dönünce, başta muhteşem “Asya”nın Kandilleri” belgeselinin çekimleri sırasındakiler olmak üzere iç-Asya seyahatlerini de birleştirip hatıralarını “Maveraünnehir Defterleri” kitabında topladı. Hatırat/gezi anıları okuyucusu, TYB ödülünü de alan bu kitabı çok sevecektir ama kitabı bir gezi kitabı olmanın çok ötesinde değerlendirmek gerekir. Yazar, dünyaya, geleneğin mahzun ama kaydedici, eleştirel gözleriyle, her yerde ayan-ı sabiteden bir eser arar gibi bakmakta ve göremediklerimizi görmektedir. Sevil, size Maveraünnehir”i gezdirirken okuduklarınızla fikir ve hissiyat dünyanız birbirine girecek, bir dönüşüm geçirecektir. Bende öyle oldu.

Müslümanların şu bıktırıcı iç-çatışma ve kargaşadan kurutulup kendi medeniyet tarihlerine baktıklarında gözlerini alamayacakları miras burada, Maveraünnehir”dedir. “Hayat teselli olmaktır” diyen Şeyh Yusuf Hemedani, Hocalar Hocası Ahmed Yesevi, Bahaeddin Nakşibendi Hazretleri, Muhaddislerin efendisi İmam Buhari, Farabi, İbni Sina, Ali Şir Nevai, Uluğ Bey, Emir Timur, İmam Tirmizi, Harezmi, Biruni burada, Türkistan topraklarındadır. Onların maneviyatlarından şavkıyan ışık aklımızın, kalbimizin huzmelerinden geçmeden, Maveraünnehir aydınlanmasının dirilticiliğini varoluşumuzda hissetmeden yol alabilmemiz zordur.

Maveraünnehir adı, aynı zamanda, İslam itikadi düşüncesinin İmam Maturidi tarafından derlenip toparlandığını, daha doğrusu Kelam”a Asya”dan farklı bir bakışın da mümkün olduğunu gösteren bir sembol. Bugün modernlik karşısında ne yapılacağı sorusuyla muhatap olan zihinlerimiz ve yine parçalanmış olan itikadi kavrayışlarımız, özellikle Selefilik ve Tasavvufi bakışlardaki farklılaşmalar, eninde sonunda İmam Maturidi”ye uğramak, onunla dertleşmek veya kardeşçe bir hesap görmek zorunda.

Maveraünnehir, bizim yalnızca çok uzak geçmişimiz, geleceğimiz değil aynı zamanda şimdimiz. Osmanlı”nın son dönemleri, Cumhuriyet”in ilk yılları Asya ile kucak kucağa. Asya”da olanları anlamadan son dönem tarihimizi, Türkistan”ı konuşmadan Türkiye”yi, Enver Paşa”dan bahsetmeden Mustafa Kemal”i anlamamız imkânsız. Hepimiz gibi Osmanlı”nın bu iki komutanı da kendi kaderlerinin yolundan yürüdüler. Siyasetteki başarının, başarısızlığın ancak bir kader içinde anlaşılabileceğini, zamanımızın eseri ve esiri olduğumuzu görmek için onların yaşadıklarına bakmak çok öğretici.

Kitaptan öğreniyoruz ki, halkın muhayyilesinde bir efsaneye dönüşmüş, “aziz” diye anılan Enver Paşa”nın Buhara civarındaki her dağda ziyaret edilen bir mezarı var. Bir zamanlar Tacik tüccarların anlattığı Büyük İskender hikâyelerinin yerini çoktan Aziz Enver hikâyeleri almış. Bir insan ömrüne sığması hayret uyandıran olayların ve Sarıkamış Bozgunu”nun yıkamadığı hayalleri Enver”i Türkistan Rusların eline geçmesin, bu topraklar sömürge olmasın diye mücadele veren kardeşlerinin yanına sürüklemiş. Asya da onu Halife”nin emaneti olarak bağrına basmış.

Lenin”le görüştükten sonra 1920″de Bakü”de Şark Hakları Kongresi”ne katılan Enver Paşa, Sovyetlerin Türkiye ve Müslüman ülkelerdeki istiklal hareketlerini gerçekten desteklemediğini fark eder, Milli Mücadele”ye katılmak istese de kabul edilmez. Bütün hesapları alt-üst etmek istercesine İttihat ve Terakki”yi Berlin”de, gönlünü İstanbul”da bırakıp Türkistan”ı müdafaaya koşar. 42 yaşındayken, 4 Ağustos 1922″de, Kızıl Ordu kuvvetleriyle girdiği bir çatışmada ruhunu asıl sahibine teslim eder. O gün Kurban bayramı olduğundan mıdır nedir, biz geride kalanlar, o zamandan beri onun ne uğruna kurban olduğunu konuşur dururuz.

Kızıl Ordu”nun Türkistan Cephesi Komutanı ve Lenin”in yakın arkadaşı Mihail Frunze, “İslam”ın ateşe atılıp yıkılması” emrini aldıktan sonra, Buhara”yı bombalar ve şehrin üçte birini yok ederek “Terakkiyat düşmanlarının ve kara güruhların son dayanağı olan Buhara yok edildi” müjdesini (!) Moskova”ya iletir. Buhara Emirliği 1920″de ortadan kaldırılır, meşhur Buhara altınları da Moskova”ya taşınır. Rivayet odur ki Sovyetler, çok az bir kısmını Ankara”ya gönderdiği bu altınlar sayesinde 1929 büyük buhranını atlatmıştır.

Türkistan”da birçok yere ve bu arada doğum yeri olan Kırgızistan Başkenti Bişkek”e adı verilen, heykeli dikilen Frunze ise, Buhara”yı yerle yeksan ettikten sonra Lenin”in temsilcisi olarak bu kez Türkiye”ye gelir. Bir süre kalır, Mustafa Kemal Paşa ile görüşür. Bu işbirliğinin bir nişanesi için olsa gerek, Türkiye”de de heykelleşir. 1925″te İtalyanlara yaptırılan ve 1928″de açılan Taksim Anıtı”ndaki iki Rus generalden birisi odur.

Frunze”nin yıktığı Buhara, Müslüman dünyanın büyük üniversite şehriydi. Buhara medreselerinin âlimlerini katleden Frunze, şimdi Taksim”i seyrederken Buhara halkı o günden bugüne yaşadıklarına “küçük kıyamet” demeye devam ediyor. Sevil”in kitabı, sizin hissiyatınızı ve çağrışımlarınızı nereye götürecek kim bilir?

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found