Üniversitenin ölümcül sessizliği

Türkiye”ye (demokrasimizin işleyişine ve milletimizin kaderine) yönelik, saklanamayacak kadar açık müdahaleler yaşıyoruz. Kardeşim Murat Yılmaz”a göre maruz kaldığımız saldırıları anlayabilmek için Gene Sharp”ın kötü-ünlü “Diktatörlükten Demokrasiye” çalışmasına bakmak yeterli. Gezi”deki siyasi mühendisliğin de 17-25 Aralık müdahalesinin de referansları bu kitapta yazılı. “Duran adam” gibi eylemlerin tarif edildiği bu eylemci rehberinde, 198. maddede son politik direniş eylemi olarak “çifte egemenlik ve paralel devlet” oluşumundan bahsediliyor. 17 Aralık”la başlayan süreçte ve özellikle Hatay”daki TIR operasyonunda bu oluşumun özerklik ilanı söz konusu ve durumumuz özetle şu: “Türkiye siyaseti iyi çalışılmış ve planlanmış bir gayri nizami harple karşı karşıyadır. Gayri nizami harbin esası, küçük güçle büyük güce yanlış yaptırmak, büyük ve meşru gücü gerçek gücünü kullanamayacağı bir alana hapsetmek ve düşünmesini engellemektir. Bütün gayri nizami harplerin siyasi gerekçeleri, hedefleri ve müttefikleri vardır. Bu bakımdan gayri nizami harbe sadece polisiye, idari ve hukuki tedbirle karşılık vermek en büyük ve meşru güç olan siyasetten vazgeçmek anlamına gelecektir. Bu gayri nizami harbin temel varsayımı, Türkiye”nin demokratik olmadığı ve otoriterleştiğidir. Siyaseten verilecek cevap bunun böyle olmadığını göstermektir. Gezi”den sonra “Demokratikleşme Paketi”yle gösterildiği gibi.” (http://www.sabah.com.tr/Perspektif/Yazarlar/murat%20yilmaz/2014/01/04/paralel-devletin-ozerklik-ilani)

Murat Yılmaz”ın bu tespitleri, çok önemli. Bunları daha çok kişiye duyurmalı, herkes atacağı adımlarda bunları hesaba katmalı. Lakin bazı ilaveler yapmalıyız. 12 Eylül 2010 Referandumu”dan sonra post-Kemalist döneme geçildiğini ilan ettik etmesine ama “Yeni Türkiye” halen rüşeym halinde. Yeni Türkiye”nin kökleşip dal budak salması için elbette ana görev siyasete düşüyor ama demokrasiden, toplumdan yana olan tüm güçlerin destek olması, omuz vermesi gerekli. Bilelim ki, toplumun, özellikle aydınların kahir ekseriyeti demokrasiden yana olduklarını her seferinde açıkça beyan etmedikçe, vesayet de darbe de kapıda beklemektedir.

Bu arada yanlış anlaşılma ihtimalinin önüne geçmek için söyleyelim: Demokratikleşme Paketi, Yeni Türkiye”ye kurulmuş bir tuzak olduğu her geçen gün daha iyi görünen Gezi”deki kışkırtmanın boşa çıkarılması için yapılmış bir hamle değildir. “Demokrasi”, toplumun taleplerinin devlet yönetimine daha çok yansıtılması, devletin daha hesap verebilir ve şeffaf hale gelmesi için verdiği mücadele yolunun, Yeni Türkiye”nin idare şeklinin adıdır. Recep Tayyip Erdoğan”a atfedilen karizmanın da Ak Parti”ye verilen muazzam desteğin de nedeni, demokrasi yürüyüşümüzü en iyi onlarla yürüyeceğimize olan inançtır. Türkiye”nin demokratikleşme yürüyüşüne mani olmak, ayağına çelme takmak isteyenlere vereceği cevabın meşru siyaset aracılığıyla ve demokrasisini daha da güçlendirecek hamleler şeklinde olması, teknik bir baş etme manevrası değil, işin tabiatı icabıdır.

Siyasetin üzerine düşenin ne olduğu konusunda anlaştık, peki, bu süreçte, yani gayri nizami harp şartlarında bizim üzerimize düşenler yok mu? Bence asıl konuşmamız gereken nokta burası. Biz her işi siyasetten, siyasetimiz de toplumsal psikolojimizin pek tabii bir neticesi olarak liderden bekleyince, toplumumuzun ve demokrasi mücadelemizin özgünlüğünü anlamayan art niyetlilerin “otoriterleşme”, “diktatörleşme, “sivil vesayet” gibi başlıklar altında konuşmalarına fırsat vermiş oluyoruz. Barış ve huzur içinde yaşamamızı, demokrasimizin güçlenmesini istemeyen, “akan kanın durdurulması”nın ne demek olduğunu, devletteki paralel oluşumların özerkliğinin gayri nizami harp ilanı anlamına geldiğini anlamayanlara hak ettikleri dersi verecek olan asıl güç toplumdur; biziz.

Yıllarca vesayetçilerin yıldırıcı ve şaşkına döndürücü iktidarları altında yaşamış insanımız, çareyi sandığa sarılmakta bulmuş, siyasi tepkisini ancak orada gösteriyor. Bu yüzden sandık, milletin kıymetlisi. “Demokrasiyi sandıktan ibaret sanmak” şeklindeki eleştiri, şüphesiz saçma ve geçersiz ama mutlaka topluma anti-demokratik girişimlere karşı tepki verme konusunda rehberlik yapılmalı. Kim yapacak bu rehberliği? Sivil toplum örgütlenmeleri ve/veya kanaat önderleri. Peki, bu toplumun sivil örgütlenme potansiyeli nedir ve rehber alabilecek kadar güvendiği kanaat önderleri kimlerdir?

Dönüp dolaşıp “aydın” tanımına, varlığıyla ışıtıcı olması gereken hakiki münevverin toplumla ve siyasetle ilişkileri noktasına geliyoruz. “Demokrasi sandıktan ibaret değil” diyelim demesine de üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi Yeni Türkiye”nin inşasını seyreden üniversitemizin, milletle iltisağını yitirmiş aydının zavallı halini de görelim. Bu ülkede üniversitenin asıl işlevinin “istihdam” sanıldığı, aydın yetiştirmekten firar ettiği gerçeğinin altını çizmeden geçmeyelim. Üniversitenin ancak 1960 ve 12 Eylül darbeleri ve Cumhuriyet Mitingleri”nde siyasallaştığını, yani vesayet sisteminde yer aldığını cümle âleme duyuralım. Üniversitenin, millet adına sesinin çık(a)madığı bir ülkede toplumun demokrasi mücadelesi verdiğini bir kez daha kaydedelim.

“İyi ama üniversite, eski üniversite değil artık” sözleriniz geliyor kulağıma. Elhak doğrudur; “Yeni Türkiye”ye omuz ver üniversite!” dememiz bu sebeptendir.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found