Müslümanlardan da Müslüman

Neredeyse tüm Fransız cihatçılar, çok belirgin iki kategoriye girerler: ya Fransa’da doğmuş veya buraya çocukken gelmiş ‘ikinci kuşak’tırlar, ya da sonradan Müslüman olmuşlardır (bunların sayıları zamanla artmaktadır, ama 1990’lı yılların sonuna doğru radikallerin %25’ine ulaşmışlardı zaten). Bunun anlamı, radikaller arasında pek ‘birinci kuşak’ yeni gelmiş göçmen işçiler bile olmaması, ‘üçüncü kuşak’tan ise hemen hiç kimsenin olmamasıdır… 1970’li yılların Faslı göçmen işçileri dede olmuşlardır ve torunları arasından terörist çıkmamaktadır. Ya Irkçılıktan hiç çekmemiş olan sonradan Müslüman olmuşlar (mühtediler) niçin aniden Müslümanların maruz kaldıkları aşağılanmanın intikamını almak isterler peki? Mühtedilerin çoğu Fransız kırsalından gelir ve kendileri için ancak sanal bir varlık olan Müslüman cemaatiyle özdeşleşebilmeleri kolay değildir. Kısacası, ‘İslam’ın isyanı’ veya Müslümanların isyanı değil bu…
‘İkinci kuşaklar’ ile mühtediler arasında ortak ne var? Önce bir kuşak isyanı söz konusu: İki taraf da ebeveynleriyle ilişkiyi keser, ya da daha doğrusu ebeveynlerinin kültür ve din bakımından temsil ettikleri şeyden koparlar. ‘İkinci kuşaklar’, hiçbir zaman anne-babalarının İslam’ını benimsemezler, batılılaşmaya karşı isyan eden bir geleneği asla temsil etmezler. Batılılaşmışlardır, ebeveynlerinden iyi Fransızca konuşurlar. Hepsi kendi kuşaklarındaki ‘genç’ kültürünü paylaşmış, alkol kullanmış, esrar içmiş, diskoda kızlara asılmıştır. İçlerinde büyük bir kısmının hapishaneye yolu düşmüştür. Sonra, sabahlardan bir sabah, dine yönelmiş ve Selefi bir İslam’ı, kendilerini kendi başlarına inşa etme imkânı sağlayan bir akaid İslam’ını seçmiştir. Zira kendinden-nefretin simgeleri haline gelmiş olan anne-babalarının kültürlerini de ‘Batılı’ bir kültürü de istemezler.
İsyanın anahtarı, kültürel olarak yerleşik bir din aktarımının olmamasındandır öncelikle. Gelinen ülkedeki kültürel bir İslam’ın taşıyıcısı olup bunu aktarmayı becerememiş ‘ilk kuşağı’ da, Fransızca konuştukları ebeveynleri sayesinde Fransız toplumu içinde İslam’ın ifade ediliş biçimleriyle bir aşinalık kurabilen ‘üçüncü kuşağı’ da ilgilendirmeyen bir meseledir bu: Çatışmalı olabilse de ‘söylenebilir’dir. Radikal hareketlerde Türklerin Mağriplilerden çok daha az bulunması, Türklerde aktarımın temin edilebilmiş olmasındandır kuşkusuz; zira Türk devleti öğretmenler ve imamlar göndererek aktarımın yapılmasını üstlenmiştir (ki bu da başka sorunlar çıkarır, fakat Selefiliğin ve şiddetin benimsenmesini bertaraf etme imkânı verir.)
Din değiştirenler tanımına giren gençler ise, ‘saf’ dini benimsemektedir; kültürel tavizle ilgilenmezler (Sufiliği benimseyen önceki kuşaklarla hiçbir benzerlik yoktur); burada buldukları ikinci kuşak, kuşaksal kopuş, kültürel kopuş ve nihayet siyasi kopuş olan bir ‘kopuş İslamı’nı benimsemektedir. Kısacası onlara bir ‘ılımlı İslam’ ikram etmek, hiçbir şeye yaramaz, tanımları gereği radikallik çekmektedir onları…
Teröristler, Müslüman bir nüfus kesiminin radikalleşmesinin dışa vurumu değillerdir, fakat belirgin bir genç kategorisini etkileyen kuşaksal bir isyanı yansıtırlar… Onlar ‘Müslümanlardan da Müslüman’dırlar; özelikle de anne-babalarından… Ebeveynlerini tekrar dine döndürmek için (boşuna) harcadıkları enerji manidardır… Sonradan Müslüman olanlar ise, İslam’ı seçerler, çünkü radikal isyan piyasasında sadece bu vardır ve IŞİD’e katılınca dehşet yaratacağınız kesindir.”
Bu analiz, ünlü Fransız siyaset bilimci ve İslami hareketler uzmanı Oliver Roy’a ait. Roy, öteden beri, Daeş’in “İslam’ın radikalleşmesi”ni değil “radikalliğin İslamileşmesi”ni temsil ettiği ve “cihadcılık” dediği şeyin bir kuşağa özgü nihilist bir isyan olduğu tezini savunuyor; büyük, yapısal teorilere yüz vermiyor. Le Monde’un 24 Kasım 2015 tarihli nüshasındaki yazısında bu tezini genişletti. Bu uzun iktibası, önemine binaen, o yazının Haldun Bayrı tarafından yapılmış ve medyascope.tv’de yayınlanmış tercümesinden yaptık.
‘Müslümanlardan da Müslüman’ sözünün gerçekliğine, ebeveynine dinini öğretmek için çabalayan gençlere biz de uzun süreden beri tanığız lakin Roy’un bu analizindeki tablo bizim buralara pek uymuyor. Roy’un isyanın kaynağı olarak gördüğü “kültürel olarak yerleşik bir din aktarımının olmaması ve nihilizm” hem çok farklı hem Fransa’daki boyutlarda değil çok şükür… Toplumsal değerlerin zeminini oluşturan Müslümanlık, hala nihilizme karşı bir anlam ve değer üreticisi; bırakın şiddete ve teröre yönelmeyi, engelleyici bir etki yapıyor. Değerlerin merkezileşmesinde ve yeniden üretiminde Diyanet ve İmam Hatipler, onca eleştirilecek yanlarına rağmen, önemli bir işlev üstleniyorlar.
Daeş’e buradan da katılımlar oluyor. Burada, şüphesiz Fransa’dan çok daha ciddi bir terör problemi ve çeşitliliği söz konusu… Biz, hala nedenler üzerine kafa yorarken büyük, yapısal teorilerle uğraşıyoruz. Oysa tıpkı Roy gibi baksak, değerler aktarımının olamaması ve nihilizm ile teröre başvurma arasındaki bağlantılar üzerine odaklansak neler göreceğiz neler…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found