Oruç mücadeledir

Nihayet işte Ramazan… Bu ay boyunca, gündem müsaade ettiği sürece insanın manevi tabiatı üzerine yazmaya çalışacağım. Bizimkisi elbette psikolojiye odaklanmış bir bakışla yaptığımız değerlendirmeler olacak. Lütfen içinize sinmeyen, özellikle dinen hatalı olabilecek ifadelerimiz olduğunda bize bildirin, birlikte yeni baştan düşünelim. Oruç bahsiyle başlayalım izin verirseniz.

İbadetleri derin varoluşsal anlamlarından koparıp basit işlevlerle açıklamaya kalkmanın sakıncaları olabilir. Mesela orucun en önemli işlevini, “tokun açın halinden anlaması” diye sunuyor, her nedense en çok “orucun tıbbi faydaları” üzerinde duruyoruz. Oruç tutanlar, ibadetin hikmetlerini böyle görünür işlevselliklerle anlatınca, ibadetlerle aralarında mesafe bulunan bazıları da orucu kendisine zarar verecek şekle aç susuz kalmayla, oruçlu insanın psikolojisini “mazoşist doyum”la açıklama gafletine düşüyorlar.

İbadetler, gündelik hayatın olağan seyrine bir mola, ara vermedir. Ara veririz çünkü bu sayede insan olma kaderinin bize yüklediği gerçeklerle yüzleşme fırsatı yakalarız. Dünya hayatına ibadet sırasında bir nebze olsun ara veren, parantez açan insan, içine battığı narsisizmden, benlik davasından kurtulma imkânı bulur. En yüksek eşitlik haline ibadet sırasındaki kulluk bilinciyle ulaşılır. İnsan kardeşlerimizle esastan bir farkımız olmadığını idrak ettikçe bu kez sahiden yükseliriz. Hayata ve insanlara bakışımız köklü bir biçimde değişir. “Yaratılmışların en şereflisiyim ben. Bakma sen çamurdan yaratıldığıma, Yaratıcının ruhuyla aynı ruhtanım” deme şansına kavuşuruz.

İbadet sırasında gündelik hayatın işleyişine verilen bu mola, oruçta çok belirgin. Oruç, temel arzulara bir ara veriştir. İnsan olduğunu söyleyen herkesi, yaşadığı zilletten, kahır ve ıstıraptan, varoluşun trajik konumundan birden bire böyle göklere yükseltiverdiği içindir ki, milyonlara insan oruç ayını bekler, Ramazanı sevinçle karşılar.

İbadetlerin insana ve topluma “huzur” verme işlevinden de sıkça bahsedilir. “Huzur” sözüyle bir iç-barış, bir zihin dinginliği hali kast edilir. Psikolojiden biraz anlayan birisi olarak bu sözlerdeki maksadı elbette fark ediyorum ama biraz abarttığımızı sanıyorum. Böyle bir “nirvana” hali bilebildiğim kadarıyla Müslümanların inandıkları dinde değil de Doğu dinlerinde ya da Hıristiyanlığın ve Museviliğin oldukça Bâtıni yorumlarında bulunabilir. Biz Müslümanlar, insanın “korku ve umut arasında” olduğuna, dünya hayatının sürekli mücadele edilmesi gereken bir oyun ve eğlence cerbezesiyle üstümüze geldiğine inanırız. “Huzur”u dinginlik değil, Yaratıcının karşısında bulunma hali olarak anlarız. Hayat mücadeledir. Oruçlu insan da sürekli mücadele halindedir. Arzuların gemlenmesi içindir bu mücadele.

Arzuların gemlenmesi, yalnızca yeme-içme zamanın ayarlanması, cinsel davranışa sınır konulması olarak anlaşılmamalıdır. Dürtülerimize, ilişkilerimize bir çekidüzen vermek zorunda olduğumuzu, her şeyi isteyemeyeceğimizi, her istediğimizi istediğimiz zaman gerçekleşemeyeceğini anlamayı da kapsar. Hayvanların içgüdüleriyle, insiyaki olarak biçimlendirdikleri davranışlarını; insanların, özgür iradeleri ile özenle şekillendirmesidir arzuların gemlenmesi…

Arzularımızı gemleyebilmemiz sayesinde insan oluruz ya da arzularımızı gemleyebildiğimiz ölçüde insanlaşırız. Dikkatli baktığımızda sadece Müslüman toplumların değil tüm toplumların arzularını gemlemeyi belli ölçülerde başardığını görürüz. Her insan toplumu, şöyle ya da böyle insan olmanın bu niteliğini hayata geçirir; aksi takdirde toplum olmaz. Toplumlar birbirlerinden bu özellik bakımından değil bu özelliği hayatlarına ne derece aktarabildikleri noktasında farklılaşırlar. İslam dininde vaat ve vaaz edilen ideal Müslüman toplumu, diğer insan toplumlarından, insan olma hasletlerine en çok itina etme özelliğiyle ayrılır. İslam”ın öngördüğü hayat tarzı, ibadetler, Müslüman toplumunu diğer topluluklara örnek kılmak ve onları da buraya davet etmek içindir.

Ramazan; insan olmamızın ancak kendimizi diğer insanlardan üstün görmeyerek ve toplumun ihtiyaçlarının, yardımlaşma ve dayanışmanın bireysel çıkarlarımızdan daha önde gelmesiyle mümkün olabileceğini anlatmaya çalışan bir zaman dilimidir. Böyle bir zaman dilimindeki manevi iklimde insanı yücelten, insanlaştıran tüm özellikler görünür hale gelir.

O yüzden her bitmiş oruç günü, her iftar; büyük bir insanlık zaferi, nefsin insanlıktan çıkarıcı isteklerine boyun eğmeyecek bir irade gücüne sahip olduğumuz gerçeğinin alkışlanmasıdır. İnsanlar olarak birbirimizden asıl ayrım noktamızın “takva” olduğu, tek bir bedenin değişik azalarıymışçasına çabalamamız gerektiği bilincidir.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found