Şimdi ‘Büyük Barış’ zamanı

Kanı kanla yumuzlar, kanı suyla yurlar.” Kötü zamanların hatıraları, aynı tarihleri iyilikle süsleyerek silinir. 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ağır örselenmeleri, nasıl 12 Eylül 2010 Referandumu’yla giderilmek istendiyse, 28 Şubat 1997 Darbesi’nin kara lekeleri de, geçenlerde 28 Şubat 2015 Dolmabahçe Mutabakatı’yla temizlenmeye çalışıldı. Tarihi bir mekânda, tarihi bir meselenin, barış, kardeşlik, demokrasi ve ortak vatan temaları ekseninde kökten çözümü için sözleşildi. Ne güzel! Emeği geçenlere, artık kardeşkanı dökülmesin diye kendi varlığını siper ederek çabalayanlara sonsuz teşekkürler… Lakin gevşememeli, milletimizin büyük yürüyüşünü engellemek için kurulacak tuzaklara karşı uyanık olmalıyız. Uyanıklık, farkındalık için en güvenilir yöntem geçmişten çıkarılacak dersler… Beşer hafızası unutkanlığıyla biliniyor oysa zaman zaman eski albümlere, arşivlere gitmeli, ne olup bittiğine bakmalıyız.

Rahmetli Özal, rahmetli Erbakan, barışın şart olduğunun farkındaydılar, çareler aradılar. Rahmetli Aydın Menderes, Kürt meselesinin barış içinde çözümünden samimiyetle ve açıkça bahseden ilk siyasilerdendi. Daha 1990’da “mağlubu ve galibi olmayan bir barış”tan söz ediyordu. Biz de kendisiyle yürüdüğümüz o yıllardan beri, aynı görüşü taşıdık. Türklerin ve Kürtlerin birliğinin sadece ülkemizin değil İslam dünyasının da umudu olduğunu savunduk. Ama itiraf etmeliyim ki, barışın sahiden mümkün olduğu, benim ufkumda ilk kez 22 Temmuz 2007 Seçimleri sonrası Meclis’te oluşan dostluk tablosu sırasında göründü. O gün, bu yazıya da başlığını ödünç aldığım yazımda şunları yazdım:

“Seçimlerin sonuçları elbette önemli… yapılan tüm değerlendirmeler de büyük önem taşıyor ama benim için seçim sonuçları açıklandıktan sonra ortaya çıkan manzara, tüm bunların fevkinde bir öneme sahip oldu. Liderlerimiz ve seçilen bağımsız adaylar öyle bir tutum sergilediler ki, hepimiz böyle bir Meclis’ten çok çatışmalı bir gelecek beklerken birden bire barış için umutlanmaya başladık. Çok teşekkürler, sulh ve sükûnet için çaba gösterenlere, milletin huzur ve refahını her şeyin üstünde tutanlara…

Eğer bölgede çatışmalar durursa, yeni şehit cenazelerinin acı ve öfkesiyle milletimiz karşılaşmazsa, Irak’ın kuzeyindeki Kürt liderliği infial uyandırıcı kışkırtıcı açıklamalar yapmazsa, Meclis’imiz de seçim sonrasının metanetini sürdürebilirse neden Türkiye’yi bambaşka günler beklemesin. Neden yıllardır çok canımızı yakan, çok kanımızı döken bu çatışmaların sonuna gelinmiş olmasın? Neden Türkiye düşmanı güçlere karşı, Türkiye’nin de ‘Tüm farklılıklarımıza rağmen, birlik ve beraberlik içinde yaşıyoruz…’ diye bir cevabı olmasın. Hatta Türkiye’nin dünyaya cevabı, Ortadoğu ve Yakın Asya’yı içine alacak genişliklere neden uzanmasın? Neden Türkiye’deki sulh ve sükûnet ortamı, yalnızca ülkemizdeki değil tüm bölgedeki Kürtlerle, Müslümanlarla iyi diyaloglar, yeni birlik politikaları için bir imkânın başlangıcını teşkil etmesin?

Bu seçimlerde milletimiz, ‘Hepinizi Büyük Barış’a çağırıyorum’ demiş olamaz mı? Seçim sonrası liderlerin Meclis’te sergiledikleri dostluk manzarasında, sandıktan yansıyan bu kolektif şuurun büyük payı olduğuna inanıyorum. Aslında ‘Büyük Barış’ isteniyor. Sandıktan duyduğum ses bu… Onlar diledikleri kadar çatışmaları kışkırtsınlar, fitne fesat tohumları eksinler, bugün umurumda değil. Türkiye, cevabını üretti. Duyduğum ses halüsinasyonsa bile artık hangi yoldan gideceğimiz belli…”

Toplumumuz, kardeş kavgasının bitmesini hep istedi ve siyasileri barış lehine tavır almaya zorladı. Ak Parti, kurulduğundan beri, bu sese kulak veriyor; 2007’deki Meclis manzarasını da gayet iyi anladı. Kürt varlığını aleni tanımanın dışında, Kürt açılımı yaparak samimiyetini gösterdi. TRT-6’dan başlayarak kültürel haklara ilişkin ciddi adımlar attı. Kürtçe’nin önündeki engelleri kaldırmak için canla başa çalıştı. Irak’ın kuzeyindeki Kürt oluşumlarla sıkı, derin ve uzun vadeli ilişkiler kurulmasına gayret etti. Bu çabaların başta Kürt vatandaşlarımız olmak üzere millet nezdinde çok olumlu sonuçlar vermesi üzerine, millete güvenerek, daha önce kapalı kapılar ardında defalarca denenmiş ama sonuç alınamamış olan silahların susması için gereken icraatları gerçekleştirmeye başladı. “Düz ovada siyaset” söyleminin ayaklarını yere bastırmaya uğraştı. Her şeyi usulünce, enine boyuna düşünüp tasarlayarak yapmaya özen gösterdi. Çok şükür, artık kanlı, karanlık tünelin sonunda ışık görünmeye, bunca emeğin boşa çıkmayacağı anlaşılmaya yüz tuttu.

Şimdi soru şu: Peki, tüm bunlar 2007 Seçimleri’nden hemen sonra gündeme gelen barışçı siyasi ortamda, el birliğiyle yapılamaz mıydı? Milletin umudunun bağlandığı temel arzuyu diğer partiler de görmüş olsalardı, bu mümkündü. Ama görmediler. Umudu değil, endişeyi temsil etmeyi yeğlediler. “Endişe, almamız gereken tedbirleri; umut ise, gitmemiz gereken yolu gösterir” diyemediler. “Reformcu iktidar ve peşindeki endişe partileri” diye boşuna söylemiyoruz. Umut ve endişe arasındaki gerilim ve mücadele, bugün de sürüyor. Hep sürecek…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel