Vesayetçi zihniyetin kökeni

Modernleşmeye geç kalmış, üstelik onunla, bizi ortadan kaldırmak isteyen bir meydan okuma sürecinin bir parçası olarak karşılaşmış oluşumuz, birçok sorunumuzun temeli. Bir yanda kendini inkâr noktasına varan Batı hayranlığına dönüşmüş radikal Batıcılık, diğer yanda gerçeklerden kopartacak düzeyde nostalji üreten şanlı tarih fanatizmi arasında salınmamız bu yüzden mesela. Aynı şekilde, geçenlerde TRT-1’de Pelin Çift’in yönettiği “Gündem Ötesi” programında aslında birçok konuda benzer düşünen, Osmanlı ilk dönem uzmanı tarihçi Prof. Ahmet Şimşirgil ile dostum Türkiye Günlüğü Dergisi Editörü Mustafa Çalık’ın İttihat Terakki’yi tartışmaları sırasında, yayını sonlandıracak kadar şiddetli olan gerilimden de o sorumlu. Abdulhamid Han ile İttihat ve Terakki arasında keskin bir tercih yapmaya zorlanmamızın fay hattında, şimdiye kadar yaşadığımız birçok zelzeleye rağmen hala, ne çok enerjinin saklı olduğunun görülmesi açısından bu program, tam bir işaret fişeği özelliği taşıyordu… Bana sorarsanız, bugün kurtulmaya çalıştığımız, siyasi hayatımızda ikide bir acı darbelere yol açan, toplumun ileri gidişine set çekmeye çalışan vesayetçi sistemin, zihniyetin kökeninde de modernleşmeye geç kalmış oluşumuz yatıyor. Şöyle:
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun bakiyesi bir coğrafyada, yine imparatorluk bakiyesi ve kahir ekseriyeti Müslüman olan bir toplumsal zeminde kuruldu. Dikkatli bakıldığında cumhuriyetimizin aslında ilk anda fark edilemeyen muazzam bir açmazın üzerine bina olduğu görülüyordu. Hem kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayanıldığı ileri sürülüyor hem de vesayetçi bir sistem öngörülüyordu. Yetişmiş insan gücünün olmaması, milletin egemenliği idealinin temeli olacak sivil toplumun zayıflığı gibi gerekçelerle, yeni devletin ancak vasilerce yürütülebileceğine hükmedildi. Bizzat Gazi’nin kendisi, “İki yol vardır. Biri bu milletin hulâsa-i âmâl ve efkârına göre yürümek, diğeri bizim fikirlerimize göre yürümektir. Şahsî kanaate göre değil, milletin kanaatini ve efkâr ve hissiyatını yoklayarak yürümelidir.” diyordu. Ama I. Meclis’teki kısa süreli demokratik bir işleyişin ardından ikinci yol tercih edildi. Güya bir an önce Batı’ya yetişmek hedefleniyordu ama demokrasi, uzak bir ideal olarak bile gündemde yer almıyordu. Onlara göre, bize en uygun, bizim için en ideal devlet ve yönetim anlayışı, tek partiye, tek lidere göre şekillenmiş vesayet sistemiydi. Vesayet sisteminin ideolojisi, bu yüzden alelacele resmi ideoloji haline getirildi.
Vesayet sistemi, toplumu yok sayıyor, toplumsal talepleri neredeyse tamamen göz ardı ediyordu. Devlet topluma göre değil, toplum devlete göre şekillendirilmek isteniyordu. “İmtiyazsız, sınıfsız” bir toplum yaratma hayaliyle kendi tahayyüllerinin dışında kalan tüm kimlikleri acımasızca bastırma yoluna gidiyorlardı. Topluma “Benim senin adına öngördüğüm kimlik dışında, tarihten ve gelenekten getirdiğin tüm kimlik yapılarını terk edecek, sadece bildiklerini değil, kim olduğunu da unutacaksın” diye emrolunuyordu.
Vesayetçi bakış, kendisini meşrulaştırmak, toplumu gidilen yolun doğruluğuna ikna edebilmek için sürekli olarak bölünme korkusu ve beka kaygısını devreye soktu. Bu sayede elde kalan son toprak parçası “milli misak coğrafyası” olarak alabildiğine kutsallaştırılırken, devlete ve yöneticilere de uhrevi bir nitelik yüklendi. Osmanlı’nın çok büyük bir coğrafyada birçok dili, etnisiteyi, inancı, adilane ve ustalıkla bir arada yaşatan, kendine sarsılmaz bir güven ve fetih ruhuyla yönetme biçiminin mirasını yaratıcı biçimde yenilemek yerine tam tersi bir rotaya girildi. Onlar için millet, istek ve ihtiyaçları, belirli bir tarihe ve geleneğe yaslanan kimlikleri olan hür insanlardan müteşekkil ergin bir topluluk değil, “komünizm”, “bölücülük”, “irtica” gibi tehlikelerden korunması gereken, bakıma muhtaç bir çocuk kitlesiydi. Bu yüzden topluma “Dışarıda o kadar çok tehlikeler var ki, benden habersiz sokağa bile çıkma” diyen ebeveyn gibi muamele yapıldı. “Ne yapıyorsam senin için yapıyorum” diyerek toplumun maruz bırakıldığı baskı ve zorbalıklar meşrulaştırıldı. Mütemadiyen dışarıda yeni korku nesneleri bulundu, yeni tehdit söylemleri oluşturuldu. Çok aceleleri vardı, modernliğe geç kalışımızı bu hamlelerle telafi edeceklerini düşünüyorlardı ama vesayetçi kafadan seçkinci bir zihniyet, toplum düşmanı, darbeci bir Batıcı aydın narsisizmi dışında gelecek nesillere önemli bir miras çıkmadı.
Oysa böyle olmayabilirdi. Haddizatında, son dönem Osmanlı aydınları da, yöneticileri de modernliğe geç kalındığının farkındaydılar. Modernliği de demokrasiyi de kendi bünyemize en uygun biçimde alarak sindirebilmenin yollarını arıyorlardı. Çok partili hayata geçilir geçilmez, o güne kadar milletin sinesinde sakladığı, umut beslediği bu yol, kendisini hemen yine gösterdi. Dünyanın yaşadığı şartları kabul etmekle birlikte, esasen toplumun talep ve ihtiyaçlarına göre yürümek, milletin tarihine ve geleneklerine saygı göstermek, toplumun inandığı sağlam merkezi değerleri rehber almak gerektiğini düşünenler siyasi olarak örgütlendiler ve mücadeleye koyuldular. Bugün, kalıplaşmış ideolojilerle toplumu bir vesayet cenderesinde tutmak isteyenlerin “eski” anlayışıyla, toplumun ve insanların ancak hür olduklarında açığa çıkarabilecekleri potansiyelin kuracağı “Yeni Türkiye” yanlıları mücadele ediyor. Bir süredir artık “Yeni Türkiye” galebe çalıyor.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel