Teknomedyatik dünyada, bilhassa salgın zamanlarında insan insanın kurdudur

Teknomedyatik dünyada, bilhassa salgın zamanlarında insan insanın kurdudur

“Küresel insan, risk toplumunda yaşayan insandır! Küreselleşmeyi “risk” kavramıyla anlamaya çalışanlar ruh sağlığı profesyonellerinin kayıtsız kalamayacakları bir psikososyal gerçeği de göz önüne sermektedirler. Geleneksel toplumlarda belki doğadan ve diğer insanlardan gelen somut tehlikeler daha çoktu ama yine de onlar “risk toplumu” değillerdi. Çünkü risk, gelecekteki olasılıklar düşünülerek etkin biçimde değerlendirilen tehlikeleri anlatır; dolayısıyla yalnızca geleceğe yönelmiş ve geçmişten kopmaya çalışan modern toplumlarda söz konusudur. Yaşadığımız modern toplum, doğadan ve gelenekten gelen dışsal tehlikeleri belli ölçülerde kontrol altına almıştır ama bilgilerimizin dünya üzerindeki etkisiyle kendi imal ettiğimiz riskler, çevresel sorunlar, silahlanma, nükleer tehlike ve oynak finans piyasaları gerçekten de bir anda büyük felaketlere yol açma olasılığı taşımaktadır.

Küreselleşme, bir yanıyla giderek artan ekolojik sorunların küresel hale gelmesi, çözümsüz bir ekolojik sorunun tüm gezegeni mahvetme olasılığının bulunmasıdır. İmal edilmiş riskler yalnızca bunlarla sınırlı değildir; önceleri büyük ölçüde gelenekler tarafından sınırları çizilen evlilik ve çocuk yetiştirme tarzları, kişileri belirsizlik bakımından zor duruma sokmuyordu. Oysa şimdi tüm bu alanlarda tam bir belirsizlik egemendir ve insan ne yapacağını kendisi belirlemek durumundadır. Küreselleşen dünyadaki risk alanlarına bir de AIDS gibi cinsel yoldan bulaşan ölümcül hastalıkların tehlikelerini eklersek, neden ‘bunaltı (endişe, kaygı, anksiyete) çağı’nda yaşadığımızı daha iyi anlayabiliriz. Riskle baş etmenin en iyi yolu, sigortalamaktır ve zaten sigorta sisteminin risk toplumunda ortaya çıkmış olması bu nedenledir. Ama küreselleşmenin anksiyete uyarıcı atmosferi için nasıl bir ruh sağlığı sigortası bulunabilecektir? Bu, birincil düzeyde önleme yönelik bir çaba mı olacaktır yoksa bunaltı giderici (anksiyolitik) ilaç kullanımında bir takım yenilikler mi beklenecektir; maalesef bu da belirsizdir.”

Hayatın İçinde Psikiyatri” (Hayat Yayınları/2009) kitabımızdan alınma bu satırlar, dün “kuş gribi”,  bugün “domuz gribi” denilen, yarında başka bir isimle ortaya çıkma ihtimali olan küresel ölçekli salgınları (pandemi) ihmal ettiği için eksiktir ama bir yandan da bundan böyle küresel ölçekli her sorunu anlayabilmek için bir kavram çerçevesi sunmaktadır. Anlaşılmaktadır ki, modernlik doğadan gelecek tehlikeleri ancak belli oranlarda ve yüzeysel bir biçimde kontrol altına alabilmiştir. Anlaşılmaktadır ki, her ilerleme, her keşif, aynı zamanda beraberinde yeni sorunlar getirmektedir. Sonuç olarak daha net anlaşılmaktadır ki, risk toplumunda yaşıyoruz olduğumuz her şeyden daha çok gerçektir. Risk toplumunda yaşamak her yeni gün bugünden bilemeyeceğimiz yeni risklerin ortaya çıkabileceğini, dolayısıyla giderek daha çok endişeli insanlar daha baştan kabul etmek demektir. Uluslar arası sağlık örgütlerinin araştırmalarında aslında her yıl %20 gibi inanılmaz bir hızla yayılan hastalığın “endişeyle ilgili bozukluklar” olduğunun bulunmasında şaşılacak bir durum yoktur.

Yaşadığımız zamanları “Ortaçağ”a, hatta insanlığın barbarlık zamanlarına benzeten düşünürler oldu. Hiç onların akıllarından geçmiş midir bilmiyorum, yaşadığımız günlerde ortaya çıkan salgın hastalık tehlikelerinin tıpkı Ortaçağdaki veba salgınlarına benzeyen bir görüntü ya da en azından ruh hali yaratacağı… Ben bu benzerlik üstüne yeni yeni düşünüyorum. Oysa sanatçılar, ressamlar, romancılar, büyük salgınlar dolayısıyla insanlığımız üzerine önemli esinler yaşamışlar, eserlerine aktarmışlardır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra, 1921’de Jack London, “Kızıl Veba” romanını yazdı. Uygarlığın kendisini nasıl bir sona getirdiğini; aslında sorunun veba değil insanın daha çok uygarlaşma çabası olduğunu, kızıl vebadan sonra hayatta kalan çok az insanın yeniden uygarlığa yönelip tekrar alaşağı olacağını, bu kısırdöngünün böylece devam edip gideceğini yazdı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Camus, 1947’de “Veba”yı kaleme aldı. İnsanlığın kaderinin felaketlerle silinip gitmek olduğunun bilinmesine rağmen umut ve dayanışmadan başka tutunacak dalımızın, gidecek yerimizin olmadığını anlatmaya çalıştı.

“Veba” da romanın kahramanı Dr. Rieux, elinden geldiğince veba ile mücadele eder bunu tüm yetkililere duyurmaya, çözümler üretmeye uğraşır. Çabası bir gazeteci tarafından görülüp kahraman ilan edilmesi üzerine itiraz eder. Dr. Rieux, tüm erdemli insanların kendisi gibi davranacağına inanır, kendisine “Dürüstlük nedir?” diye sorulan soruya “işimi yapmak; her durumda insan sağlığını korumak ve yaşatmaktır” diye cevap verir. Çok önemli buluyorum bu cevabı, insanların hala büyük ölçüde erdemden yana olduklarına inanıyorum. Ama kabul etmek zorundayız ki, teknomedyatik dünyada görüntü gerçeğe indirgendi; insanların sorulara verdikleri cevaplarla gerçek yaşamdaki tutum ve davranışları aynı değil. Hala insanlara ve onların insani özlerinde barındırdıkları ahlaki potansiyele güveniyorum ama bugünün dünyasındaki salgın zamanlarını resmeden, kaygılarını dile getiren romancıların olmaması endişelendiriyor beni. İnsanlığın geleceğindeki tehlikeleri ilk sezinleyen ve bunlar adına kaygılanan sanatçılar yoksa artık endişelenme zamanı gelmiş demektir. 

Muhtemelen modern bilim ve teknolojiye inancımız yüzünden küreselleşme üzerine düşünenler bile dünya çapında ölümcül küresel salgın hastalık tehlikesinden bahsetme gereği duymamışlar, aynı nedenle bugün salgın hastalıklar nedeniyle insanlığımız üzerine düşünen romancılar çıkmıyor. Oysa bulaşıcı hele hele hızla yayılan ve ölümcül hale gelen salgın hastalıklar, insanın psikolojisi üzerine düşünmek için inanılmaz bir fırsat sunuyorlar. Salgın hastalıklar sırasında sadece bizim ve toplumun endişesi artmıyor, aynı zamanda psikolojimizin uhrevi ve şeytani yanları olanca çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

Bir çift hatırlıyorum görünüşte oldukça mutlu olmalarına rağmen, bir gün erkeğin bir iş seyahatinde yabancı bir kadınla cinsel teması neticesinde AIDS’e yakalanmasının ardından hayatları zindana dönen. Adamın pişmanlığında ve suçluğunda, kadının ise hayal kırıklığı ve hastalığın kendisine de bulaşacağı endişesinde adeta insanlığın tüm psikolojik macerası gizliydi. Kişiliklerden, yaşam tarzlarından, bakış açılarından kaynaklanan iletişim sorunları, eş problemleri karşısında ne yapacağımızı iyi biliriz biz ruh sağlığı profesyonelleri. Ama erkek AIDS’e yakalanana kadar ilişkilerine toz kondurmayan, kendilerini mutlu addeden bu çiftin endişesi ve çaresizliği bana da bulaştı, sorunları çözme yeteneğimi bir an için dumura uğramış gibi hissettim. AIDS’i bulaştırma riskine rağmen cinselliğiyle para kazanmak zorunda kalan kadının halini düşündüm, ya o bana gelip yardım isteseydi ne yapardım sorusunun şiddetiyle zihnim sarsıldı. Erkeklerin evlilik-dışı ve tıbbi yönden sakıncalı cinsel temasları sonrası eşlerine bulaştırdıkları virüsün neden olduğu bazı kadın kanserlerinde, aynı tehlikenin her iki cins için de söz konusu olduğu hepatit, herpes gibi hastalıklarda kim bilir ne insanlık dramları vardır kimsenin ortaya çıkmasını istemediği diye aklımdan geçti. Binlerce, yüz binlerce bu durumda olan insan var ama ruh sağlığı profesyonellerine çoğu başvurmuyor bu insanların. Endişe, şüphe ve çaresizlik, bu kimselerin eğitimli ve bilinçli olanlarının bile elini kolunu ağlıyor.

Salgın zamanları, bulaş tehlikesi, gerçekten de insanlığımızın büyük bir sınavdan geçtiği anlar ortaya çıkarır. Çoğu insan da bu sınavdan sınıfta kalır. Bugün sahici ve ölümcül bir salgın ortaya çıksa, can derdine düşenlerin büyük çoğunluğunun, bulaş kaynağı diye diğer tüm insanları insanlıktan çıkarıp atacaklarını görmemek mümkün mü? Yaşadıklarımızdan, gazetelerde yayınlanan “Reuters‘ta yer alan bir haberde, Wall Street çalışanlarının daha önceki alışkanlıklarının tersine hamile kadınların ve çocukların önüne geçip, domuz gribi aşısı olmalarının şikayet bombardımanına neden olduğu ifade edildi” şeklindeki haberlerden kolayca anlayabiliriz bu gerçeği. Elbette yine Dr. Rieux tipi bazı erdemli insanlar çıkacaktır ortaya ama ben günümüzde onların oldukça azınlıkta kalacaklarını görüyor gibiyim. İnşaallah, liberal beklentilerle erdemlerimizin zaafa uğrayıp uğramadıklarının test edileceği, ölümcül salgınlar yaşamayız diye dua etmekten başka bir şey yapamıyorum, yazamıyorum şimdilik…

xxx
Bu yazı, 2010 yılında Timaş yayınları arasından çıkan “Aşk Her şeyi Affederse: Teknomedyatik Dünyada Aşk ve Ahlak” kitabından alınmıştır. Yaşadığımız küresel salgını ve oluşacak muhtemel toplumsal psikolojiyi önceden haber verdiği için yeniden yayınlanmaktadır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found