Türk tipi başkanlık sistemi

TÜSİAD Başkanı Haluk Dinçer’in Hürriyet Gazetesi’nde 29 Aralık 2014’te Cansu Çamlıbel ile söyleşisi hakkında bu güne kadar çok konuşuldu, epeyce değerlendirme yapıldı. Değerlendirmeler, daha ziyade Dinçer’in paralel yapıya sıkı sıkıya sahip çıkması, muhataplarının Cumhurbaşkanı değil Başbakan olduğu temalarında odaklanmıştı. Dinçer’in “Türk tipi bir başkanlık sistemi”ne karşı olduklarını, Türkiye’ye en uygun sistemin parlamenter sistem olduğunu söylemesi, yeterince değerlendirilmeden kaldı. Oysa bizce en can alıcı ifadeler, bunlardı; röportajın akışından söylenen sözlere kadar her şey ince ince hesap edilmiş, tüm görüşler bu tema etrafında örülmüştü. Daha da önemlisi, diğer noktalarda üyeler arasında farklılıklar olabilse bile, bu temanın TÜSİAD’ın resmi görüşü olduğu “topal ördek” pozisyonundaki başkanın ağzından beyan ediliyordu.
Evet, başkanının sözlerini bir söylem analizine tabi tuttuğumuzda TÜSİAD’ın ana mesajı, Türk tipi başkanlık sistemine karşı oldukları. Diğer tüm magazinel, gürültü çıkarıcı laflar, bu mesajın hem gömülmesi hem güçlendirilmesi içinmiş gibi duruyor. Öyle ki, “başkanlık sistemi”nin yerine “Türk tipi başkanlık sistemi” deyişi bile çok özenle seçilmiş. “Türk tipi başkanlık sistemi” denmiş çünkü uzun zamandır “Türk tipi” sözünü gözden düşürme gayretlerinin getirisinden faydalanılmak istenmiş. Bu ifadeyle zımnen, “(ABD tipi) Başkanlık sisteminin kendisiyle değil derdimiz ama Türkler her şeyi yaptıkları gibi bunu da kendilerine özgü hale getirirler” deniyor, bu arada Putin-Erdoğan yakınlaşmasının ortaya çıkardığı atmosferi de kirleten bir duman ortama verilmiş oluyor.
Şüphesiz “zenginler kulübü” de olsa bir sivil toplum örgütünün sistemin niteliği ve nasıl olması gerektiğiyle ilgili söz hakkı vardır. Ama bizim de onlara sorularımız var: Parlamenter demokrasi adı altında savunduğunuz, şu bildiğimiz, yıllardır içinde yaşadığımız eski sistem midir? Eski sistemin demokratikleşmesi için bugüne kadar hangi mücadeleleri verdiniz? Haydi, paralel yapıyı görmediniz diyelim, bunu hinliğinize değil, siyasi körlüğünüze verelim ama darbelere ve darbe girişimlerine karşı sicilinizin yeteri kadar temiz olduğundan emin misiniz?… Tabii sadece sormayacak ama aynı zamanda cevap da bekleyeceğiz. Cevap alamadığımız sürece, parlamenter demokrasiyi öne sürerek, aslında eski düzenin yağma ekonomisini, kendilerini bizatihi ortaya çıkartan ve palazlandıran sistemi, onların diliyle söylersek “Türk tipi kapitalizm”i savunduklarına, anti-demokratik tutumlarını örtbas etmek istediklerine inanacağız.
Parlamenter demokrasi kılıfına bürünmüş siyasal form ile eski Türkiye’deki anti-demokratik uygulamaları birbirinden ayırmak ne kadar zorsa, ekonomik egemenler ile vesayet sisteminin oligarşik yapısı arasında bağ kurmak o kadar kolay. Eski Türkiye’de başarısızlığı apaçık kalkınma anlayışındaki paylarından ve sistemin işleyişinde sınıf olarak üstlendikleri rolden kaçıp kurtulmaları mümkün değil. Siyasi tarihimizin tüm olumsuzluklarında sistemin kaymağını yiyenler olarak onların da büyük bir hissesi var.
Hazır, sistemin kaymağını yiyenler demişken, vesayet sisteminin egemenlik zamanlarında, görünüşte sisteme karşı olduklarını söyledikleri halde, gerçekleri ortaya koy(a)mayan entelektüelleri de anmadan geçmeyelim. Siyasi ideolojileri ne olursa olsun, milletten yana saf tutmadıkları için, aslında onlar da sistemin değirmenine buğday taşıyorlardı. Bugün egemen burjuvaziyle aynı koroda yer almaları, öyle basit bir tarihsel kesişim anı yaşanmasıyla ilgili değil. Onların birlikteliklerinin nedenleri çok daha köklü… İdeoloji olarak aykırı gibi görünseler de objektif olarak hep vesayet sisteminin organik aydını oldular.
Vesayet sistemi artık bir silkinişte ayağa kalkamayacak kadar geriletildi ama eskinin ekonomik ve entelektüel egemenleri hala çok güçlüler, uluslar arası destekçileriyle birlikte demokratik dönüşümün önüne geçmeye çalışıyorlar. Bu konularda kendi adıma zihnim net… Onların neden böylesine parlamenter sistem düşkünü olduklarını da gayet iyi anladığımı sanıyorum. Benim sitemim, aslında onlara değil, milletten yana olan aydınlara ve bu arada kendime.
Türkiye’de sistemi değiştirmeye çalışan iki lider, Özal ve Erdoğan, “başkanlık sistemi”nden bahsettiler ama ne ki biz düşünce egzersizi yapıyorlar sandık. Yıllardır alttan alta, çok haksız biçimde, başkanlık sisteminin “diktatörlük” olduğu teması işlendi. Kavram gözden düşürüldü. Başkanlık sistemi isteyenlerin, devlet idaresinde yegâne söz sahibi olmak ve “Saray”larda keyif çatmak istedikleri söylendi durdu. Şüphesiz bu tezviratlara inanmadık ama genellikle sustuk…
Niye “Bizdeki devlet-sivil toplum, lider-halk ilişkilerinin tabiatı nasıldır ve buna göre kendimize en uygun demokrasi uygulaması nasıl olabilir?” hayati sorusunu yeterince ciddiye almadığımıza hayıflanıyorum. Vesayet sistemine karşı en güçlü mücadeleyi veren Özal ve Erdoğan’ın, neden sonunda “başkanlık sistemi” noktasına gelip dayandıkları üzerine layıkıyla düşünmediğimize yanıyorum. Ama hala geç değil…

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found