Yaşa, çok yaşa, yaşasın!

Uzun, sağlıklı ömür dileklerimiz bebek doğunca başlıyor. Çocuklarımızın yaşının uzun olmasını diliyoruz. Sonra her fırsatta, her hapşırmada birbirimize daha fazla yaşanmasını arzuladığımızı bildiren nidalarla sesleniyoruz. Uzun yaşamak derken herkes, farklı bir rakam geçiriyor kafasından. Muradımıza ermemize az kaldı. Bakın, dünyanın en hızla yaşlanan ülkeleri arasına girdik; Kore’nin ardından ikinciyiz. 65 yaş ve üzerindeki insanlarımız, bugün itibariyle ülkemiz nüfusunun %8’ini oluşturuyor. Dünya ortalaması, %8,3. Yaşlılıkta, 228 ülke arasında 94. sıradayız. Şu anda durumumuz fena sayılmaz. Ama tablo hızla değişiyor: Ülkemizde ortalama ömür 74 oldu; 10 yıl sonra 80 olacak, sonra biz de dünyanın en uzun yaşayan toplumları arasına katılacağız. Japonya’nın %25,8, Almanya’nın ve İtalya’nın %21, Fransa’nın %18,3, ABD’nin %14,5 olan 65 yaş üzeri nüfus oranlarını yakalayacağız. Bunlar bir yandan kulağa hoş gelen ifadeler ama bir yandan da yaşlanan ve yaşlı bir toplum olmak birçok sıkıntının habercisi. Hele hele bir süredir mütemadiyen düşme eğiliminde olan nüfus artış hızımızı arttırmazsak şu anda fena olmayan durumumuz, kısa bir süre sonra canhıraş biçimde feryada başlayacak.

Feryadımızın baş nedeni ekonomik, zira yaşlanmayla birlikte üretkenliğimiz azalacak ve bağımlı nüfusumuz çoğalacak. Bağımlılık nedenleri yalnızca yaşlıların ekonomik bakımdan aktif olmamalarından kaynaklanmıyor. Alzheimer gibi yaşlıların yakın bakıma muhtaç oldukları, tanı ve tedavisi oldukça külfetli hastalıklar da belimizi çok bükecek. Önlemler almak, psikososyal bakımdan yaşlılarımızın mutlu ve huzurlu biçimde yaşayacakları bir ortam sağlamak durumundayız. Bu, medeniyet siyasetinin ayrılmaz bir parçası. Hatta medeniyet siyasetinin yansıyacağı bir ayna… Bu aynadan yansıyan halimiz ne kadar kötüyse medeniyet siyaseti hedeflerinden o kadar uzağız demektir.

Çok şükür kültürümüzde yaşlılığa büyük bir değer veriliyor. Yaşlı insan, tecrübe sahibi, akıl danışılan ve toplumsal hiyerarşide en üstte olan, eli öpülesi kimse olarak görülüyor. Yaşlanmak, bilgelik ve akil olmakla eşdeğer anlamlar içeriyor. Yaşlılarımız, toplumda itibarlı bir konuma sahip, yerleri hep evlerimizin başköşesi… “Aksakallılar” tarihimizde, sadece toplumsal hayatta değil yönetimde de hep söz sahibi olmuşlar. Dünyanın başka yerinde «ihtiyar heyeti» gibi tamamen yaşlının bilgi ve görgüsünden yararlanma anlayışı üzerine temellenmiş bir kurul var mı bilmiyorum. “Dede Korkut” bilge ihtiyarlarımızın simgesi… Bizim gibi söz merkezli kültürlerde yaşlıların konumu çok önemli, zira toplumsal bellek, âdet ve ritüeller onların zihinlerine çakılı. Hangi durumlarda ne yapılması gerektiği hakkında toplumun yaşlılarının tecrübesinden başka pusulası yok. Kültürümüzde, hane içindeki tüm karar alma süreçlerinde, çocuk yetiştirme pratiklerinde de anne-babadan çok evin yaşlılarının sözünün geçme nedeni bu. Şimdi siyasetimizin de toplumumuzun da önünde duran en büyük vazife, yaşlılarımıza verilen değeri koruyarak modern değişimi başarabilmek ama bu sanıldığından çok zor…

Yaşadığımız hızlı değişimlerin, neredeyse alt-üst oluşların neticesinde sözünü ettiğimiz tablo, hızla farklılaşıyor. Geleneksel ve modern değerlerin çatışmasından kaynaklanan yapı, ailelerde çok ciddi iletişim sorunları üretip duruyor. Geleneksel ve modern değerler arasında sıkışıp kalmış aileler, yaşlılar, çocuklar birçok güçlükler yaşıyorlar.

Yaşlılarımızın çoğu, kendi evlerinde yaşamak, kimseye yük olmak istemiyorlar. Eski Türkiye’nin mirası yoksulluk, birçok yaşlımızın yakasına yapışmış. Onlar, akranları gibi düşünseler de buna imkân bulamıyorlar. Yalnızca sevgi ve dayanışmadan değil, aynı zamanda zorunluluklar yüzünden de yaşlılarımızın kahir ekseriyetiyle çocukları ilgilenmek, birlikte yaşamak durumunda… Çocuklarıyla, torunlarıyla birlikte ikamet eden yaşılar, epeydir eski bilge konumlarında bulunmuyorlar. Bırakın yaşlıları ebeveyn, anne baba bile evde otorite sahibi değil. Otorite, sayıları giderek çoğalan bakıcıların, öğretmenlerin, uzmanların yetkilerine emanet edilmiş. Yaşlıların tedavi ve bakım gerektiren halleri varsa, bunlar da genellikle ev halkının baş etme sınırlarının çok üstünde. Yaşlı bakımı, özel bir meslek halini almış vaziyette. Hele bir de yaşlı anne babası ve genç çocukları arasında sıkışıp kalmış, kendi hayatlarını unutmuş sandviç orta nesiller var ki, dertleri sayılamayacak kadar çok.

Araştırmalar, ülkemizdeki yaşlıların başlıca beş kategoride (gelir, sağlık, bakımevi, ulaşım ve beslenme) sorunları olduğunu gösteriyor. Bunlara eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, manevî ihtiyaçlar, güvenlik gibi diğer önemli sorun alanları da eklenebilir. Her şeyden önce yaşlılarımızın durumuyla ilgili bir veri tabanına ihtiyacımız var. Uygun çözüm yolları bulabilmek için sorunları ve büyüklüklerini net olarak görmeliyiz.
En uzun yaşayan toplumlar arasına girelim amenna ama yaşlı toplum olmanın önüne geçmeye çalışmak, yaşlılarımızın dertlerini çözmek, yaşlılardan nefret eden narsisizm kültürünü sınırlarımızdan sokmamak alâmetifarikalarımızdan olmalı.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found