Yetkin Düşünce Dergisi ‘Yalnızlık’ söyleşisi

Yetkin Düşünce Dergisi ‘Yalnızlık’ söyleşisi

Sayın Hocam, bildiğiniz gibi yalnızlık pek çok bilimin/söylemin ilgisini çeken bir konu. Aynı zamanda özellikle modern dönemin karakteristiğini yansıtan sorunların başında geliyor. Siz de “Yalnızlık ve Umutsuzluk” isminde bir kitap kaleme aldınız. Siz bir psikiyatr olarak yalnızlığı nasıl tanımlarsınız?

Bütün temel varoluşsal kavramlar gibi “yalnızlık”ı da anlamak kolay ama tanımlamak ve bilmek zor. İşin içine “tek başınalık”, “terk edilmişlik”, “yapayalnız kala kalmışlık”, “sürgünlük”, “mültecilik” ve modern zamanların alametifarikası olarak karşımıza çıkan “madunluk” da eklendiğinde bu zorluk, hayli karışık ve içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Sosyoloji ve psikolojide yalnızlığı birbirinden farklı biçimde sekiz ayrı yaklaşımın tanımlamaya çalıştığı söyleniyor. Yalnızlık olgusu, birbirine tamamen zıt bir biçimde, kabul edilebilir veya pozitif ya da kabul edilmez ve negatif olarak ele alınabiliyor. Yaratıcı, üretken ve olgunlaştırıcı bir unsur olarak görülebildiği gibi fiziksel, duygusal veya toplumsal yabancılaşma veya kendisinden ve diğerlerinden soyutlanma olarak da değerlendirilebiliyor. İnsani bir durum bu kadar karmakarışık bir hale getirilince, bu tema edebi olarak da prim yapmaya başlıyor ve benim “yalnızlık mızmızlanması” dediğim, hiç de yalnız olmadıkları halde yalnızmış gibi görünmeye çalışan bir dil ortaya çıkıyor.

Böyle durumlarda en basit kavramlaştırmaları yeğlemek, en iyisi. Ben “etnik Türk”lüğü, “ana dili Türkçe olan, etnik olarak Türk’tür” diye tanımlamıştım. Yalnızlığı da Özdemir Asaf şiirindeki gibi – ki üstad “Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşılsa yalnızlık olmaz” diyor- “kendisini yalnız hissetme halidir” diye tanımlarsak en yaklaşık ve yalın bir tanım bulmuş oluruz diye düşünüyorum. Böylece yalnızlığın her an kendimizi içinde bulacağımız evrensel bir insanlık hali, herkesin yaşayabileceği dinamik bir süreç olduğunu da ifade edebilmiş oluruz.

 Kitabınızda “varoluşsal yalnızlık” ifadesini kullandığınızı görüyoruz. Varoluşsal yalnızlık tam olarak nedir? İnsanın nasıl bir varoluşu vardır ki varoluşsal bir yalnızlık söz konusu olabilmektedir?

Burası çok mühim, kitabı yazmama neden olan da tam da bu nokta. Bizim derdimiz insanı anlamak, insan varoluşunun diğer varlıklardan farkını iyice ortaya koyabilmek. Çağımızda insanı anlamak adına gözden kaçırdığımız, psikolojik bilimlerin insanı araştırıyoruz diye insandan giderek uzaklaştıkları, insanın bedeni, her hangi bir organı,  dokusu, hücreleri hakkında inanılmaz bir nicel külliyat birikmesine rağmen niteliksel bakımdan insanın kim olduğunu idrak etmekten iyice uzaklaştığımız nokta da burası… Varoluşçuluk, modern bilimin ve psikolojinin insanı parçalarından giderek anlamaya çalışan anlayışa itiraz etti, insanın parçalarının toplamından daha büyük ve daha farklı bir varlık olduğunu öne sürdü. Haklıydı. İnsanın varoluşsal özelliklerini incelediklerinde de fanilik, özgürlük, anlamsızlık gibi yalnızlığın da temel varoluşsal kategorilerden birisi olduğunu ileri sürdüler. Ben kendi adıma, kitaplarımda varoluşçuların bu söylediklerinin Müslüman kültürdeki karşılıklarını görmeye ve göstermeye, Müslüman kültürden varoluşçu yaklaşıma yapılabilecek katkıların neler olduğunu anlamaya ve anlatmaya çalışıyorum. Neyse, varoluşsal yalnızlıktan bahsediyorduk devam edelim:

Varoluşçu psikolojide yalnızlığın objektif ve subjektif yanları arasındaki fark, gündeme getiriliyor. Yalnızlığı anlam ve his olmak üzere iki kısma ayırıyorlar. Yalnızlık, anlam olarak herhangi birisinin egosuyla bağlantılı olmayan ezici arzular ve bir başkasının egosu veya varlığıyla bağlantılı olan ezici duygulardan oluşuyor. His olarak yalnızlık ise insanın kendi farkındalığıyla ve hiçliği/anlamsızlığıyla yüz yüze gelme bilinciyle ilgili. Bu hissedilen anlamsızlık, yalnızlıkla özdeştir deniyor. Varoluşçu düşünürlerden Rollo May’e göre kişisel dünyalarında anlamlı ve tahammül edilebilir bağlar geliştiremeyen batılı insan, yalnızlık korkusundan ve belirsizliğin endişesinden kurtulamıyor. Varoluşçu psikolojinin dev ismi Viktor Frankl ise yalnızlığı May’dan farklı olarak daha çok olumlu yanlarıyla ele alıyor. Anlam arayan insanın, anlamı ve bunun yollarını keşfedebilmesi için kendisiyle baş başa kalabilmesi gerekli diyor.

Sonuç olarak varoluşsal bakımdan insan, aynı anda hem ilişkinin bir parçası olmak hem de ilişkinin dışında kendisiyle olmakla yükümlü. Yani insan teki olmakla, bir toplumun üyesi olmak, ikisi aynı anda, bir arada yaşanan ana hususiyetler. Mütemadiyen bu ikisi arasında raks ediyor varoluşumuz. Birisi olmadan insanlığımız tamam olmuyor. Yaşantımız sırasında bir tarafımızı bir süreliğine dışarıda bıraksak, bırakmaya hayat bizi zorlasa hemen rahatsız oluyoruz, kesikliği kapatmanın, aradaki boşluğu telafi etmenin yollarını aramaya başlıyoruz. Başkalarını, bir topluluk içinde yaşadığımızı unuttuğumuzda, izole oluyoruz, paylaşılmayan acılarımız artarken tek başına sevinçlerimiz bir anlam ifade etmiyor. Başkalarının, “onlar”ın arasında, topluluk içinde kaybolup gittiğimizde tekil varoluşumuzu unuttuğumuzda, hayat bir gevezeliğe dönüşüyor. Varoluşsal olarak yalnızız; en nihayetinde tek başımızayız ama toplumsallığa birçok bakımdan mecburuz da.

İnsanın varoluşsal özelliklerinden bağımsız olarak, modern insana karşılık gelen birey ile yalnızlık birbirini destekleyen kavramlar gibi görünüyor. Buna rağmen modern dünyada yalnızlıktan her geçen gün daha fazla şikayet edilmesini nasıl yorumlarsınız?

Modern zamanlar, insanlık tarihinin önceki dönemlerinden çok büyük bir kopuş getirdi. Öncelikle farkına varmamız, idrak etmemiz gereken bu. İlk bakışta modernlik, modern bilim ve teknoloji hayatımıza kolaylaştırma, insan ömrünün uzaması, temiz ve hijyenik koşullarda ömür sürme gibi birçok katkı yapmış görünüyor. Yiğidi öldürelim ama hakkını verelim. Evet, bunlar doğru ama geleneksel zamanların aleme, hayata ve insana bakışından böylesine kopmanın yol açtığı büyük zararları da görelim. Yalnızlık hissi ve korkusu, elbette her devirde var olan insana has, evrensel bir durumdu. Ama modern zamanlarda en yüksek seviyeye çıktı. Bunun birçok nedeni var ama modernliğin, bizim “teknomedyatik dünya” adını verdiğimiz son döneminde, görünme, beğenilme arzumuzun had safhaya ulaşmasının payının büyük olduğunu özellikle belirtmeliyiz. “Tüketim toplumu” (Jean Baudrillard), “gösteri toplumu” (Guy Debord), adına ne dersek diyelim, günümüzde kendimizi, benliğimizi sadece yakınlarımıza değil tüm herkese sunmak durumundayız. Kitapta büyük sosyolog Zygmunt Bauman’ın muazzam tespitlerinden yola çıkarak günümüz insan ilişkilerindeki görünümüleri uzun uzun anlatmaya çalıştım. Özetle, adeta kendimizin reklam organizasyonu şirketi gibi çalışıyoruz. Hakikat artık kendi başına bir değer taşımıyor, gerçeklik var olan değil zihinlere inşa edilen bir “şey” gibi görülüyor. Böylesine yalanların baskısı altında ezilen bir dünyada kendi hakikatinden ve sahihlikten uzak kalan, sadece ve sadece daha çok kişi tarafından beğenilmek isteyen bir insanın daha fazla yalnız hissetmesinden ve bunun için sızlanıp durmasından daha doğal ne olabilir ki…  

Kaldı ki, daha önce de söylediğim gibi yalnızlığın bu kadar çok altının çizilmesi, insanın kim olduğunun unutulmasının yanı sıra, erdemlerin değer kaybetmesi ve dolayısıyla kalbin ve insaniyetin unutulması da söz konusu. Küresel salgın sırasında zaten çok azalmış olan insaniyetimizin düştüğü seviyeyi hep birlikte görmedik mi? İnsan varoluşundaki evrensel varoluşsal temanın ihmal edilmesi, büyük bir vakum da ortaya çıkardı, bu vakumu edebiyatçıların yalnızlık sızlanışları doldurmak da gecikmedi. Her şeyi piyasaya çıkaran ve yağmalayan tüketim toplumunun oburluğu ne varsa tükettiği gibi, bilinçdışımızı ve yalnızlık hissimizi satışa sunmakta da gecikmedi…

Yalnızlık, özlem ve arzu ilişkisini nasıl açıklarsınız? Konuyu Hegel’e atıfla açıklamanızın sebebi nedir?

Kierkegaard, varoluşçu isyanını Hegel’in her şeyi kapsadığı iddiasındaki büyük akılcı sistemine karşı yaptı. O kadar öfkeliydi ki, Hegel’in de pekala insan varoluşuna katkı olarak nitelenebilecek bir katkısını göremedi.

Alman filozof Wilhelm Friedrich Hegel’in insani arzunun ayırt edici niteliğinin, başkasının arzusunu arzulamak olduğu değerlendirmesi, psikanalizde büyük bir etki yaptı, mesela Lacan için bu tespit, bakışını belirleyen unsurlardandı. Ama bence aslında o tespit, insanı diğer varlıklardan ayırt etme anlamında varoluşçuluğa bir katkıydı. Başkalarının bizi görmesine, beğenmesine, takdir etmesine ihtiyacımız var. Ancak bunlar olursa kazandığımız bir başarının gerçekten tadına varabiliyoruz. Çok enteresan bir hal bu, beğenilme, takdir edilme arzusu. Neden hep başkalarının gözüne girmek istediğimizin, onların gözünde takdir kazandığımızda iyi hissedebildiğimizin kökenlerini, bebeğin kendisini, sevildiğini ancak annesinin gözünde gördüğü zamanlara kadar götürmek mümkün… İnsan arzusunun ayırt edici niteliği çok önemli ama bir de özlemek var Hegel’in yanına bile yaklaşamadığı, batılı varoluşçuların fark edemedikleri. Türkçe düşünen filozoflar, kanaatimce özlemi çok iyi anlatıyorlar. Bakalım:

Ahmet İnam Hoca, “öteki ile yaşama sorunu”, “can cana yaşama sorunu” diye tarif ediyor ve “canı da iki farklı yönlendirici güç hareket ettirir” diyor. Bunlardan birisi, olanı sürekli olarak dışlayan “özgelik”, diğeri ise sürekli olarak toplayan “özgülük”. Özge ile özgünün buluşmasından, hatta özgeliğin özgülüğe izin vermesinden “öz” ya da “özne” ortaya çıktığı kanaatinde Ahmet İnam. Ötekinin ne diğeri ne de başkası olmayıp can hatta canan olduğunu fark etmemizi istiyor. Çünkü “Can, canları canan olarak görebilirse, yani canevinin kapısını çalabilir, ötekini de sonsuz olarak algılayabilirse, kendisi de onunla birlikte sonsuzluğa katılır. Bir can olarak insan, özge ve özgüyü harmanlamayı öğrenemezse, özgelik tehdidi ve özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaya”mahkûm olur.

Bir başka filozofumuz ve Levinas’ın dilimize kazandırılan eserlerinin çoğunu borçlu olduğumuz Özkan Gözel ise dilimizdeki “öteki kişi” tam karşılığının “özge” olduğundan hareket ediyor. Adeta Ahmet İnam Hocanın “Özgülük bir araya getiriyor, özgelikle çatışmasında; bir araya getirmede bir öz-leme var. Öz-leme, özgül olanın topladıklarında ortaklığı sağlıyor” ifadesini daha da açıyor. “Dışarının yakınlığı, Öz’ün Özge’ye Özlemi’nde açığa vurur kendini. Dışarıyla ilişki Özleme’dir. Özleme sadece bir duygulanım değil, Öz’ün fiilleşmesi, meydana çıkması ya da gerçekleşmesidir… Öz, yani Kendilik (Nefs) öz’ler. Öz, öz’leyerek Kendi olur. Öz, öz-leyişinde kendini Özge’ye açar. İletişimin sahiciliği ya da sahici iletişim Öz’ün Özge’yle ilişkisinde yatar. İletişimin özü, Öz-Özge ilişkisi demek olan Özleme’den itibaren anlam kazanır ve istikamet bulur…” diyerek sözünü ettiğimiz “özlem”in dilimizdeki özel anlamını belirliyor.

Üstat Sait Başer ise özlem konusundaki bakışımızı iyice berraklaştırıyor: “’Öz’lem. Özümüzün fili bu! ‘Öz’ün, ‘ruh’un hamlesi, asıl ‘öz’ü fark edip ‘o’na doğru çağlaması. Sevilenle aramızdaki bağ. Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!… Özlem! ‘Öz’den Öz’e kancalanmak. Sevdiğinin rengine boyanma sürecinin adı!… Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında Hakk’ın sizinle beraber olduğuna delalet ediyor… Çünkü… Bu alemde ‘Kişi sevdiğinin rengine boyanır’ken o alemde de kişi sevdiğiyle haşrolur…” Arapça’dan dilimize geçmiş olan “hasret”ten yola çıkarsak “hüsran”ı anlarsak da aynı yere varacağımızı söylüyor Sait Başer.

Bu düşünürlerimizin tespitlerine katılıyorum. Onlardan yola çıkarak “Her mağduriyet de en nihayetinde eksikliği duyulanın özlemiyle neticelenir ve yalnızlık özlemektir” diyorum. Özlediğimiz için yalnızlık çekiyoruz.

Yalnız olan yalnızlığından nasıl çıkabilir?

Bu sorunun mecburen iki cevabı var. Ki benim bu alanlarda yazdığım tüm kitaplarımda modern zamanlarda ortaya çıkan bu iki mecburi cevap hattı belirgindir. Birincisi somut olarak sorun yaşayan insanlar var ve sizden ne yapacaklarına ilişkin somut bir cevap istiyorlar. Kitaplarımda elimden geldiğince onlara cevap vermeye çalışıyorum. “Yalnızlık ve Umut” kitabımda da yalnızlık çekenlerin neler yapmaları gerektiğini somut biçimde anlatmaya çalıştım.  Ama takdir edersiniz ki, yaşadığımız her somut insani varoluşsal sorunun bir de yaşadığımız zamanları anlamak ile ilgili felsefi bir boyutu var. Beni kitap yazmaya motive eden aslında bu boyut olduğu için kitaplarımda bu boyut üzerinde daha çok duruyorum. Yalnız hissedenler, neler yapabileceklerini görmek için başka yerlerde de bulabilecekleri önerileri görmek için kitaba bakabilirler ama müsaadenizle şimdi sorunuza, kitapta da uzun uzun anlatmaya çalıştığım düşüncelerimi özetlemek, başka yerde göremeyeceğiniz bir şekilde, felsefi bakımdan cevap vermek istiyorum.

Varoluşumuzun ayna anda faal olan üç değişik boyutu var. Bu üç boyut ilk anda, bir bütünlük içinde ele vermiyor kendini. Nerden bakarsak o boyutu görüyor, diğer boyutları ihmal ediyor, görmezden geliyoruz. Bunlardan birinci boyuta “etrafımızdaki dünya” diyebiliriz. Kastettiğimiz, çevremizdeki nesnelerin, tabiatın dünyası. Maddi bedenimizden ayrı olarak biyolojik dürtülerimiz, içgüdülerimiz diğer canlılarla ortak olan yanlarımız bu dünyanın içinde yer alıyor. “Etrafımızdaki dünya” yanımız, tamamen tabiat kanunlarına ve doğum-ölüm, uyku-uyanıklık, arzulama-ferahlama gibi döngülere bağlı bir çerçeveyle mukayyet. Bilinç ve irade, buranın katı sınırları içinde pek bir işe yaramıyor. İkinci dünyamızın temelini ise diğer insanlar oluşturduğundan, ona “paylaşılan dünya” desek yeridir. Söz konusu olan insanlar, topluluklar, ilişkiler ve bağlar. Toplumsallığımızı bu yanımızla ifa ediyoruz. Birinci dünyamızdaki fizik ve biyolojinin kanunları kadar katı olmasa da buranın da toplumsal kurallar var. “Etrafımızdaki dünya” gibi kesin ve çerçevesi belirli değil ama buraya da uyum gerekiyor. Karşılıklı farkındalık, tercih, bilinç ve irademizle yürüttüğümüz için “paylaşılan dünya”, tam öyle olmasak bile özgür hissettiğimiz dünyadır. Varoluşumuzun son boyutu, doğrudan doğruya bizimle ilgili olduğundan adına insanın “kendi dünyası” demek yerinde olur. Hani “bir ben vardır benim içimde” denilen, insanın kendi kendisiyle olan temasının varlık alanı burası, iç-dünyamız. Kendimizden, “ben kendim”, “özüm” diye bahsettiğimiz yer…

İnsan, aynı anda bu üç dünyada birden yaşıyor, hayat mücadelesini bu üç kulvarda birden sürdürüyor. Gerçekte asla bunlar farklı kiplikler değil, insanın aynı yer ve zamandaki farklı varoluş boyutları… Bana göre modern zamanlarda insan, varoluşunu bütünlük içinde idrak edememekten ayrı olarak bir de üç farklı boyuttaki varoluşunun her biriyle ilgili ayrı ayrı mahrumiyet halleri de yaşıyor. Mahrumiyet çektiğimiz için özlüyoruz. Özlediğimiz için yalnızlık yaşıyoruz. Özümüze dönersek, tabiatla, insanlarla ve kendimizle dost olmayı başarabilirsek yalnızlık hissimiz rehabilite olacak.  

Umut psikolojisi ile yalnızlık arasındaki ilişkiyi nasıl açıklarsınız.

Biz yaşadığımız Müslüman kültürde insanın endişeyle umut arasında olduğunu çok iyi biliyoruz, aynı şekilde umutsuzluğun büyük günah olduğunu da ama Batı kültüründe böyle değil. Hatta batı düşüncesinde umut aleyhine bir tablo var, umut neredeyse hayalcilikle eş tutuluyor. Bu nedenle olsa gerek varoluşçu literatürde dahi umuda pek yer verilmiyor. Modernliğin insan psikolojisine bakışının da belirleyici noktası, onun olumsuz yanları üzerine odaklanması, dikkatini çoğunlukla endişe üzerine yöneltmesi bu arada umut gibi pozitif etmenleri görmezden gelmesi. Elbette bu süreçten biz de payımızı aldık. Birçok çalışmamda analizlerimi endişe merkezli olarak yaptım. Mesela şunları söyledim: “Varoluşumuzun niteliği sürekli endişe üreten bir yapıdadır. Böyle bir varoluşa sahip olmamız, biyolojik donanımızdaki sorunlarla, yetiştirilme tarzımızdan gelen dinamik problemlerle, baş etme becerilerimizdeki eksiklik ve hatalarla ve yaşadığımız dünyanın dertleriyle birleştiğinde, ‘anksiyete (endişe, kaygı) bozuklukları’ için uygun vasat ortaya çıkmış olur. Endişe, korkudan farklı olarak bir şeyden, birilerinden, belli bir ihtimalden kaynaklanmaz, ‘hiç’ten kaynaklanır. Kaygının kökeni bu dünyada olmak daha doğrusu ‘bu dünyada olamamak’tır; eğer isteklerimizi hayata geçirmek için çabalamazsak, yaşamanın gereğini yerine getiremezsek bu dünyanın bizden alınacağı, dünyasızlaşacağımız tehdididir. ‘Dünyasızlaşma’; yaşamama, yani ölümdür. Bu anlamda anksiyetenin gerçek ölümle, “ölüme doğru varlık” oluşumuzla, faniliğimizle de sıkı bağlantısı vardır. Eskiler uykuya benzetirmiş ölümü; arzularımıza göre biçimlenmemiş, çabalanmayan bir hayat da ilk önce ölümü akla getirir. Nasıl kaygı sayesinde insan değişik gailelere açılıyorsa, insanın faniliği de biteviye kaygıyı açar. Planlar, tasarılar, amaçlar bittiğinde, artık yenisi gerektiğinde ya da tehlikeye girdiğinde faniliğimiz ‘Çabuk ol, çabuk, yoksa ölüm geliyor’ diye bizi sıkıştırır.”

Şüphesiz bunlar, gayet yerli yerinde ve isabetli tespitler ama bir süredir dönüp baktığımda bu tespitlerde “umut” boyutunun eksik olduğunu gördüm. Umudun da tıpkı endişe gibi varoluşumuzun temeline yerleşmiş vaziyette olduğunu fark ettim. Nasıl belli bir nesne ve durumla ilgili korku ve kaygılarımız, faniliğimizle alakalı varoluşsal endişeden köken alıyorsa, dünya hayatımızdaki değişik durumlara yönelik umutlanmalarımız da varoluşumun özündeki umutla bağlantılı. Gerçekleşmeyen umutlarımıza, hayal kırıklıklarımıza rağmen her sabah yeniden, yeni umutlarla hayatımıza yapışabiliyorsak hep bu hiç bitmeyen varoluşsal umut sayesinde. Umut ışıklarımız, bizi umutlandıran nedenler bir bir sönebilir, boş çıkabilirler ama içimizdeki umut ateşi hep yanık ve uyanık kalır…

Umudun niye Müslüman kültürde böylesine önemli bir yer tuttuğunu idrak edince, temel varoluşsal bir tema olan yalnızlıkla ilgili kitabımın ikinci bölümünü umuda ayırmaya karar verdim. Umudu enine boyuna anlattıktan sonra “umudumuzun yöneleceği menziller” başlığı altında, empati, hoşgörü, yakınlık ve dostluk,  affetme, psikolojik sağlamlık, güven, özgüven, tevazu, hasbilik (otantiklik) konularını ele alıp inceledim. Bu sayfalar aynı zamanda yalnızlık çeken insanın önce umuda sonra böylesi menzillere yönelmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Yalnızlığın, umutsuzluğun ve mutsuzluğun reçetesinin erdemli bir hayatta olduğunu söylemek istiyordu.

İyimserliğin umut olmadığını düşünüyorsunuz. Bu bağlamda pozitif psikolojiye karşı soru işaretleriniz de fark ediliyor. Tam olarak nasıl söylenir bilemiyorum ama bu tereddütünüzün anlamı nedir acaba? Size göre yalnızlığı doğru anlayacak bir psikolojinin özellikleri nelerdir?

Evet, nasıl merhamet, acımak demek değilse, umut da iyimserlik demek değil… Bizim kültürümüzde bunları anlatmak ve anlamak zor değil ama Batılılar bu ince ayrımlara vakıf değiller. Bu nedenle umut üzerine yazan Terry Eagleton kitabının adını “İyimser Olmayan Umut” diye koymak zorunda kaldı. İyimserlik, genelde işlerin iyi gittiği inancına ve dünyayı pembe gözlüklerle görmeye, sürekli her durumdan hoş sonuçlar beklemeye dayanır. Gerçekliği esas alan, yapılması gerekeni anlamaya çalışan, gayret gerektiren bir sorumluluğu içermemesi nedeniyle umutla aynı şey değildir. İyimserlik, emekle elde edilmiş, hayattan öğrenilmiş bir ahlaki erdem olmaktan ziyade kişinin elinde olmayan, doğuştan getirdiği bir mizaç halidir. Bardağın hep dolu tarafını görmekle temsil edilen yargı, gerçek durumla alakası olmayan tamamen keyfi bir değerlendirme olduğundan hakiki bir akıl yürütme de sayılmaz.

Umutlu kişi, iyimserden farklı olarak her şeyin ne pahasına olursa olsun mutlaka iyi neticeleneceğini varsaymaz. Gidişatın iç karartıcı olduğu hallerde bile umutlu insan, korkmadan gerçeklere bakar ve umudunu gerekçelendirir. Sahih umut, gerekçelere dayanır, niye güvenilir olduğunu açıkça ortaya koyar ve sanılanın aksine akıl ile bağlarını koparmamıştır, yanılabilir olduğunu kabul eder. Umut, akılla, iradeyle insanın nesi var nesi yoksa ortaya koyup onca problemin, engellerin, tuzakların arasından geleceğe açılan güzel bir yolu bulmak için araştırma, böyle bir yolun mutlaka olduğu azmiyle asla pes etmemedir. Umut, kederin olduğu kadar boş hayalciliğin de tam karşısında yer alır. Bizim çabamıza ihtiyaç duyar ama onu aşabilir de. Umut, insanın kendine, inancına sadık kalması, bir azim ilkesi ve erdemidir. Oysa iyimser mizaçlı kişinin erdemli olma mecburiyeti bulunmaz. Abartılı bir iyimserliğin ahlaken en olumsuz yanı, sonuçta bir iyiliğe vesile olacağı düşüncesiyle kötülükleri meşrulaştırmasıdır.

Son zamanlarda “Pozitif Psikoloji” anlayışı ve bu anlayıştan kaynaklanan yeni kavramlar, araştırmalarda bariz biçimde öne çıkmış durumda. Psikolojik bilimler, önceleri psikanalizin karamsar ve olumsuz insan anlayışının da etkisiyle daha çok başarısızlık, patoloji, tükenmişlik ve çaresizlik gibi insan davranışının karanlık yönlerini araştırıyordu. İlk kez 1999 yılında Martin Seligman, bu gidişe itiraz etti. Psikolojik araştırma ve incelemelerin insanları nasıl daha normal, daha mutlu, daha başarılı ve daha iyi olabileceklerini öğretmek için kullanılması gerektiğini vurgulayarak “pozitif psikoloji” kavramını ileri sürdü. İnsanlarda neyin yanlış olduğuna değil, neyin doğru olduğuna ve bunun nasıl geliştirilebileceğine odaklanılması gerektiğini belirtti. Geçen kısa zaman süresi zarfında bu anlayış akademide hızla yayıldı. Pozitif Psikoloji, birey, grup ve kurumların işleyişi ve gelişimine katkıda bulunan süreç ve koşulların incelenmesi şeklinde tanımlanmaya başlandı. Pozitif Psikoloji alanındaki gelişmeleri coşku ve sevinçle karşılıyorum. Peki, sizin bu çalışmanız pozitif psikoloji içinde değerlendirile bilinir mi diye soracak olursanız… “Hayır” demem ama tamamen kabul de etmem… İki nedenle: Birincisi, Pozitif Psikoloji yaklaşımının insanın psikolojik olarak kavranmasının önüne büyük bir mâni çıkartacağını, sorunları ve çatışma alanlarını görüp çözmeye çalışmak yerine Polyannacılık, pohpohlamacılık ve dolduruşçuluğu bilim yerine sunmak gibi bir duruma yol açacağı şeklindeki eleştirilere henüz ikna edici bir cevap bulunmuş değil. Üstelik umut tacirleri, mutluluk bezirgânları, en az bizim kadar kararlı ve azimlidir, insanların zayıflıkları onların kazanç kapısı, istismarcı kişiliklerinin gıdasıdır. Maalesef Pozitif Psikoloji’nin berbat bir kabulleniş olarak algılanması ve değiştirmemiz gereken adaletsizlikleri ve zulmü meşrulaştırmak için kullanılmaya kalkışılması tehlikesi devam ediyor.

Pozitif Psikoloji nitelemesini kabul etmememin ikinci nedeni de şu: Biz insan varoluşunun “korku ve umut arasında” olduğu bilinciyle hareket ediyoruz. Önceden bu bilinçle daha çok varoluşumuzdaki korku, kaygı ve endişe ile ilgili hususiyetleri ele almaya, aydınlatmaya çalıştık şimdi hiç konumumuzu değiştirmeden umut boyutuna da yönelmemiz, insanın psikodinamiklerine müspet yanlarını da ekleyerek ilerlememiz gerektiğini vurguluyoruz.

Bütün bu konuştuklarımızdan sonra, “İslam garip başladı, ilk haline dönecek. Ne mutlu gariplere.” Hadis-i şerifini nasıl yorumlarsınız?

En zor soruyu en sona koymuşsunuz. Muazzam bir soru, teşekkür ederim. Yanlış hatırlamıyorsam bu sözünün ardından gelen “Garip demekle kimi kast ediyorsunuz?” sorusuna da Hz. Peygamber (SAV), “Garipler, kabilelerinden dinleri için ayrılıp uzaklaşanlardır” diye cevap veriyor. Bu cevaptan ilerlersek, gariplerin varoluşçu bakış açısından hasbi, halis, otantik; hakikat adına tek başına kalmayı göze alabilen kimseler oldukları anlaşılır.

İnsan yalnızdır, bu yalnızlığını topluma karışıp diğer insanlar için iyilikler yaparak, erdemli bir hayat seçerek aşmaya çalışmalı ama hakikat için tek başına kalmayı da göze alabilmelidir. Son kitabım, “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat”ta bu bahsi “yalnızlık ve herkeslik” başlığı altında açmaya çalıştım:

“Yalnızlık ve herkeslik” varoluşsal temasından insanın zor şartlar altındayken bile hakikat arayışından vazgeçmemesi, tek başınalığının kıymetini bilmesi, yalnız bırakıldığında yılmaması, korkmaması, tevazu içinde toplumsal sorumluluklarını yerine getirirken herkesliği esas yaşam modu haline getirmemesi, dedikodu, gıybet ve gereksiz lakırtıya taviz vermemesi şeklinde sonuçlar çıkarıyoruz. Müslüman kültür dairesinde bu temayı en iyi biçimde “sabır” kavramının karşılayabileceği kanaatindeyiz. Bize göre pekâlâ, kimi zaman tek başınalığına rıza gösterme; Allah’ın insanı yarattığına, nefsindeki vesveseyi bildiğine, kendisine şah damarından yakın olduğuna inanma (Kaf, 16 ) ve “Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter” (Nisa, 45) diyebilme, “sabır” içinde mütalaa edilebilir.

Şu aşağıdaki ayetler ise insanı herkesliğin ve dedikodunun tehlikelerine karşı uyarıcı niteliktedir. “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” (Hucurat, 6). “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir” (Hucurat, 12). Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi, yaptıklarından sorumludur” (Kaf, 18). Mü’minler, boş ve faydasız şeylerden yüz çevirirler” (İsra, 36). 

Kaynak: Yetkin Düşünce Dergisi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found