Ölümü Düşünmek İyileştirici Bir Etkiye Sahiptir

Ölümü Düşünmek İyileştirici Bir Etkiye Sahiptir

Erol Göka Hoca ülkemizin en önemli psikiyatrlarından biri. Kendisinin “Türklerin Psikolojisi”, “Türk’ün Göçebe Ruhu”, “Hayatın Anlamı Var mı?” gibi kitapları çok ilgi görüyor. Akademik çalışmalarını devam ettiren hocamız aynı zamanda Yeni Şafak gazetesinde düzenli yazıyor. Kendisi ile son kitabı “Hoşçakal” üzerinden ölümü hatırda tutmayı, yas ve matemi, anti-depresan yaygınlığını ve geleceği dair ümidimizi korumayı etraflıca konuştuk.

İçinde yaşadığımız dünya bütün gücüyle bize ölümü unutturmak, yok saymak isterken, siz neden ölümü hatırda tutmamız gerektiğine dair bir kitap yazdınız?

Bugün herkes ölümden kaçıyor. Ölümü yok saymak için türlü türlü manevralar yaptırıyoruz psikolojilerimize. Olacak iş değil bu. Ölümden böylesine kaçmayı, insan ve hayat üstüne birazcık kafa yormuş hiçbir felsefeciye, ilahiyatçıya ve ruhiyatçıya anlatamazsınız. İnsanlar ölümden kaçtıkça kendilerinden, kaderlerinden uzaklaşırlar. Kendinden, kendi insani gerçeğinden kaçan kimse, diğer insan kardeşlerini anlayamaz, onları ölüme doğru birlikte yol aldığı yoldaşları olarak göremez. Diğer insanlarla “ölümcül” bir rekabete girişir. Onlardan daha geç ölebilmek için her türlü yolu mübah görür, canileşir. Emin olun, bugün birbirimize karşı sergilediğimiz olumsuz tutumların altında çoğu zaman ölüm bilincinden uzaklaşmamız bulunuyor.

Ölümden kaçış, batı toplumlarında bizden daha fazla. O yüzden insan hakları alanında mangalda kül bırakmazlarken, Müslüman toplumlarda dökülen kanları, Akdeniz’de boğulan mültecileri görmezden gelebiliyorlar. Neden Batı’da intiharların bir türlü önlenemeyip arttığını anlayamıyorlar. Bu nedenlerle, ölümün tüm yaşayan varlıkların ve bilinçli varlık olarak insanın kaderi olduğunu, bu gerçeği bilmeleri, kabul etmeleri halinde, hayatlarının ve insan ilişkilerinin güzelleşeceğini anlatabilmek için yazmaya başladım kitabı. Tabii bir de mesleki ve kültürel sorunlar vardı ölüm konusunda.

Özellikle tıp alanında değil mi? Kitabınızda yakınını kaybedenlere karşı doktorların, tıp çalışanlarının nasıl davranması gerektiğini uzun uzun ele almışsınız.

Evet. Herkes gibi tıp mensupları da ölümden kaçıyordu. kimse ölüme yaklaşan yaşlı, genç, çocuk insanları görmek istemiyor, onlara nasıl davranılması gerektiğini, yakınlarını kaybeden insanlar için elden neler gelebileceğini sormaya cesaret edemiyordu. Kültürümüzün ölüme ve mateme yaklaşımında birçok sorun vardı. Ölüm konusu yalnızca tıpçıların üzerine yıkılıyor, ilahiyatçılar alana değişik nedenlerle sokulmak istenmiyordu. Irvin Yalom gibi bazı Batılı meslektaşlar, 80 yaşından sonra ölüm konusunda yazmışlardı ama bence yazdıklarının büyük bir kısmı hatalıydı, en azından bizim için uygun değildi. Ölüm bilincimiz, fanilik gerçeğimiz hep akılda kalsın diye birilerinin söz alması gerekiyordu ve kolları sıvayıp çıktım meydana.

Yeni Şafak’ta kitabınızın bu yeni baskısına dair yazdığınız yazıda orucun faniliği hatırlatan bir yönü de olduğunu söylüyorsunuz. Bu oldukça ilginç geldi bana.

Oruç ve ölüm kelimelerini çok sık yanyana görmüyoruz. İsterseniz bir ipucu vereyim: “Açlık grevi”, “ölüm orucu” diyoruz, anneler yemeyi reddeden evlatları “açlıktan ölecek bu çocuk” diye endişe eder. Keza susuzluğun ölümle bağlantısı çok daha barizdir. Açlık ve susuzluk doğrudan doğruya faniliğimize bir gönderme içerir. Yine aynı şekilde oruç ile iftar arasında geçen süre, zamanın ve olguların geçiciliğini düşündüren imajlarla doludur. Oruçlu insan, daha yüksek kulluk bilincine sahiptir. Kulluk bilinci neresinden bakarsanız bakın fanilik bilincidir.

Ölümün birkaç boyutu var. Sevdiklerimizi acı içinde kıvranırken görmek ve ardından kaybetmek. Bununla baş etmek hayli zor… Diğer taraftan kendi ölümümüzü düşünmek. Bu belki biraz daha cesurca yapabileceğimiz bir şey. Ne dersiniz bu hususta?

Her insan, kendi ölümünü ölüyor, her an biraz biraz ölüyoruz ama ne yaparsak yapalım kendi ölümümüzün matemini tutmuyoruz. Kendi ölümümüzü bu yüzden daha cesaretle karşılayabiliyoruz. Zaten karşılayamazsak ölüm korkusu canımıza okuyor, bize hayatı zehir ediyor. Sevdiklerimizin ölümüne katlanmak, ağır bir matem sürecini getirdiği için çok daha zor…

Ağır kayıplar yaşadığımızda ister istemez yas ve matem tutuyoruz. Kendimizi çokça yıpratmak ile umursamazlık halinde olmak arasında nasıl bir denge tutturacağız? Burada nasıl itidalli bir yol izleyebiliriz?

Kaybın ardından psikolojik bir süreç olarak yas kaçınılmazdır. Her insan, kaybının iç dünyasındaki yerine göre, kendine özgü biçimlerde yaşar matemini, o yüzden şöyle yapmak lazımdır diye öneride bulunmak doğru değil. Ama dinimizin matemi yasakladığına ilişkin hayli yaygın olan kanaat üstüne konuşmak gerekiyor. Zira böyle fikirler, her insanın yas sürecinin kendi yolunda sağlıklı biçimde ilerlemesinin önüne geçiyor.

İslam matemi yasaklamıyor diyorsunuz o halde?

İslam’da matem konusunu değerlendiren alimlerin görüşleri, İslam dininde yasın, matemin, hüznün kendisine değil; bunun ritüelleşmiş boyutuna karşı olunduğu doğrultusunda. Siyah giymek, aylarca gülmemek, düğün dernek yapmamak vs. dinimizce hoş görülmüyor ama matemin kendisi, hüzünlenme, isyan etmeden ağlamak vs. engellenmiyor. Tam tersine bunlar insanı olgunlaştıran tecrübeler olarak kabul ediliyor. Matem sürecine gösterilen saygı nedeniyle yedi, kırk, elli iki mevlitlerine karşı çıkılmıyor, örfi uygulamalar olarak veya “bid’at-i hasene kapsamında” ele alınabilecekleri vurgulanıyor.

İslam öncesi yas törenlerinde yapılan saç yolunması, elbiselerin yırtılması, günlerce feryat figan ağlayıp ağıtlar yakılması gibi adetler düşünüldüğünde ve İslam dininin de bunları düzeltmeye çalıştığı göz önünde bulundurulduğunda her şey daha kolay anlaşılır hale gelir. İslam dini, yas törenlerinin Yaratıcı’ya isyan haline gelme riskine karşı birçok uyarıda bulunurken, insan psikolojisinin kayıp karşısında yaşadığı acıya karşı da anlayış içerisinde olunmasını önermektedir. Bizdeki psikoloji ve dini metinlere baktığımızda, çelişikmiş gibi görünen ifadelerden çıkardığımız genel sonuç budur.

Efendimiz’in (as) “Ölmeden önce ölünüz” manasındaki hadisini hatırlıyorum. Tam metni şöyle aslında: “Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerini terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz.” Siz ne düşünüyorsunuz bu hadis-i şerif hakkında?

Kitaptan iki paragrafla cevap vermeme izin verin lütfen: “Şair Erdem Beyazıd ile birlikte “Ölüm bize ne kadar yakın / ne kadar uzak ölüm / ölümsüzlüğü tattık / bize ne yapsın ölüm” demeyi hepimiz isteriz. Ama onun anlatmak istediği, tasavvuftaki “ölmeden önce ölmek” düzeyine gelebilmiş insanın halidir. Kur’an-ı Kerim’de (Bakara, 2/96) bahsedilen“Onlardan bazıları bin sene yaşamayı arzu ederler”den değildir şair; bin sene yaşamayı talep etmez. Ölüme karşı direnmekle, ölmemek için gayret etmekle, ölümsüzlüğü istemek, sonsuza kadar yaşamayı arzulamak arasındaki farkı bu ayet-i celile gayet net ortaya koyar ve biliriz ki, tarih boyunca ve özellikle şimdi modern zamanlarda ölümsüzlük arzulayanlar pek ama pek çokturlar.

Hz. Muhammed’in (sav)“İnsanda iki şey yaşlanmaz: Yaşama arzusu ve mal sevgisi” sözü, sürekli yaşama arzusunun adeta doğuştan olduğunu bildiriyor. Kur’an-ı Kerim’de (Araf 7/20; Taha 7/120) Hz. Adem ve Hz. Havva’nın işlemiş oldukları günahın, şeytan tarafından kandırılmalarının nedeni olarak da ölümsüzlük arzusu gösteriliyor. Şeytan, Hz. Adem ve Hz. Havva’yı “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı” sözleriyle kandırarak, yasak meyveyi yemeye kışkırtmıştır. İlahiyat açısından bakıldığında, sanki insanın ölümsüzlüğü arzulaması, onun fıtratında, mayasında varmış gibi görünüyor. Sanki insanın düşüşünde, yaşamaya dünyaya gönderilmesinde bu arzunun da önemli bir payı bulunuyor demek mümkün. Ama bu özellikleri nedeniyle yeryüzüne düşen insana düşen misyonun da hem yaşamak için çabalamak hem de ölümsüzlük arzusunu ölüm bilinciyle gemleye çalışmak olduğu anlaşılıyor.”

Ölümü sıkça düşünmek bizi daha mı iyi yapar? Ölümü yok sayarak pek âlâ mutlu hissedebiliriz?

Evet, sanılanın aksine ölümü düşünmek, paradoksik olarak iyileştirici bir etkiye sahiptir. Ölümü yok saymak ise hastalıklı bir tutumdur, insanı saçma sapan yollara yöneltir ve asla mutlu etmez.

Her ne kadar Batı dünyasından ölüm karşıtı sesler yükselmiş, tavırlar görülmüş ve bunlar sıradan insanı etkilemişse de Batılı düşünürlerin çoğu, ölümü düşünmenin bilgeleştirici etkisinin farkındadır. Ölüm, hayatın ayrılmaz bir parçasıdır, ölümü düşünmek, bırakın hayatı yoksullaştırmayı daha da zenginleştirir. Ölümün fizikselliği, insanın bedensel varlığını tahrip eder ama ölümü düşünmek, koruyucu bir etkiye sahiptir. Bu nedenle Eflatun, ölümü en iyi öğüt verici sayar, Stoacı filozoflar, iyi yaşamayı öğrenmenin iyi ölmeyi öğrenmekle, iyi ölmeyi öğrenmenin de iyi yaşamayı öğrenmekle mümkün olabileceğini vurgularlar. Seneca ise, “Vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında hiç kimse hayatın gerçek tadını alamaz. Ey hayat, senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir” demiş, Aziz Augustine de insanın gerçek benliğinin ancak ölüm karşısında doğacağını söylemiştir.

Müslüman alimlerde bu bakış çok daha belirgindir: Gazali, birisi vicdan diğeri ölüm olmak üzere iki vaiz olduğunu söyler. Farabi, erdemli kimsenin ne bir kötümserin hayattan uzaklaşmak için ölümü bir çare saymak şeklindeki düşüncesine ne de ölümün korkulması gereken büyük bir şey olduğu fikrine katılacağını, yaşamayı sadece mutluluğu artırmak için isteyeceğini, bireysel çıkarlarını aşarak kendisini ülkesine adayacağını belirtir. Ona göre, ölümden ancak cahil ve fasık ülkelerin insanları korkar zira cahillerin gözünde değerli olan şeyler, bayağı lezzetlerdir; fasıklar da bu dünyada bırakacakları menfaatlerinden ayrılmak istemedikleri gibi öte-dünyada da mutlu olamayacaklarını bilirler. Hz. Muhammed (sav), “Ölümü çokça hatırlayın. Bu hatırlama günahlarınızı giderir ve sizi dünyada zahid yapar. Zenginken ölümü hatırlarsanız bu sizin hırsınızı yıkar. Fakirken onu anarsanız yaşayışınızdan hoşnut kılar” der.

Kitapta “Ölüm Kavramı”, “Gitmek mi Zor Kalmak mı?” bölümlerinin dışında üçüncü bir bölüm var: “Çocuk ve Ölüm”. Çocuk ve ölüm kelimelerini bir araya getiren şey ne oldu sizin için?

Kitapta en çok zorlandığım bölüm buydu. Kolay ve hızlı yazan bir insan olduğum halde bu bölümde çok zorlandım. Kitabın sonuna attığım bu bölüm çok zamanımı aldı, zorluk konunun karışıklığından değildi, oturup yazmak çok sıkıntılıydı. Her başladığımda inanılmaz uykum geliyor ve bir süre sonra vazgeçiyordum. Kültürler bile reddetmiş çocuk ölümünü; annesi ölene “öksüz”, babası ölene “yetim” diyoruz, bir genç hele hele çocuk öldüğünde ne diyeceğimizi bilmiyoruz. Ama elden ne gelir ki, çocuklar da tıpkı yaşlılar gibi hatta onlar kadar ölüyorlar. Ölüme yaklaşan çocuğa, çocuğu ölen insanlara nasıl yaklaşmamız gerektiğini anlatmaya çalıştım.

Ölümle ilgili en mühim konulardan birisi de çocuklara ölümün nasıl anlatılacağı ve bir yakınlarını kaybettiklerinde onlara matemlerinde nasıl rehberlik edileceği. Tüm kültürler gibi bizim kültürümüz de ölüm konusunda en büyük hataları bu konularda yapıyorlar. Çocukken ölüm gerçeğini yeterince anlayıp öğrenemeyenler, bir yakınlarını yitirdiklerinde matemlerini doğru düzgün yaşayamayanlar, yetişkin olduklarında hem ölüm hem hayat karşısında çok daha fazla bocalıyorlar.

Bir de şunu sormak istiyorum size: Son zamanlarda anti-depresan kullanımı hızla arttı. Doktorlar ufak bir baş ağrısına bile anti-depresan yazıyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu haplar dışında kendimizi iyi hissetmek için pratik tavsiyeleriniz olur mu?

Artık şunda anlaşalım, doğru olarak teşhis edilmiş depresyon, bir hastalık hem beyni hem bedeni ve psikolojiyi etkiliyor ve gerçek depresyonların tedavisinde ilaç mutlaka gerekiyor. Ama maalesef gündelik sıkıntılar, mutsuzluklar, sorunlar bizim meslektaşlarımız tarafından bile yanlışlıkla depresyon teşhisiyle değerlendiriliyor. Bu olacak iş değil ama oluyor. Olmayan depresyonu bir de ilaç vererek tedavi etmeye kakmak insana faydadan daha çok zarar veriyor. Kişi kendisini hasta zannederek üstüne düşen sorumlukları yerine getirmiyor. Yok öyle birden bazı egzersiz ve küçük tekniklerle kendini iyi hissetmek. Çalışıp çabalayacaksın, hayat karşısında ustalaşacaksın.

Son olarak ülkemizin gençlerine genel anlamda baktığınızda kendinizi ümitvar hissediyor musunuz?

Her zaman ümitvarım. Ümitvarlığım öncelikle inancım dolayısıyla. Ümitvar olmaya mecburuz zira gençlerden umutsuzluk, gelecekten umudu kesmektir ki, bunun da büyük günah olduğunu düşünürüm. Ayrıca gençleri gerçekten seviyor, onlara güveniyorum. Nedense her nesil, kendilerinin en doğruyu, en güzeli düşünüp yaşadığı kanaatinde; gençlerin haline bakıp hayıflanıyor, gelecek hakkında endişe ediyorlar. Hemen tüm zamanların yazılı kaynaklarında bununla ilgili, gençlerdeki yozlaşma hakkında benzer ifadeler var. Bu tip kaygılar modern zamanlarda daha da arttı. Çünkü gençlik tarih boyunca çok kısa bir geçiş evresi, birkaç bahar süren bir delikanlılık dönemiyken, modernlikle birlikte, on yılı aşkın bir süreyi kapsamaya başladı. Üstelik bu süre daha uzuyor. Yakın zamanlara kadar gençlik dönemini 13-23 yaşları arası olarak ele alırken bir süredir, 15-30 yaş arasındakilere genç diyoruz. Gençlik dönemi uzayınca, yetişkinler tabiatıyla çevrelerinde daha çok genç görüyor, daha çok endişeleniyorlar.

Bu dünyada misafiriz, yetişkinler ve yaşlılar yolculuğun sonuna doğru ilerliyorlar. Elbette hepimiz ölecek yaştayız ama gençlerin önlerinde daha uzun yıllar olduğu da gerçek. Bizim bırakıp gideceğimiz hanelerin, yeryüzünün müstakbel ev sahipleri onlar… Gençler, bizim insan kardeşlerimiz, onlara diyecek hiçbir kötü sözümüz olamaz çünkü genetik, sosyal ve kültürel olarak tamamen bizim imalatımız. Onlara bakıp ne ektiğimizi görüyoruz. Bir de hiç unutmayalım, Allah vergisi, gençler daha güçlü, kuvvetli, daha zinde ve zekiler… O yüzden hepimiz genç olmak, genç kalmak için çırpınıp duruyoruz. Gençlerin tek eksiği ise tecrübe. Onu da deneye yanıla ve en çok da bizden öğrendiklerini tatbik ederek kazanacaklar. Çok değil kısa bir süre sonra onlar da yetişkin olacak, kendilerinden sonra gençlik dönemine girenlerden sızlanmaya başlayacaklar… Gençlerimize ne kadar güvenir, onların tecrübe kazanmaları için müsamaha gösterirsek, kendimizin ve onların enerjisini didişme yerine daha hayırlı işler için sağlamalarına yardımda bulunmuş olacağız. Gençlerimizle didiştiğimizde elimize bir şey geçmiyor üstelik; onları bizden uzaklaştırmış, tecrübesizliğin, acemiliğin kollarına bırakmış oluyoruz.

Söyleşi: Yusuf Temizcan

Kaynak: Genç Dergisi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel