Avrupa’da Türk İmgesi

Avrupa’da Türk İmgesi

Avrupalının Türklere Bakışının Sosyopsikolojisi[1]

[Avrupa için Türkler asırlar boyu “içimizdeki barbarlar” olarak görülmüştür. Germenler, Normanlar ve Macarlar da Avrupa’ya başta istilacı olarak gelmiş fakat sonunda entegre olmuşlardır. Araplar da Avrupa’dan atılana kadar direnç göstermişlerdir. Ruslar asimile olmakla dışlanmak arasında marjinal bir konumda kalmışlardır. Türklerse Avrupa’nın sadece kendilerine ait bölümünde yer almıştır. Ne inançlarını kabul ettirmeye çalışmışlar ne de Hıristiyanlığı benimsemişlerdir. Güçlü oldukları zaman onlara hayranlık duyulmuş, güçten düştüklerindeyse onlardan nefret edilmiştir. Üç yüz yıldan beri Avrupa’dan itile itile ancak onun uç noktasında tutunabilmiş ve “Batılılaşmaya” karar vermişlerdir. Avrupa’yla bu kadar uzun süre, böylesine çelişkili ve karışık bir ilişki içinde bulunan başka bir halk bulmak zordur.  Haset ve hınç, büyülenme ve korkma gibi çoğu önyargılardan kaynaklanan duygular sorunun çözümünü zorlaştırmaktadır.] (Yerasimos, 2002: Önsöz)

Avrupa’da genel olarak, her zaman “Türk”e karşı şüpheci, ürkek, tereddüt dolu ve dostane olmayan bir bakışın mevcut olduğu söylenebilir. Bu bakış, bugün tüm Avrupa’da gerek toplumsal gerekse politik alanlarda apaçık biçimde hissedilmektedir. Türk’e karşı bu bakış, aslında Avrupa’daki genel yabancı düşmanlığının bir parçasıdır ve “tehditkar yabancı” kavramını somutlaştıran tarihsel bir süreç içinde oluşmuştur. Bu gerçek, “hermenötik” (yorumsamacı, hermeneutics) bir tarih anlayışının olduğu kadar, psikodinamik bir yaklaşımın da çalışma sahasına girmektedir. Avrupa’da Türk düşmanlığının her ne kadar ırksal, dinsel, ekonomik ve toplumsal boyutları var olsa da bunların tamamının alt-yapısını oluşturan ve temeli çok eskilere dayanan topluluk psikolojisiyle unsurları da göz önünde bulundurmak gerekir. Psikolojik unsurları anlamak ve doğru yorumlamak için, öncelikle, “Avrupa” kelimesini sadece coğrafi bir alanı tanımlayan bir kelime olmaktan çıkaran, tarihsel süreci ve kendi içlerindeki birçok farklılığa rağmen ortak bir paydada buluşabilen Avrupa topluluklarının tarih içindeki serüvenlerini iyi tahlil etmek gerekir. 

TÜRK: AVRUPA’NIN KENDİNİ TANIMLAMAKTA KULLANDIĞI “ÖTEKİ”!

Avrupa’nın yabancılarla karşılaşmasının ve yabancıya karşı düşmanca bir tutum geliştirmesinin kökenleri M.S. 4. yüzyıla kadar dayandırılabilir. 4. yüzyılda başlayan, 13. yüzyıla kadar süren ve Avrupa’yı büyük ölçüde etkileyen toplu göçler esnasında henüz Avrupa’da “ulus” kavramı yoktur ve bu dönemde yabancı kavramı, Yunanlı veya Romalıların egemenlik alanı dışında yaşayan toplulukları tanımlamak için kullanılmıştır. 375 yılında kavimler göçünün başlangıcıyla Hunlar, Kuzey Avrupa’nın önemli bir kısmını ele geçirmişlerdir ve Avrupalı, karşılaştığı bu tehdit karşısında ilk var kalma kaygısını yaşamıştır. Bu dönemdedir ki, Avrupalı, “yabancı” dendiğinde muhayyilesinde canlanan “dilini anlamadığı, esmer, saldırgan insan figürü”nün fonetik bir karşılığı olan “barbar” kelimesini kullanmaya başlamıştır (Erdheim, 1984). Bu dönemin koşulları içinde, Türk’ün yabancı kabul edilmesinde ve Türk’e karşı düşmanca bakışta, henüz ırk, etnik köken ve din gibi unsurlar belirleyici değildir. Hunların göçü esnasında yaklaşık yüz yıl boyunca Avrupa, birçok savaşa ve katliama sahne olmuş ve “sadece görüntüleri bile insanı korkutan, çok iyi ata binip, silah kullanan, son derece vahşi ve saldırgan” (Dollinger, 1999) Hunlar, Avrupalının kafasında asırlar boyu silinmeyecek bir korkunun ve düşmanlığın kök salmasına neden olmuştur.

Bu yazı, Avrupalı kimliğinin Türk imgesinden dolayımlanarak nasıl oluştuğunu incelemek amacındadır. Tarihsel bilgiye ancak bu amaçla yer veriyoruz. Hunlarla karşılaşmalarından itibaren, “Uzaktan gelen yabancı”, yani “öteki” ile arasında cereyan eden soyut çatışmanın anlaşılabilmeis için Avrupalının zihniyet dünyasının, bir de, bu kitapta ele aldığımız, grup  psikolojisinin yöntemleriyle incelenmesi gerekir. “Öteki” teması bugüne kadar, felsefe ve sosyolojide oldukça kapsamlı bir yer işgal etmiştir; oysa konu temel olarak psikolojinin alanı içindedir. Bu nedenle şimdi, Avrupalının Türklerle karşılaşmasını vesile bilerek, büyük grup kimliğinin oluşumu ve davranışlarının incelenmesinde ve “öteki” sorununun ele alınmasında  psikolojik bakışın bize nasıl yararlı olabileceği üzerinde durmak istiyoruz.

ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN PSİKOLOJİNİN IŞIĞINDA YENİDEN TANIMLANMASI

Son dönemlerdeki uluslararası ilişkiler yayınlarında, politik kararın rasyonel olduğunu savunan, makro düzeyli analiz yapan ve temel aktörün devlet olduğunu ileri süren gerçekçi yaklaşımın miladını doldurduğu ortaya atılmış, yerine makro düzey analiz ile mikro düzey analizlerin birleştirilmesini, olayları sadece neden-sonuçlarıyla değil çok boyutlu ve döngüsel olduğu düşünülen süreçleriyle de anlayabilmeyi ve disiplinler arası yaklaşıma ağırlık verilmesini savunan bir yaklaşım önerilmiştir (Hudson, Vore, 2002). Uluslararası ilişkiler disiplininde bu yönde bir evrim görülürken, psikoloji ve psikanaliz gibi mikro düzeyli, bireysel ve “intrapsişik” (psikolojinin kendi içindeki) süreçleri inceleyen disiplinlerde de, grup süreçlerinden yola çıkarak etnik grupları ve ulusları, grup-lider ilişkilerini araştıran çalışmalar çoğalmış, bu alandaki bilgi birikimi büyük gruplar arasındaki çatışmaların çözümünde kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin, sosyal psikoloji içinden çıkan teoriler, uluslararası çatışmalarla ilgili olarak, realist yaklaşımın savunduğu argümanlara karşı, uluslararası ilişkilerde “karşılıklı ilişkililik” (mutuality)in ve insan faktörünün önemine vurgu yapan önermeler getirmiştir. Bunlara göre, uluslararası ilişkiler ve özellikle çatışmalar, objektif bir değerlendirme sonucu ortaya çıkan rasyonel bir karardan çok, toplulukların kolektif ihtiyaçları ya da korkularından kaynaklanan bazı psiko-sosyal süreçlerin işleyişinin sonucudurlar. Uluslararası ilişkilerde çatışma, devletler arası anlaşmazlıklardan çok, toplumlar arası süreçlerde işleyen bir olgudur. Uluslararası çatışma, bir tarafın diğeri üzerinde güç kullanarak yarattığı büyük zarar yüzünden ortaya çıkmaz, iki taraf arasında çok katmanlı fazları olan ve karşılıklı etkileşimle biçimlenen dönüşümlü bir süreçten oluşur. Ayrıca uluslararası çatışmalar, aktörlerin karşılıklı olarak birbirlerine sırayla etki-tepki gösterdikleri bir davranış silsilesi değil, kendi kendini çoğaltan, kışkırtıcı, çoğaltıcı bir dinamiği olan etkileşimsel bir seyir izler (Kelman, Fisher, 2003). 

Buradan yola çıkarak, psikoloji ve psikanalizin, uluslararası düzeyde etkili olduğu görülen uluslararası çatışmaları anlamada, diğer disiplinlerin yanı sıra, kullanılabileceğini ileri sürmek mümkündür (Volkan, 2005). Psikolojik indirgemecilikten uzak durarak yapılacak psikolojik ve psikanalitik yaklaşımlı analizin, uluslar ve etnik gruplar gibi büyük gruplar arasında ortaya çıkan çatışmaları anlamada büyük katkı sağlayacağı düşünülmektedir (Göral, 2005).

Büyük grup kimliği, bir grubu oluşturan bireylerin büyüme ve toplumsallaşma süreçlerinde içselleştirerek sahip oldukları, kişisel kimlikleri ile iç içe geçmiş olması nedeniyle, belirgin bir tehditle karşı karşıya kalınmadığında varlığından ve etkisinden haberdar olunmayan, ancak aslında bireysel kimlik kadar belirleyici olan, kişinin toplumla ve toplumsalla ilişkilerini belirleyen “zihinsel temsiller” (mental representations)den yani bir takım kodlardan oluşur. Volkan (1995:s.40), “çadır modeli”nde büyük-grup kimliğini, kişinin bireysel kimliğini temsil eden giysisinin üzerinde bulunan, o gruptan olan tüm bireyleri örten bir çadır bezi ve liderin çadırın direği olduğu bir imgeyle tasavvur eder. Bu çadır bezi, aslında bireyleri “biz-lik duygusu” altında bir araya getirir, çadırın dışı ile içi arasında bir sınır oluşturur ve dışarıdan gelecek tehdide karşı grubu korur. Ancak çadır bezinde bir yırtık ya da direğinde bir sarsılma olursa, grubun biz-lik duygusu artar ve bireyler bir çadır altında yaşıyor olduklarını daha belirgin olarak algılarlar. Hatta bu tehlike durumlarında büyük-grup kimliği, bireylerin kişisel kimliklerinden daha önemli hale gelir.

Bize göre, Volkan’ın çadır modeli anlayışı oldukça kolay anlaşılır ve yararlıdır ama psikolojik olarak dürtüsel kökenlere yeterince ışık tutmamaktadır. Bir büyük grubun kimliğinin oluşumunun psikolojisini daha ayrıntılı inceleyebilmek için, bu kitapta “İnsan ilişkilerini kavramanın aracı olarak yansıtmalı Özdeşim” makalesinde yer verdiğimiz ve başka yerlerde arkadaşlarımızla birlikte (Göka ve ark., 2004) ele aldığımız “yansıtmalı özdeşim” (projective identification) kavramı çok yararlı görünmektedir. Yansıtmalı özdeşim kavramını, şimdi kısaca tekrar hatırlayalım.

Freud-sonrası psikanalizde “nesne ilişkileri” (object relations) teorisinin kurucusu olarak bilinen Melanie Klein (1946), bebeğin annesi ile ilişkisinde yaşadıklarının, parçalı algısal dünyasının yarattığı büyük varoluş anksiyetesine yaptığı etkileri gözlemlemiş ve bunlardan yola çıkarak ortaya çıkardığı kavramsallaştırmalardan bir teori oluşturmuştur. Yansıtmalı özdeşim, bu teorinin temel öğelerinden bir tanesidir. Yansıtmalı özdeşim üzerine Klein’dan sonra da birçok bakış açısı geliştirilmiş ve bugün kavram, daha ayrıntılı gözlemlerle, ilk ortaya konduğu şeklin çok ötesine geçerek ve iletişim teorisi gibi diğer bakışlarla da zenginleştirilerek insan ilişkilerini anlamada anahtar kavramlardan biri düzeyine yükselmiştir. Yansıtmalı özdeşimin tanımladığı alan, insan ilişkilerinin hemen tamamını içermekte ve karşımızdakiyle ilişki içinde ne alıp verdiğimizin ve bu alışverişi nasıl yaptığımızın erken çocukluktaki dinamiklerini ve iletişim tiplerini kapsamaktadır. 

Bugün artık rahatlıkla kabul edebiliriz ki, insan oluşumuzla birlikte getirdiğimiz için, yani doğrudan doğruya, bizim insan olmamızdan kaynaklandığından, yansıtmalı özdeşimler, ilişkilerimizde kaçınılmaz bir biçimde yer almaktadır. Yansıtmalı özdeşimin insan olma, toplumsallaşma, “benlik” (ego) gelişimi süreçlerinde ve ilişki kurma biçimlerindeki yerinin iyi anlaşılması, insan ilişkilerindeki birçok sorunun olduğu gibi psikopatolojilerin (ruhsal rahatsızlıkların), psikoterapötik (ruhsal tedavi amaçlı) ilişkinin ve psikoterapi sürecinin doğasının da anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Bununla da kalmayıp Klein’ın bakışını geliştiren diğer teorisyenlerin çabaları sayesinde, yansıtmalı özdeşim, büyük grupların (cemaat, topluluk, kurum, ulus) kimliklerinin gelişiminde ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerin anlaşılmasında vazgeçilmez bir niteliğe kavuşabilecektir.

Melani Klein’ın ilk ortaya koyduğu psikanalitik kavramlaştırmaya göre, yansıtmalı özdeşim, insan yavrusunun henüz yaşamının ilk aylarında yaşadığı güçlüklerle baş edebilmek için geliştirdiği savunma mekanizmalarından biridir. Bebek, içindeki saldırganlık içgüdüsünün yıkıcı etkisinden kurtulmak ve hayatta kalmak için henüz bütünleşmemiş bir durumda olan olumsuz zihinsel temsillerini dışarıya yansıtır. Onları sanki dışarıdan geliyor gibi yaşar. İnsan, yansıtma ile kendi içindeki kötülüğü dışarıya yansıtır; “kötü olan ben değilim, o” yanılsamasıyla bundan kurtulmaya çalışır. Karşısındakini de yansıttığı kötü materyalle özdeşleştirir. Ona, yansıttığı materyale uygun birisiymiş gibi davranmaya başlar, böylece onu da yansıttığı bu kimliği kabule zorlar, çoğu kere de kabul ettirir. Suçluluk duygusu hissederek bir an önce bebeğini beslemek için can atan annenin bu davranışında, bebekten gelen yansıtmaların da payı büyüktür. Klein sonrası teorisyenlerin bu teoriden yola çıkarak yansıtmalı özdeşimin, her türlü insan ilişkisinde ve büyük grupların kimlik oluşumları ve birbirleriyle ilişkilerinde de geçerli olduğunu öne sürmelerinin nedeni, içimizdeki olumsuzlukların yükünden kurtulmak, kendimize daha pürü pak bir kimlik oluşturmak için bunları karşımızdakine yükleme çabamızın kökenlerinin buraya dayandığını görmeleridir. İnsan ve insan grupları, insan yavrusunun başvurduğu bu mekanizmayı her zaman kullanır. Gerçekten de bir büyük grup olarak ulusların oluşum ve gelişim sürecinde de yansıtmalı özdeşim önemli bir işlev görür. Biz-lik duygusunun kurulması, tek yumruk olunması ve ülküleştirilmiş özellikler etrafında toplanabilmesi için toplumun içindeki kötülüğü dışarıya yansıtması ve dışarıda bir düşman/ kötü yaratması gerekir.

Yeniden asıl konumuz olan Hunlarla karşı karşıya gelen Avrupalının ruh haline dönecek olursak: Yansıtmalı özdeşim teorisine dayanılarak denilebilir ki, Roma İmparatorluğu’nun kuruluşuna kadar giden uzun zamanlar boyunca, birliğini sağlamaktan aciz, pagan kavimlerin iç savaşlarıyla çalkalanan Avrupa’yı bu süreçte yalnızca var kalma mücadelesi ve topluluk psikolojisinde buna paralel olarak gelişen yabancı düşmanlığı ayakta tutmuştur. Roma İmparatorluğu, bir yandan siyasal olarak Avrupa halklarını bir araya getirirken, Avrupalı bilinç (ve bilinçdışı), Roma Hukuku ve Hıristiyanlıkla birlikte kendini tanımlayacağı daha kurumsal bir kimliğin çekirdek unsurlarına kavuşmuştur. Roma İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde, daha önce de belirtildiği gibi, imparatorluk sınırları içinde yaşayanların kimlikleri etnik köken, ırk, ve din farklılıklarıyla tanımlanmıyordu. Hıristiyanlığın, gittikçe birleştirici unsurların en önemlisi haline gelmeye başlamasıyla, yabancı tanımlaması, buna koşut olarak hem imparatorluk sınırları dışında kalan hem de Hıristiyanlık dışı inançlara sahip olanlar şeklinde yapılır oldu. Daha sonraları Rönesans’la, Roma Hukuku ve Hıristiyanlık birleştirici unsurlarına, Yunan hümanizmi ve estetiğini de katan Avrupa, kimliğini tarihsel bir süreç içinde tanımlama şansına kavuştu. Ancak henüz bir kimliğin kuruluşu için eksik olan bir şey daha vardır, bu da içindeki olumsuzlukların, özellikle şiddet ve saldırganlıkla ilgili unsurların nereye konulacağıdır. Avrupa kimliğinin bu derdine çare, Hun saldırılarından gelecektir. Var oluşunu tehdit eden Hunlar sayesinde Avrupalı, kendi kimliğinin “öteki”sini Türkler olarak kurmuştur. Aynı dönemlerde Müslüman Arapların Avrupa’ya karşı kazandığı zaferler de Avrupalı kimliğinin oluşumuna katkı yapmaktadır (Göka, 1999). Böylelikle Hunlarla başlayan “kötü Türk” imgesine, Arap zaferleriyle birlikte “Müslüman” imgesi de eklenmiştir fakat Türklerin yeniden, üstelik bu kez İslam’ın lideri ve sancaktarı olarak Avrupa kapılarını zorlamaya başlaması, artık “Müslüman” ilavesine gerek duymayacak bir biçimde, Avrupalı için Türk ve Müslüman’ı özdeş hale getirmiştir (Balivet, 2005:s.15). Avrupa kimliği, Haçlı Savaşları ve Osmanlı yayılması sırasında artık “öteki”sini iyice sağlamlaştırmıştır. Bugüne kadar uzanan süreç boyunca, Avrupa kimliğinin “öteki”sini oluşturan Türk imgesi, Avrupalı için varoluşunu tamamlayacağı, kendisindeki her türlü huzursuzluk verici özelliği yansıtabileceği, aktarabileceği, gönderebileceği bir psikolojik rezervuar işlevi görecektir. Avrupalı kendi kimliğini oluşturabilmek için kendisindeki tüm olumsuz nitelikleri Türk imgesinin üzerine boca ederek, kendisini olumsuzluklardan arındıracak ve Türk gerçekliğini kendi yansıttığı bu olumsuz materyalle karıştırarak algılayacaktır.

Şimdi Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde müzakere aşamasına kadar gelmiş bulunuyoruz. Belli ki diplomatik dil ve uluslararası ilişkiler söylemleri, sürecin sosyopsikolojik boyutlarının yeterince ortaya serilmesine izin vermiyor. Ama bu boyut, asla ihmalden gelinemeyecek kadar önemlidir. Biz daha önce bu süreçte Türk tarafında neler yaşandığını analiz etmeye çalışmıştık (Göka, 2004). Şimdi bu yazıda, bir giriş olarak, Avrupalının bugün de Türkleri algılama zemini olan Avrupa’daki Türk imgesi üzerinde duracağız. Tarihsel süreci, bu kez biraz daha ayrıntılı ele alalım.

YENİ BİN YIL, ESKİ “ÖTEKİ

Yeni bin yılın Avrupa’sı halkın büyük çoğunluğunun son derece yoksul olduğu, çok zor koşullarda yaşadığı ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir kıtadır. Kaynaklar, son derece kısıtlıdır ve toprak sahipleri ve savaşçılar tarafından sömürülen üretici sınıfı aynı zamanda rahiplerin de manevi sömürüsü altındadır (Huberman, 2000). İnsanların kendilerini doğa güçlerine karşı zayıf hissettiği, Tanrı’nın öfkesinin çeşitli felaketlere yol açabileceğine inanılan bu dönemde, kilisenin Tanrı’nın rızasını sağlamada mutlak bir önemi vardır. Kilise kurumu, bunu kullanmaktadır; insanlar üzerinde büyük bir gücü ve etkisi vardır (Subaşı, 2002). M.S. 1000’li yıllara gelindiğinde görüldüğü üzere Avrupa’da kıtadaki toplulukları bir arada tutan son derece kolektif korkular mevcuttur; açlık, hastalık ve savaşın yanı sıra her türlü yabancıdan da korkulmaktadır (Delumeau, 1985). Avrupa’da antik çağ imparatorluklarından bu yana geleneksel olarak varolan, her tür yabancıyı değersizleştirme, aşağılama, ona her türlü olumsuz niteliğin yanı sıra tehlikeli olmayı da yakıştırma davranışı, bu dönemde aynı kıtada yaşayan komşularına karşı günahkarlık, çirkinlik ve kötülük gibi olumsuz özellikleri yansıtma olarak şekillenmiştir. İnsanlar kendi küçük ülkelerinin sınırlarının başladığı noktayı “yabancı olan”ın başladığı yer olarak algılamakta ve yine her türlü tehdit ve kötülüğü bu sınırların ötesindekilerden beklemektedir. Hatta aynı bölgede yaşayan köylüler ve kentliler arasında bile buna benzer güvensizlik duyguları mevcuttur (Subaşı, 2002). Bu dönemin batıl inançları incelendiğinde bunların, bu tip tutumlara göre şekillendiği rahatlıkla görülecektir. Yabancının bereketi bozacağı inancıyla süt kovasına bakmasına, süt sağılırken veya tereyağı yapılırken aynı ortamda bulunmasına, mutfağa veya ahıra girmesine, ekmeğin en yararlı yeri olan kabuğunu yemesine,  yeni doğmuş bir çocuğa belli şartları yerine getirmeksizin (bebeğe kutsanmış su verip “Tanrı seni korusun” demelidir) dokunmasına kesinlikle izin verilmemektedir (bak. “Alman Batıl İnançlar Sözlüğü”). Dahası yabancılar, o dönemde çok korkulan veba ve savaşın habercileri olarak kabul edilmektedir. Burada sözü edilen yabancılar, Avrupalının yan yana aynı kıtada, aynı topraklarda yaşadığı, komşusu olan “yerli” yabancılardır ve denilebilir ki, bu yabancılar, Avrupalı üzerinde Türklerin yarattığı etkiyi yaratamamaktadır. Bunlara ek olarak bin yılında dünyanın sonunun geleceğine olan inancın beslediği ve kilisenin insanlar üzerindeki etkisini artıran toplumsal korkular da duruma ivme kazandırmaktadır. “Hıristiyanlık düşmanı”nın ortaya çıkacağı ve dünyanın uzak köşelerinden gelen korkunç halkların Avrupa’ya saldıracağı inancının İncil’de yazılanlar doğrultusunda halk arasında yayılmasıyla birlikte, Avrupa artık yeni korkusunun gelişini beklemeye başlamıştır (Glaser, 1999). Korkusu ve düşmanlığı tanımlanan yeni yabancı, Hıristiyan olmayan, uzaktan, olasılıkla Doğu’dan gelen saldırgan yabancıdır (Subaşı, 2002). İşte bu gibi nedenlerle “her türlü yabancı” kavramı içinde Türkler ilk sırada gelmektedir ve Avrupalı’nın yabancıya karşı kullanacağı psikodinamik düzenek ise yansıtmalı özdeşim olarak şekillenmektedir. Buna göre; günahkarlık, çirkinlik ve kötülük gibi her türlü olumsuz özelliğin yansıtılmasından en fazla nasibini alan Türklerdir; çünkü Orta Asya bozkırlarından kalkıp gelen ve Anadolu’dan Batı’ya doğru yayılmaya başlayan Türkler, gerek Arap, İranlı, Kürt dindaşlarından ve gerek Hıristiyan topluluklardan çok farklıydılar. “Gariptir her yerde kendini gösteren Türk, birçok bakımdan gerek Hıristiyan gerekse Müslüman kaynaklar tarafından oldukça benzer bir şekilde betimlenmiştir. Sanki Türk’ün ‘egzotizm’i hem Arap hem İranlı müttefikler hem de düşman Hıristiyanlar için gün gibi açıktır… Herkesin tartışmasız kabul ettiği bir nokta, Türk’ün savaşçı olarak değeridir” (Balivet, 2005:s.19). Türklerle ilk kez karşılaşan toplulukların ilk fark ettikleri onların bu savaşçı nitelikleri konusunda, Ortaçağ tarihçilerinin bilinen birçok anlatısı vardır. Türklerin güçlü, sağlam bir hiyerarşiye dayalı devletlerinde uyguladıkları hoşgörülü ve adaletli yönetimleri, “Arabın adaletindense Türk’ün zulmü evladır”, ya da “Türk’ün sarığını Latin serpuşuna yeğlerim” gibi hayranlık ifadelerine neden oluyorsa da, aslolan onlardan nefret ve korkudur. “Türkler, katı Müslüman davranışıyla tam örtüşmeyen güçlü kültürel ayrılıklarından, kimliklerinden vazgeçmeyi reddettiklerinde dindaşlarından yana anlaşmazlıklar, anlayışsızlıklar ve kuşkular ortaya çıkıyor. Dahası, Akdeniz’in eski Arap-Müslüman iktidarlarıyla, belli bir statükoyu korumaya yüzyıllardır alışık olan, ancak step halklarının adetlerine aşina olmayan Hıristiyanlarla aralarının açılmasına yol açıyor. O zaman Ortaçağ boyunca ve çok daha sonrasına kadar sürecek negatif Türk imgesini ve o kara portreyi oluşturan şiddetli eleştiriler ve hor görücü dışlama baş gösteriyor… Güçlü bir kimlik bilinci, göçebeliğin, savaşın ve Orta Asya şamanizminin güçlü damgasını taşıyan adetler, Türk halklarının çok eskiden beri ayırt edici nitelikleridir… Bu adetler; İslamlaşmadan sonra da sürer ve dinin buyruklarına sıkı sıkıya bağlı Müslümanlara aykırı gelir; Müslüman adlarının yanı sıra tam anlamıyla şaman totemlerini temsil eden özel lakaplarını koruyan Türkleri rahatsız etmez… Yabancılar Türklerin kendilerine has törelerine ve beden dillerine şaşırıp ürkseler de, onlarla ittifak ya da bir ateşkes yapabilmek için bunlara uymak zorunda kalıyorlar” (Balivet, 2005:ss.25-27). Türklerin dilleri garip, fiziksel görünümleri yabancı, kıyafetleri ve adetleri tuhaftır. “Hıristiyan ve Müslüman kaynaklar, Türklerin duruma göre irkiltici, hatta iğrenç bulunan ve hemen her zaman tehdit edici ya da açıkçası korkutucu olarak algılanan kimliklerini yermekte birleşirler… Türklerden söz ederken ‘idraksiz Türk’ (etrak-ı bi-idrak), ‘kirli Türkler’ (etrak-ı na-pak) gibi aşağılayıcı terimler kullanan Arap ve İranlı yazarlara Yunan, Ermeni, Latin ya da Süryani yazarlar benzer hakaretlerle katılırlar. Kimisi, Türk ‘baskısından’ ve step halklarının ‘vahşet’inden söz eder, kimileri Türkleri ‘şeytanın halkı’, ‘kana susamış vahşi hayvanlar’ diye niteler; kimileri ise ‘yaşam tarzlarının barbarlığı’nı vurgular… Sadece ganimet ve maddi servet kazanmak için akınlar yapan Türk’ün açgözlülüğü, acımasızlığı, satılmışlığı, vefasızlığı vb. sıkça vurgulanır” (Balivet, 2005:ss.31-34, s.58). Evet, Avrupalının kimlik inşası için tüm kötülüklerini boca edebileceği bir “öteki” yine bulunmuştur.

Ortaçağ Avrupa’sına gelindiğinde, yabancı kavramının tanımıyla birlikte yabancıya bakış da bir istihaleye uğramıştır. Din mefhumunun yine güçlenen “öteki” ile birlikte kazandığı önem nedeniyle, Ortaçağ Avrupa’sında korkulan yabancı bu kez “Hıristiyan olmayan”dır. Bunlar arasında da Avrupa’nın maddi ve manevi varlığını en çok tehdit eden Müslümanlardır ve Müslüman korkusu ilk olarak daha önce de değinildiği gibi Arap kavminin temsil ettiği anlayış bütününe karşı olduysa da gerçek Müslüman korkusu, tam manasıyla yine Avrupa’nın kavimler göçünde tanıdığı “Doğu’dan gelen saldırgan adam” figürü ile birlikte “Müslüman Türkler” tehdidi ile vücut bulmuştur. Avrupalı ilkel psişik düzeneklerini yeniden kullanarak, kendi iç bütünlüğünü oluşturamayışının günah keçisi olarak uzaktaki yabancıyı belirlemiş ve Selçuklu Türklerinin 1076’da Kudüs’ü ele geçirmesiyle, tarihindeki ilk bütünlük ve ittifakı “Müslüman Türk” olarak tanımladığı “öteki” karşısında tesis edebilmiştir. Böylece Avrupa, 12 ve 13. yüzyıllarda tarihinde o ana dek hiçbir zaman kuramadığı bütünlüğü “Müslüman öteki” -yani Türkler- karşısında “Hıristiyan Avrupa Halkı” şeklinde kurmuş ve bu vesile ile başlayan yeni yansıtmalı özdeşim süreci, 1147’den 1270’e dek sürmüş olan 6 Haçlı Seferi boyunca, barbar yabancıya yaptığı her türlü vahşetin meşrulaştırılmasında Avrupalının en büyük rahatlatıcısı olmuştur. Bunun yanı sıra Avrupa, kendi içindeki inançsızlara karşı tutumunu da sertleştirmiş, dış yabancılara karşı yapmakta olduğu Haçlı Seferleri’ne ek olarak kıta içinde de Yahudileri katletmeye başlamıştır (Subaşı, 2002).

  1. yüzyılda, sömürülen köylülerin kırsaldan göç etmeleri ve yeni bir gelir kaynağı olarak zanaatkarlığın ortaya çıkmasıyla belirginleşen sosyal sınıflar; esnaf, zanaatkar ve tacir gibi yeni meslek grupları ortaya çıkmaya başlamıştır. Kasaba ve şehirleşmenin bu gelişmelere koşut olarak kurulmasıyla birlikte, Yahudiler, sayılan meslek gruplarında ağırlıklı olarak faaliyet göstermeye başlamışlardır (Pirenne, 2002). Toplumsal hayatta etkilerini artırmaya başlayan Yahudiler, Kilise tarafından din düşmanları ve halkın kanını emenler olarak hedef gösterilmiş; dinlerini değiştirmeye, vaftiz olmaya zorlanmış ve bunları kabul etmeyen oldukça fazla sayıda Yahudi ya katliama uğramış ya da intihar etmek zorunda kalmıştır (Subaşı, 2002). 12. yüzyılla birlikte toplumsal hayattan dışlanan, şehirlerin gettolarında yaşamaya başlayan Yahudilere karşı bu dönemde, giysilerinde Yahudi olduklarını belirten işaretler taşımaları gibi sert kuralların da uygulanmaya başlanmasıyla, Avrupa’da “iç yabancı” tanımlaması toplumsal hayattan kesin bir dışlanma biçimini almıştır. Denilebilir ki, Nazi dönemi Avrupa’sında iç yabancıya karşı uygulanan sistematik, organize ve kurumsal zorlama ve baskıların prototipleri, görsel hale zaten çok önceleri, 8 yüzyıl önce büründürülmüştür. Bu tarz bir dışlamayla yetinmeyen Avrupa, toplumsal felaketlerin sorumluluğunu ve suçunu da Yahudilere yükleyerek 14. yüzyılda meydana gelen büyük veba salgınına da Yahudilerin neden oldukları gerekçesiyle, Yahudileri yakarak veya yaşadıkları ülkelerden kovarak cezalandırmış (Fried, 1999), iç yabancıya olan korkusunu daha da düşmanca bir hale büründürerek kötü nitelikler yansıtması, güvensizliğini daha da geliştirmiştir.

YÜZYILLARIN BİRİKİMİ: YOK EDİLMESİ GEREKEN YABANCILAR

  1. yüzyıla gelindiğinde, Hıristiyanlık, artık tam anlamıyla, Avrupa topluluklarının her türlü farklılığının üstünde, tek ve ortak birleştirici unsurudur. Kilise, bu dönemde en büyük tehdit olarak, tarihsel düşmanlık birikiminin de yardımıyla, Yahudilik ve Müslümanlığı göstermektedir. Kilise’ye göre toplumun içinden ya da dışından gelsin, “Hıristiyanlık düşmanı” olan bu yabancılar Tanrı’nın İmparatorluğu’nun kurulabilmesi için yok edilmeli ya da dinleri değiştirilmelidir. Hatta bu nedenlerle sadece Yahudi ve Müslümanlar değil, Hıristiyanlık öğretileri dışında keşifleri olan bilim adamları veya büyücülükle suçlanan sayısız kadın da katliama uğrayarak Kilise veya halkın hedefi olmuşlardır (Subaşı, 2002).

15 ve 17. yüzyıllar, Avrupa’nın Müslüman Türkleri en büyük tehdit olarak gördüğü dönemlerdir. 15. yüzyılda Balkanlar’daki Osmanlı ilerleyişinden başlayarak, “Doğu’dan gelen bu saldırgan yabancı” karşısında Avrupa’nın var kalma kaygıları yeniden depreşmiştir. Ortaçağ’da Batı, Türk’ü nasıl algılamışsa, Modern Avrupa da Osmanlı’yı aynı şekilde algılayacaktır: Korkulan ve bertaraf edilmesi gereken, kendisinden çekinilen tehlikeli düşman. Ancak bu korkunun ve düşmanlığın gerisinde çoğunlukla belli bir hayranlık da sezilmektedir. İstanbul’da görevli Avusturya elçisinin 1560’daki şu sözleri her şeyi tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Türk sistemi ile bizimkini karşılaştırdığım zaman, geleceği düşünmek beni titretiyor… Türklerin tarafında güçlü bir imparatorluğun kaynakları, savaş deneyimi ve talimi, tecrübeli askerler, zafere aşinalık, tutumluluk ve ihtiyat var. Bizim tarafımızda ise umumi fakirlik, kişisel zenginlik, güçsüzlük, bozulmuş inanç, tahammül ve eğitim eksikliği var. Askerlerimiz itaatsiz, subaylarımız paragöz, disiplini önemsemezler; başıbozukluk, pervasızlık ve ahlaksızlık diz boyu… Türkler arasında asalet, memuriyetler ve bakanlıklar, kabiliyetin ve faziletin ödülleri olduğu için hilekârlar, tembeller ve uyuşuklar hiçbir zaman yükselmezler; oldukları yerde sayar ve hor görülürler: Bunlar, Türkler hangi işe el atsalar başarmalarının, üstün ırk haline gelmelerinin ve saltanatlarını günden güne genişletmelerinin nedenleridir. Bizim yöntemlerimiz çok daha farklı. Meziyetlere hiç önem vermeyiz. Her şey soya bağlıdır. Yüksek mevkilere çıkabilmenin tek yolu budur. Başka bir yerde bu konudan daha bahsedebilirim. Bu söylediklerimi kimseyle paylaşmamalı, kendinize saklamalısınız” (Busbecq,  2002: ss.61-62; ss.103-104).

1453’te Konstantinopolis’in fethi ile Avrupa tam bir buhran içine girmiş, kendisini ayakta tutan ekonomik ve kültürel sistemleri de bir anda yıkılma tehdidi ile karşı karşıya kalmıştır. Gerçekten de Konstantinopolis’in fethi, metropolün alınışı, Batı’nın kimlik oluşturucu belleğinden hiç silinmeyecek olan bir temadır. İznik, Antakya ve Kudüs’ten sonra Konstantinopolis’in Müslümanların eline geçmesi, Batılı bilinç (ve bilinçdışı) için olabilecek en büyük travmadır. Halk, bu travmanın ardından ağıtlar yakmakta, kiliselerde ayinler düzenlenmektedir. Edebi ya da dini esin kaynağı, politik düşünce konusu ya da kıyamet belirtisi olarak metropollerin düşüşü teması, Ortaçağ’da belleklere özellikle işlenmiştir. Kimlikle ilgili bu düşünsel alanın çağdaş yansımaları olarak, Konstantinopolis’in geri alınmasına odaklanan Yunan-Ortodoks megali idea’sı ya da Kudüs’ü sahiplenme konusunda İsrail-Arap çatışması örnek gösterilebilir (Balivet,  2005: s.88).

Türklerin Konstantinopolis’i ele geçirmelerinin Avrupa kimliğinin inşasındaki önemli rollerinden birisi de, onların Truvalı sanılmaları ve Fatih Sultan Mehmet’in “Geçmişte buraları Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar, Pelopenezliler kırıp geçirmişti, aradan bunca zaman geçtikten sonra onların o dönemde ve daha sonra sık sık haksızlık ve zulüm yaptıkları Asyalılar’ın öcünü onların torunlarını cezalandırarak aldım” sözüne dayanılarak, sorunu Avrupa-Asya çatışması şeklinde algılamalarıdır. Konstantinopolis’in fethinden sonra Avrupalı bilinç, Türkleri Romalılarla kıyaslayacak, bu savaşçı, kanaatkar, tebaasına kol kanat geren insanların evrensel bir monarşi kurabileceklerine ilişkin inanç, gezginlerin gözlemlerinden başlayarak halkın bilinçdışına yerleşecektir (Yerasimos,  2002: s.23). 

  1. ve 16. yüzyıllarda, gerek Avrupa köylülerinin daha adil ve yumuşak bir yönetim anlayışına sahip olan Türklerin hakimiyetindeki topraklara göç etmesi, gerekse binlerce Avrupalının İslam dinine geçmesi, Avrupa’nın Türk’e bakışının daha da düşmanlaşmasına ve onu hem maddi hem de manevi bir tehdit, karşısında kenetlenilmesi gereken bir saldırgan olarak görmesine neden olmuştur. Kendi feodal düzeninin vahşi ve sömürücü taraflarının farkına varan Avrupa, çözümü bunları da karşı tarafa yansıtmakta bulmuş ve bu dönemki kenetlenmesini de yine bu yansıtma ile sağlamaya çalışmıştır. Bütün bunlara ilave olarak kimi coğrafyacı, tarihçi, gezgin ve diplomatların Osmanlı’ya dair kaleme aldıkları eserlerinde Osmanlı’nın olumlu yanlarını vurgulamaları, kendisini Avrupa’nın bütünlüğünü sağlamaktan sorumlu hisseden Kilise’nin korkusunu daha da derinleştirmiş ve onu yeni adımlar atmak zorunda bırakmıştır. Baş edemediği bu büyük ve ciddi tehdit karşısında Kilise, tüm Hıristiyanlığı Osmanlılara karşı yardım dilemek üzere her gün Tanrı’ya dua etmeye davet etmiş, hatta tehlikeyi anımsatmak ve insanları sürekli teyakkuz halinde tutabilmek üzere Avrupa’nın bazı yerlerinde günün belli saatlerinde Türk çanı çaldırmak gibi bir uygulamayı da yürürlüğe koymuştur. Bütün bunlar yapılırken Avrupa, Türk’ün bir tehdit olduğu konusunda fikir birliği içindedir, fakat bunun ötesinde artık Avrupa ricalinin daha mühim bir kaygısı vardır: Avrupa halkının Türk’ü nasıl tanıdığı… Çünkü artık “Doğu’dan gelen saldırgan adam” Avrupa’nın varoluşunu hem madde hem de mana platformunda tehdit etmektedir. O halde yine yansıtma devreye girecektir. Mohaç Savaşı’ndan sonra Osmanlı sultanının çadırının önüne zafer nişanesi olarak 2000 kesik baş diktirdiği ağızdan ağıza dolaşmış, 16. yüzyılda Erhard Schön’ün yaptığı baskılarda Osmanlı askerleri tarafından şişe geçirilmiş, ikiye bölünmüş olarak pazarda satılan çocuklar resmedilmiş ve bu ve benzer yöntemlerle kaygı körüklenerek, ortak düşman karşısında bütünleşme ortak bir kaygının yaratılması ile sağlanılmaya çalışılmıştır (Delumeau, 1985; Dollinger, 1999).

Avrupa’da Türklere karşı duyulan bu büyük korku; halka kilise büyüklerince işlenmiş, çeşitli yöntemlerle ve belirli maksatlarla şişirilmiş bir korkudur (Subaşı, 2002). Bu düzenek göstermektedir ki, Avrupa’nın Ortaçağ’daki birliğinin sağlanmasında esas rolü “Türk” denen “öteki” oynamıştır. Bu “tehlikeli öteki karşısında birlik olma” davranışı 16. yüzyılda, Avrupa içinde mezhep kavgalarının yaşanmaya başlandığı dönemde bile etkili olabilmiştir. Sultan Süleyman’ın Birinci Viyana Kuşatması, başarısız olmuş ve Osmanlı’nın girdiği duraklama döneminde Avrupa teknik ve kültürel sahada ilerlemeler kaydetmeye başlamış ancak “Müslüman Türk”, dünya medeniyetini şekillendirecek olan bu ilerlemeler karşısında kayıtsız kalmıştır. 1683’te İkinci Viyana Kuşatması’nın da bozgunla sonuçlanması, Avrupalının belleğinde, Avrupa’nın, Hıristiyanlığın ve tüm Avrupa kültürünün kurtuluşu olarak yer etmiştir. “16. yüzyılın sonu ve 18. yüzyılın başı arasındaki dönemde, Türklere verilen bu rol sona ermiş, artık Türklerin erdemlerinden çok kusurları irdelenmiş ve Doğulu adetleri eleştirilmiştir. Korkulduğu kadar hayranlık da duyulan Türk tipinden, hor görüldüğü kadar nefret edilen Türk tipine geçilmiştir. Bu değişimin Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi ve Avrupa’nın yükselmesinin bir sonucu olduğu açıktır (Yerasimos,  2002: s.30).

  1. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bir diğer önemli gelişme de “ulus” kavramının ortaya çıkmasıdır. Osmanlı Devleti ise aynı dönemde zayıflamaya yüz tutmuştur; Türk imgesi, Batılıların gözünde “hasta adam”la özdeşleşmiş, Avrupa’nın içinde güçsüzlüğü nedeniyle ağır ulusal krizlere yol açan, yabancı bir cisim olarak algılanmaya başlanmıştır. Ulus-devletler çağında tek bir Avrupa imparatorluğunun olmayacağı, birçok ulus-devletin ortaya çıkacağı ta o dönemde fark edilmiş ve buna uygun bir yapılanma başlamıştır. Ulus-devletler çağının resmi ideolojisi olan milliyetçilik ile birlikte, uluslar birbirleriyle rekabete tutuşmuşlar, mezhep savaşları dahi güç savaşları, rüştünü ispat etme hamleleri haline gelmiştir. “Doğudan gelen saldırgan adam”ın ilerleyişi durduktan sonra “öteki” arayışına giren Avrupa, bu sefer de kendi içinde bölünmelere gitmiş ve her bölünme sonrasında kendisine yeni yabancılar üretmiş ve asırlarca Türk’e yaptığı yansıtmaları artık kendi içinde oluşturduğu bu yabancılara yapmaya başlamıştır. 1650’lerden yani ulus-devletlerin kuruluşu için temel hazırlayan toplumsal yapıların belirmeye başlamasından sonra, dönemin toplumsal ve politik şartları ile yeni yabancı tanımlamaları yapılmıştır (Schöneberg, 1987; Wagner, Zick, 1993). “Yabancı” artık etnosentrizm perspektifinden bakılarak tanımlanır olmuştur. Şüphesiz ki bu tanım içinde Türkler, yine yabancıdır, ancak tehdit edici gücünün olmayışı sebebiyle o dönemde Türkler “etkisiz hale getirilmiş bir düşman” olarak görülmektedir.

Ulus-devletler çağının ekonomik alt yapıdaki karşılığı sanayi kapitalizmidir. Avrupa’da alt yapıda işleyen kapitalizm çarkı, toplumu burjuva ve proleterya şeklinde keskin sınıf çatışmaları içine sokacaktır. İşte bu dönemde yine yansıtma devreye girmiş, ülke içinde sınıflar arasındaki nefret ve düşmanlık duyguları yine “yabancı”ya yansıtılmış ve bu savunma düzeneği, bu sefer de kapitalizmin işleyişine hizmet etmiş, iki dünya savaşının çıkmasına zemin hazırlamıştır (Claussen, 1994). Gerçekten de bu dönemde Türklere yansıtılan nefret ve düşmanlığı Aydınlanma düşünürlerinin tamamında bulmak mümkündür ve bu çok hazindir. “Böylece Batının aklındaki Türk imajı artık yaşamaması gereken zararlı bir varlığa dönüştü. Artık gitgide Türklerin model olduğu devir kapanacak ve Batı kendi evrenselliğine iyiden iyiye inanacaktır. Pascal, ‘Atalarından gördüklerini tatbik eden bu kadar çok inançsız, kafir Türk’le karşılaşmak ne kadar elem verici’ diye yazar” (Yerasimos, 2002:s.32). Diderot, Montesquieu, Voltaire, Chateaubriand ve Hugo’nun kaleminden Türk düşmanı cümleler sökün eder; Türk bu dönemde kendisine Batının günahlarının yüklendiği ve Asya’nın derinliklerine gönderilmesi gereken bir günah keçisine dönüşür.

Avrupa’da 18. yüzyılda başlayan, Rönesans ve Reform Hareketleri’ndeki Yunan hümanizmasına dönüş akımına yeni bir boyut kazandıran Aydınlanma döneminin idealleri ve Fransız İhtilali’yle gündeme gelen özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları, bilim ve teknoloji, modernliğin ve Avrupa’nın yeni simgeleridir. Avrupa kökenli modernlik, tüm dünya çapında bir cazibe halesi yaratmakta ve hızla yayılmaktadır. Ne var ki bu cazibe halesi, aynı zamanda modernliği sömürgeci yöntemlerle yaymaya çalışan Avrupa’ya karşı düşmanca hislerle bir aradadır. Avrupa kökenli modernlik, dünyaya barış, özgürlük ve kardeşlik getirememiş, tam tersine gerilim ve çatışmaları artırarak dünya çapında iki büyük savaşın çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden tüm dünyayı etkisi altına alan modernlik, Avrupa bilincinin işleyişine pek de olumlu bir etki yapmamaktadır. Bilim ve teknolojideki gelişmelerden elde edilen güç, Avrupa insanının zihninde bilimci, pozitivist bir ideolojinin ve dünyanın geri kalanını ilkel-vahşiler olarak gören ırkçı teorilerin işgaline yol açmıştır. Bu teoriyle beyaz Avrupalılar, yaratılmışların en üstünü ilan edilmekte, Avrupalının yaşam tarzı ve uygarlığı da insanlık tarihinin doruk noktası olarak kabul edilmektedir. Bu kabullerle birlikte yeni yabancı tanımları da doğmuştur: Avrupalı beyaz ırktan olmayanlar; kültür ve uygarlık olarak, entelektüel yetenekleri ve hatta ruhsal değerleri açısından Avrupalıların gerisinde, altında olanlar; yani dünya insanlarının geri kalan kısmı. Bu yabancılar karşısında Avrupalının pozisyonu; doğumsal, biyolojik ve genetik, doğal üstünlüğüne bağlı olarak, gizli ve açık egemenlik ve sömürüyü kendine “hak” bilen, buyurgan, “efendi” konumudur. Beyazların “uygarlaşma yetisi daha az olan” öteki ırklara karşı “misyonerlik” rolü üstlendikleri savlanırken aslında sömürgeciliğin ekonomik hedefleri eğitimsel, dinsel vb. “misyon” anlayışı ile örtülmeye çalışılmıştır (Egger, 1994). Türkler de her türlü ilerlemeye karşı çıkan ve psikolojik açıdan aşağı olan ve hiçbir zaman bu niteliğinden kurtulamayacak olan ırkların başında gelmektedir. Avrupa antropolojisi, Türkleri her türlü zevkten yoksun, her türlü sanata karşı ilgisiz, tembel, hissiz, elinden hiçbir iş gelmeyen, kendini en iğrenç zevklere kaptırmış ilkel insan, Türkçe’yi ilkel dil olarak görmektedir (Yerasimos, 2002: ss.41-42). “İlkel Türk her zaman hayvan mertebesinde kalacaktır. O uygarlık görmüş bir vahşidir. Eğer dıştaki cilasını kazırsanız altında Tatar’la karşılaşırsınız. Eğitim onun vahşi doğasını gideremez.” “Türk imparatorluğu gericiden de beter olup tarihe aykırı bir olgudur. Her zaman bir savaş ülkesi olmuştur ve her zaman da öyle kalacaktır. Türkler, Cengiz Han, Timurlenk ve Atilla’yla aynı soydan gelen gerçek Hunlardır. Hayat tarzları her zaman militaristtir, bu yüzden de dünyaya asla başka bir gözle bakamazlar. Egemenlikleri evlerinde ve haremlerinde kölelik, cariyelik üzerine, Türk olmayan gayri Müslim ırkların köleleştirilmesi üzerine kuruludur. Savaşlar ve katliamlarla da bu egemenliklerini sürdürürler.” “Türkler, zeka düzeyi çizelgesinde gerçekten de pek aşağı seviyededirler… Tarih bize göstermiştir ki, Türklerin zeka kapasitesi yoktur. Bu yüzden de memleket idare edemezler. Nasıl olur da Hintliler ve Mısırlılar gibi nitelikli halklar, uygarlıktan nasibini almamış Türk’ün öğüdünü dinlerler? Türk lider olamaz, tümüyle yetersiz ve zihni melekeleri gelişmemiş biridir” (aktaran Yerasimos,  2002: ss.43-44).

Bu yabancı tanımıyla yine bir meşrulaştırma yoluna gidilmiş ve bu meşrulaştırma çabası yine bir takım aşağı vasıfları “öteki”ne yansıtarak, Avrupa’yı kendi ürettiği değerlerle çelişme karmaşasından, yeni bir değerler ve çıkarlar çatışmasından kurtarmıştır. Bulduğu bu çok verimli zemin üzerinde gelişip serpilen ırkçılık ve yabancıyı etnosentrik bir şekilde tanımlama, 19. yüzyıldan itibaren Avrupalının yabancıya bakışının ve düşmanlığının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve bu durum 20. yüzyılda artık doruk noktasına ulaşmıştır.

  1. yüzyıl ile birlikte Türk’e bakan Avrupalı, yüzyıllardır yaptığı yansıtmalarının işe yaradığını görmenin mutluluğunu yaşamaktadır. Birinci Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgiye uğrayarak dağılan Osmanlı İmparatorluğu, bir yandan Hıristiyan unsurların Avrupa’ya ve Avrupalı bilince katılmasını getirmiş, bir yandan da “zalim Türk” imgesinin yeniden canlanmasına neden olmuştur. İmparatorluğun külleri arasından yeniden modern bir cumhuriyeti kurma sevdasına kapılan Türkler, Avrupalı bilinçte karmaşık hisler uyandırmışlardır. Hala ayaktadırlar ve bu Avrupalı bilinci oldukça kızdırmaktadır: “Avrupa mantalitesi, verilerden nesneleri kendi ortamlarında gözlemleyip irdeleyerek sonuca varır. Fakat Türkler gibi özel bir ırk ve Türkiye gibi özel bir ülke söz konusu olduğunda ne yapmalı? Aynı kökten gelen bir dili, bir tarihi, adetleri, ortak gelenekleri olan kısaca vatanı Türkiye olan türdeş bir ulustan söz edilebilir mi? Asla, bu hiçbir zaman olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır” (aktaran Yerasimos, 2002:s.40). Ama Türklerin modernleşmeyi ideal olarak benimsemeleri, hele hele aralarından bazılarının modernleşme sürecine “Batılılaşma” adını vermeleri Avrupalıları hoşnut ve Avrupalı egoları tatmin etmektedir. Avrupalı bilim adamlarının Türk modernleşmesiyle ilgili araştırma yapmaya bu kadar hevesli olmaları ve bu çalışmaların büyük ilgi toplaması da yansıtma sürecinde yansıtılan aşağı vasıfların yansıtmayı alan tarafından kabul edilip, içselleştirilmesinin yansıtmayı yapanın amacına ulaştığını göstermesindendir. Ancak bu durum da Avrupa’nın Türk’ü yabancı ve tehdit olarak algılamasını değiştirememiştir. Dün Avrupa içine güç, zorlama ve tehdit ile giren Türk, bu defa Avrupa’nın bizzat kendi daveti ile bu coğrafyaya girmeye başlamıştır; Avrupa “muhtaç olunan el kapısı”dır artık. 1960’larda Avrupa’ya işçi olarak giden Türkler ile birlikte Avrupa, Türk’ü bu defa farklı bir tehdit olarak algılamış ve onun kendi bünyesi içine asırların birikimini içinde taşıyan bir Truva atı olarak girdiği düşüncesine kapılmıştır. Bu sefer de “dışarıdaki yabancı” kavramı, yerini bu dönemde Türkiye’den göç edenlerin sayıca fazla olmaları nedeniyle özellikle Türkler için yeniden tanımlanan bir “içerideki yabancı” kavramına bırakmıştır. Bu dönemin içerideki yabancı kavramsallaştırması, Avrupalının kültürünü, yüzyıllar içinde kurduğu medeniyetini bozmak gibi bir riski de beraberinde getirmiştir. Türk’e karşı İkinci Viyana Bozgunu’ndan sonra hafifleyen düşmanlık, Türklerin Avrupa içine bu sefer farklı bir yolla girmesiyle yeniden alevlenmiştir. Özellikle 90’larda Almanya’da Neo-Nazi hareketlerin hedefi haline gelen Türkler, toplumsal, kültürel ve politik olarak kasıtlı bir dışlanmaya tabi tutulmuştur. Avrupalı yine kendi vahşiliğini ve fobilerini tarihten gelen bir alışkanlıkla hiç zorlanmadan Türk’e yansıtarak rahatlama yolunu seçmiştir. Bu arada aynı dönemde iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte, kapitalist ve sosyalist kamp arasında kurulmuş olan denge bozulmuş, tüm Batı için yeni bir “öteki” ihtiyacı ortaya çıkmıştır. 11 Eylül 2001, bu yeni “öteki”yi ilan eden bir milattır; yeni “öteki”nin “İslami terörizm” olduğu artık ayan beyan ortadadır. Konumuz olan Avrupa açısından baktığımızda ise, İslami terörizm söyleminin Avrupa’daki zaten olumsuz olan Türk imgesini daha da pekiştirdiğini görürüz. Avrupa’nın içindeki yabancı düşman, yalnızca Türkler değil tüm Müslümanlardır ama tarihsel bellek ve bir süreden beri alttan alta işleyen Avrupa Birliği süreci bunlar arasında Türkleri yeni baştan öne çıkarmaktadır. Avrupalı için Türklerden kurtulmanın kesin yolu, bir türlü bulunamamaktadır.

Avrupa Birliği’ne girmek isteyen Türkler, kendileri hakkında böyle bir tarihsel arka fona sahip olan Avrupalının gözünde “içerideki yabancı” tehlikesinin büyümesinden başka bir şey değildir. Türkler, bu zor durumlarında bile Avrupa’yı yine bir açmazla karşı karşıya bırakmışlardır. Avrupalı açısından tarihi boyunca işlettiği yansıtmalı özdeşim mekanizması, Türklerin kendisine yansıtılan materyali hiç umursamayan, kendi bildiği yoldan giden tutumları nedeniyle işe yaramaz hale gelmiştir. Avrupalı bilinç, kendisine yeni bir çözüm bulamamanın kaygısı içindedir. Türklerin Avrupa Birliği’ne girme talebinin gelip kapılarına dayanması ile birlikte, artık eski düzeneklerin işe yaramadığı ama bir yandan da eski düşmanlığın ve korkuların izlerini silip atamadığı bu durum karşısında ne yapacağını bilememektedir. Türkleri içine atarsa eski yansıtmalarını kusmak, kendi olumsuz yanlarını bu kez bir başkasına (örneğin ABD’ye) yansıtmak zorundadır. Yeni bir yansıtma ve kendi içinde kenetlenme sürecini beceremezse, sonuç tam anlamıyla felakettir.

Yine kendi içinde bütünlük tehdidiyle karşı karşıya bir Avrupa ve bunun sebebi olarak eski günah keçisi Türkler… Sahne ise bugün artık savaş meydanları değil, müzakere masalarıdır.

KAYNAKLAR

Alman Batıl İnançları Sözlüğü. Handwörterbuch des Deutschen Aberglaubens. (1984). Berlin und Leipzig (1928), zit. in: Fremd ist der, der heute kommt und morgen bleibt“, Integration, Bayaz A, Damolin M, Ernst H (Hrsg), Beltz Verlag, Weinheim und Basel. (Aktaran Subaşı,  2002).

Balivet M. (2005). Ortaçağda Türkler.   Güntekin E. çeviren.  İstanbul, Alkım Yayınları.

Busbecq O. G. (2002). Türk Mektupları.  Özkan H. çeviren. İstanbul, Ark Kitapları.

Claussen D.(1994). Was heißt Rassismus?, Wissenschaftliche Buchgesellschaft, Darmstadt. (Aktaran Subaşı,  2002).

Delumeau J. (1985). Angst im Abendland – Die Geschichte kollektiver Ängste im Europa des 14.-18. Jhdt’s. Reinbek, Hamburg. (Aktaran Subaşı,  2002).

Dollinger H. (1999). Schwarzbuch der Weltgeschichte. 5000 Jahre der Mensch des Menschen Feind. Komet, Frechen. (Aktaran Subaşı,  2002).

Egger A. (1994). Rassismus und Ethnozentrismus- Beobachtungen und Reflektionen. In: Fuchs G, Schratz M (Hrsg): Interkulturelles Zusammenleben- aber wie?, Österreichischer Studien Verlag, Innsbruck. (Aktaran Subaşı,  2002).

Erdheim M. (1984). Fremd ist der, der heute kommt und morgen bleibt. In: Bayaz A, Damolin M, Ernst H (Hrsg), Integration-Anpassung an die Deutschen?, Beltz Verlag, Weinheim. (Aktaran Subaşı,  2002).

Fried J. (1999). Endzeiterwartung und Fortschritt. In: Tausend Jahre Abendland-Die grossen Umbrüche. Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main. (Aktaran Subaşı,  2002).

Glaser H. (1999). 1000-Europa erwacht. In: Tausend Jahre Abendland-Die grossen Umbrüche. Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main. (Aktaran Subaşı,  2002).

Göka E. (1999). Helsinki’den sonra Avrupa’yı düşünmek. Avrasya Dosyası  5:4: 248-266.

Göka E. (2004). Avrupa Avrupa duy sesimizi: AB karşısında Türkiye’nin kültürel ve psikolojik konumu. Euro Agenda Avrupa Günlüğü  3:5: 231-249.

Göka E., Göral S., F.V. Yüksel. (2004). Birbirimize ne yapıyoruz? İnsan ilişkilerini kavramanın bir aracı olarak yansıtmalı özdeşim. Avrasya Dosyası  10:1:279-315.

Göral S. (2005). Türk Ermeni meselesi:  Mağduriyet psikolojisi ve büyük-grup kimliği. Stratejik Analiz  6:66:89-96.

Huberman L. (2000). Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla. İstanbul, İletişim Yayınları.

Hudson V.M., Vore C.S. Vore, (2002). Dış politika analizinin dünü, bugünü ve yarını. Göka E. Kuşçu I. derleyenler. “luslararası İlişkilerin Psikolojisi” içinde. Ankara, ASAM Yayınları .

Kelman H., Fisher R. (2003). Conflict analysis and resolution. Sears D., Huddy L., Jervis R. derleyenler. “Oxford Handbook of Political Psychology” içinde. New York,  Oxford University Press,ss.316- 320.

Klein M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms.  International Journal of Psychoanalysis  27: 99- 110.

Pirene H. (2002). Ortaçağ Kentleri. İstanbul, İletişim Yayınları .

Schöneberg U. (1987). Gruppenpsychologische Hintergründe der Fremdenangst und Fremdenfeindlichkeit. In: Ausländer und Massenmedien. Bestandsaufnahme und Perspektiven. Bundeszentrale für politische Bildung. Band 253, Bonn. (Aktaran Subaşı,  2002).

Subaşı, Ç. B. (2002).  1000’den 2000’e tarihsel süreç içinde Avrupa’da yabancı düşmanlığı. Stratejik Analiz  7: 27: 144-154

Volkan V.D. (1999). Kanbağı Etnik Gururdan Etnik Teröre. İstanbul, Bağlam Yayınları.

Volkan V.D. (2005). Uluslararası ilişkilerde psikanaliz ve psikanalizde uluslararası ilişkiler. “1. Psikanaliz ve diplomasi arası işbirliğinde engeller”  Stratejik Analiz  6:62:52-57.

Wagner U,  Zick A. (1993). Den Türken geht es besser als uns. In: Psychologie Heute 7. (Aktaran Subaşı,  2002).

Yerasimos S. (2002). Ne Mutlu Türk’üm Diyene. Yerasimos S. yayına hazırlayan. “Türkler: Doğu ve Batı, İslam ve Laiklik” içinde. İstanbul, Doruk yayınları, ss.15-57.

[1] İlk olarak “Savaş meydanlarından müzakere masalarına: Avrupa’da Türk imgesi” başlığıyla (Dr. M. Beyazyüz, Dr. F. V. Yüksel ile birlikte- Türkiye Günlüğü, Güz 2005, 82: 5-18.) yayınlanan bu makale sonra daha sonra yeniden düzenlenerek “İnsan Kısım Kısım” kitabının Aşina Kitaplar tarafından 2006’da yayınlanan baskısında yer almıştır. Kitabın 2019 yılında Vadi Yayınları tarafından basımı sırasında yapılan düzenlemeyle kitaptan çıkarılmıştır. Okuduğunuz metin, 2006 yılına aittir.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found