Göka: Umudu olmayan acısını söyleyemez

Göka: Umudu olmayan acısını söyleyemez

Prof. Dr. Erol Göka ve Rıdvan Tulum bu ay “İnsan acısını neden söyler?” sorusu üzerine konuştular. İnsan acısının ne kadarını söyleyebilir, acıyı söylemek bir çözüm aramak mıdır, devlet fikri acılarımızı anlamak için mi ortaya çıktı? Rıdvan Tulum sordu, Erol Göka Hoca cevapladı.

Hocam merhaba. Bu ay “İnsan acısını neden söyler?” sorusu üzerine konuşalım isterim. Hazırlıksız ve aniden.

Soru zor ama cevap kolay: İnsan acısını söyleyen bir varlıktır.

Acımızı söylemezsek kendimizi nasıl duyurabileceğiz insan kardeşimize, dahası onun kardeşimiz olduğundan nasıl emin olabileceğiz…

Bence devletin ortaya çıkma sebebi bile (ki ne büyük tartışmalar sürer bu konu çerçevesinde) insanın acısını dillendirme ihtiyacıyla ilgilidir.

Nasıl Hocam?

Devlet, kendi topluluğumuzun canına kast eden, canını yakacak yabancıya karşı bize koruma sağlamasının yanında iç acımızı duyurabilmek, kimse yokken bile acımızı söyleyeceğimiz, yardım bekleyeceğimiz varlık ihtiyacını karşılayabilmek için vardır.

Savunma, sağlık, sosyal yardım ve adalet gibi devleti var eden meseleleri düşünürsen sonunda hep insan acısına, daha doğrusu insanın acısını söyleme ve çare arama davranışını bulursun.

Bize acımızı söyleten, insan kardeşlerimizden yardım isteten de zaten bir tür iç-devlet olan egomuzdur. Ego deyince egoist anlama hemen, psikolojik aygıtımızın idarecisini kast ediyorum.

İnsan acısını söyler, söylemek ister bu kesin ve tartışmasız. Tartışılması gereken acımızı nasıl ve kime söyleyeceğimizdir.

Bir soru sordun, bin pişman oldun…

“Kardeşim dedim / Acılarıma da kardeş olur musun?” Cahit Zarifoğlu’nun bu dizeleri geldi aklıma. Ama bir yanıyla da Hobbes’ın devlet fikrinde, devletin yapay bir varlık olduğu söyleniyor. Acı doğal, acıyı söylemek doğal ama “devlet acımızı gerçekten dinler mi?” yani “yapay olan bir şey bizi anlar mı, anlatır mı?” sorusundan emin olamadım. En azından Hobbes’i kenarda tutsak bile modern zamanlarda devlet gerçekten acımızı anlatmamız için mi var, bunu da bilmiyorum.

Ben milletimizin “zevale uğramasın” diye dua ettiği devletten bahsediyorum kardeş, sense şu meşhur millete yabancılaşmış Batılı devlet anlayışından… Doğrudur, bizde de devlet bir miktar milletle mesafelidir ama bu, görüş mesafesidir; milleti daha iyi görebilmek, acıları hissedebilmek için konulan mesafedir. Herkese eşit olabilmek için gereken mesafedir.

Diyeceksin ki Hocam neden bahsediyorsun olandan mı olması gerekenden mi? Benim işim olana bakarak olması gerekeni anlatmaya çalışmaktır.

İstersen senin gibi iyi şairlerin şiirlerine bakarak acıyla ilgili gördüklerimi de söyleyivereyim. Şairle devlet arasındaki bağı Ece Ayhan’la zıtlaşma pahasına deyivereyim.

Buyrun hocam, devletin ve tabiatın ortak ve yanlış soruları…

O kadarını söyleyemem, iyi şairlerle cedelleşmem bir yere kadardır, sonra dururum ve şairin sezgisinden öğrenmeye çalışırım. Bence şiir çoğu zaman insanın derin acılarının çığlığıdır, şair de bizim yerimize ruhuyla çığlık atan insan… Ben devlet olsam, kamuoyu anketlerinden daha çok iyi şairlerin şiirlerine bakarım, ahalinin acısı, derdi tasası nerededir diye…

İlginç bir yöntem hocam ve bence etkili de olabilir, hatta yakın tarih yazımı bakımından da bir yanıyla kullanılabilir. İnsan acısını söyleyen varlıktır, dediniz ve aklıma yine aynı şiirinden Zarifoğlu’nun: “Dedim kardeşim / Omuz başlarımdaki şu yara / Ormanların serin gölgesindeki papatya değil / Arif bir bilinçle yürürken oldu / Yüce buyrukla” dizeleri geldi, acı çekmekte değil ama acıyı söyleme cesareti göstermekte bir ariflik mi var sizce? Yani bir yanıyla, acıyı söylemek, “ölüme hazırlık yapmanın ustası olmaya çalışmak” gibi geliyor İsmail abinin (Kılıçarslan’ın) dizelerini bozarak söyleyecek olursam.

Kardeş derine gittikçe oksijenimiz azalır, ama güzellik de çok artar. Burada muazzam bir diyalektik işler. Derine gitmek bizi hem ezele hem ebede, hem başlangıca hem sonuca ölüme doğru yaklaştırır. Derine doğru gittikçe insanoğlu olarak cennetten dünyaya ilk gönderilişimize ama aynı zamanda nihai ayrılık ve kavuşma olan ölüme doğru varırız. İyi şair bizim gündelik hayatın tantanası içinde göremediğimiz bu yanlarla boğuşur durur, istese de istemese de ariftir, arifane söyler.

Eyvallah Hocam, güzellik de artar. O zaman, acıyı söylemek, biraz da umutlu olmak mı oluyor? Yani, umudu olmayan acısını söyleyemez mi?

Kesinlikle… Anne olsaydın en acı çektiğinin zamanın evladının doğum anı olduğunu bilirdin. Ama ha anne ha şair, sen de bilebilirsin. Umudu olmayan acısını söyleyemez, her şeyi “normal” sanır, acısız ve umutsuz normal normal yaşar gider.

Yine de “anlatılan ne varsa hepsi biraz eksik kalacak”.

İnsan da bu dünya da eksiktir kardeş… Ötesini diyemem, anlaşılmayacağından değil anlaşılacağından korkarım. Şairler niye demez diyeceklerini dümdüz, çünkü onlar da korkarlar…

Eyvallah hocam.” Niye diyemezler sorusuna bir cevabım yok. Belki de “acıdan korkmak” dediğiniz şey, acının birazını kendine saklamakla çözüme kavuşan bir şeydir.

Muhtemelen öyledir, acının bir kısmı da saklanmalıdır zaten.

 

 

 

 

 Kaynak: Cins Dergi /Şubat 2021

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found