İdeolojiler

-Neden artık ideolojiler, inançlar ve somut olmayan dünyaya ilişkin öğretiler eskisi kadar hayatımızda yer tutmuyor?

Modernleşmenin insanlığa birçok katkısı olmuştur ama diğer yüzü, skandallar ve sıkıntılarla doludur. Bilimsel ve teknolojik devrimler iyiydi iyi olmasına ama, dünyanı derin bir ekolojik krizle ve dehşetengiz bir silahlanma yarışıyla yüz yüze getirdi; bir “bilim dini” yaratarak, modernliğin Batı kökenli olmasının zaten yol açacağı, maneviyat krizine çanak tuttu. Bireye ve onun rasyonalitesine dayalı yeni bir inanç sistemi oluşturulamıyor, irrasyonel, spritualistik akımlar modernlik gemisinin zeminini kemiriyor, su almasına yol açıyordu. Modernliğin büyük filozofu Kant, “inanca yol açmak için bilimi araladım” demişti ama kendi teolojisinin gereği olarak akılla inancı bir arada barındıramayan Batılı zihin, modern çağlar boyunca binbir zahmetle oluşturduğu ve gerçeği bunlar sayesinde temellük ettiğine inandığı “büyük anlatı”lardan birer birer vazgeçti. Önce dil ile gerçek arasında bir ilişki olmadığı gösterildi; dil, metaforik bir yapıydı; hakikat, Nietzsche’nin söylediği gibi  “seyyar metaforlar ordusu”ndan başka bir şey değildi. Hermenötik (yorumsama), gerçekliği aramaktan vazgeçmiş, beşeri bilimlerin ve hatta tüm beşeri söylemlerin ortak yolu haline geldi. Dil, hakikati vermiyorsa, her hakikat iddiası, yapı-çözümüyle bozguna uğratılabilecek, kof bir damara sahipti. Dostoyevski, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” demiş ve insanları ikna edebilmişti; şimdi “Tanrı varsa her şey mubahtır” diyenler de insanları ikna edebiliyor, hem de aynı insanları…

Ve sonuçta geldik bugüne: İnsanlar büyük anlatılara inanmıyorlar ama tuhaf bir biçimde inançlara saygı göstermenin gereğine inanıyorlar. İnançlara neden saygı gösterileceğinin ise, gerçekte hiçbir rasyoneli yok. “İnanç çoğulluğu”, “dinlerin kardeşliği” gibi fikirler, aslında kazananın inançsızlık olduğunun ya da en azından derin maneviyat krizinin üstünü örtmeye yarıyor. “Da Vinci’nin Şifresi” kitabı, pagan inançlarını ululayarak insanları büyülüyor; insanlarda, hepimizde tuhaf bir köken merakı ortaya çıkmış durumda.

İdeolojilerin ölümünün modern zihnin skandalı dışında bir de siyasi boyutu var: Günümüzün “postmodernlik” dediğimiz, ideoloji karşıtı durumu, aslında, Amerikan hegemonyasının sağlanması için üretilmiş, büyük anlatıların yıkımı ve “fark”ın yüceltilmesi üzerine oturtulmuş teoriler demetidir. Postmodernlik nasıl hermenötik ile kardeşse “küreselleşme” ile de aynı rahimden çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında, postmodern teoriler, ABD’nin modernliğin krizini fırsat bilerek ya da bu krizin suçunu Avrupa’ya yükleyerek, kendi egemenliğini dünyaya kabul ettirmenin öncü, akıncı gücüdür.

ABD, zaten yapısı gereği, böyle bir meydan okumanın tohumlarını bünyesinde taşıyordu. Kurucu babalar, Amerikan tipi demokrasinin Avrupa’dakinden farklı olacağını, daha cemaatsel ve dinsel bir nitelik taşıyacağını biliyorlardı. Beyaz-Anglosakson-Protestan (WASP) çoğunluğun, kurucu öğeler içinde yer alan birçok diğer öbek üzerinde meşru bir egemenlik sağlayabilmesi için, cemaatsel özgürlüğü vurgulayan ve insanları anlamı flu da olsa genel bir Tanrı’ya “inanç”la birbirlerine bağlandıkları bir sistem gerekliydi.   Haklı olarak Amerikan demokrasisi de Amerikan felsefesi ve Amerikan psikolojisi gibi farklı bir kulvardan gelişti ve hele de Birinci Savaş’ın sonrasında konjonktür ABD’i öne çıkarmaya başlayınca kaçınılmaz biçimde kendisini Avrupa’ya meydan okurken buldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ve Holocaust’un kan ve günahları, Avrupa uygarlığını iğrenç bir hale getirince, zaten farklı gelişen ve giderek yükselen ABD, kendisinin de dahil olduğu Batılı bilincin suçlarını Avrupa’ya yükleyerek yeni bir felsefi bakışı ve yeni bir demokrasi anlayışını dünyaya sundu.

İşte bu nedenle postmodern duruşun sahipleri, sırtlarını ABD’e dayamışlardır; bir ellerinde postmodern teoriler, diğer ellerinde her türlü farkın ve ayrımcılığın tüm dünyada kışkırtıldığı yeni demokrasi tezleri ve ağızlarında “küreselleşme”nin, “dinler arası diyalog”un faidelerine dair nutuklar atar dururlar.

-İdeolojiler yerini günümüzün pop ideolojilerine bıraktı ve bunların da öncüleri, idolleri var. Toplumlar neden kendisi için idol yaratma ve onun arkasından gitme ihtiyacı duyuyor?

Hımmm akıllıca tasarlanmış ama başarılı olmayan bir soru! Sorunun her iki bölümü çok farklı. İlk bölümü, yukarıda genel panoramasını çizdiğim manzara ile alakalı. Büyük anlatılar, ideolojiler gitti ama hayat devam ediyor. Elbette onların yerini dolduracak, başka ürünler olacak ve bu ürünler, toplumun niteliklerine ve kapitalizmin çıkarlarına göre şekillenecek. Yaşadığımız toplumun temel niteliklerinden iki tanesi,  ekonomik olarak işe yaramayan çok uzun bir gençlik dönemine sahip olması ve teknomedyatik bir iletişim ağına dayanmasıdır. Uzun gençlik dönemi, kalabalık gençlik yığınlarına, gençlerin kimlik arayışları için alt-kültürlere neden oluyor. Gençler, duygularını, isyanlarını bu alt-kültürler aracılığıyla ifade edebiliyorlar. Alt-kültürlerin oluşumu için de idoller gerekiyor.  Yine teknomedyatik bir dünyada yaşıyoruz; bu, sahicilik duygusunun ortadan kalkması, geleneksel cemaatlerin, sanal topluluklara dönüşmesi demektir. Kapitalizmin çıkarları, insanların grup olma ihtiyacından kaynaklanan bu sanal toplulukların başına bir idol koyarak, tüketim hırslarını teşvik ediyor ve ortaya bu tuhaf, çirkin manzara çıkıyor.

Sorunun ikinci bölümünün ise ilkiyle alakası yok. Her topluluğun işleyişi için bir lider olması gerekiyor. Liderin de o topluluğun dinamiğinde, psikolojik varlığını korumasında çok önemli bir işlevi var. Bambaşka bir konu… Hz. Muhammed’in, Atatürk’ün, toplumun gazını almaktan, birilerini zengin etmekten başka bir işe yaraması söz konusu olmayan Tarkan’la bilmem kimle ne ilgisi var!!!!

-Bu isimler nasıl birden ortaya çıkarak parlıyor ve tüm hayatını toplumla geçiren insanlar haline gelebiliyorlar?

Kimler anlamadım. Ama sizin idol dediğiniz, günümüzün starları gibi anlayıp cevap vereceğim. Starlar, gençlik dönemi uzun olan ve teknomedyatik özellikler gösteren kapitalist bir dünyanın maskotları olarak çok lazımdırlar. Hepimiz yollarımızı onlara bakarak buluruz, sohbet konularımızı bile onların etkinlikleri belirler, onlar bizi eğlendirmek için kendilerini feda etmiş maskaralardır. Bir starın peşine takılarak kendimizi onun özelliklerine sahipmiş gibi hissederiz. Onu sevenleri kendi dostumuz sanırız. Dünya, her zaman yalandı, oyun ve eğlenceden ibaretti ama şimdi gerçekten tamamen yalan dolan oldu.

Starları anlayabilmek için, kendi kendinize, takımların, kulüplerin, falcılığın, burçların ne işe yaradığını sormanızı öneririm. Bulduğunuz cevap size starları anlamanız hakkında, kapıyı epey aralayacaktır.  Zira tüm bunların hepsi aynı soydandır.

-Bu ikiliden hangisi, toplum mu popüler idolleri, yoksa idoller mi toplumdaki bu tutunma isteğini besliyor ve hangisi diğerine daha çok ihtiyaç duyuyor?

Al birini vur ötekine, Biri olmadan diğeri olmaz bunların. Ama toplumun kendisinin, eski devirlerdeki saray soytarılarını andıran starlara göre, ruh sağlığı açısından daha iyi durumda olduğunu söyleyebilirim. Toplum bu kötü zamanlarda, kendi ruh sağlığını koruyabilmek için, içinden en hastalıklı tipleri star yaparak feda etmiştir.

Eskiden aynı ideolojileri paylaşan insanların birbirlerinden koptuğunu, ortak noktalarının azaldığını söylemek mümkün mü? Toplumu bu ayrılığa sürükleyen etkenler nelerdir?

Al işte bir tuhaf soru daha! Hiçbir şey anlamadım. Hangi toplum, hangi ideoloji? Ne kadar eski? Nereden kopmuşlar? Bu kopuş neden ayrılığa sürüklenmek olsun? Bizim meşhur 12 Eylül öncesi solcularımızı ve ülkücülerimizi, 12 Eylül sonrası İslamcılarımızı kastederek sorduysanız, çok gülerim. “Parayı veren düdüğü çalar” demek dışında, cevap vermeye değer bulmam.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel