Geçimsizler

Türklerin kimliği ve psikolojisine de geleceğiz ama önce ‘Geçimsizler’i, geçimsizliklerimizi sebebini ve kaynağını konuşalım. Psikolojik hastalıkların ya da yatkınlığın çocuklukta yaşananlar ve kalıtımla direk alakalı olduğunu ifade ediyorsunuz.

Kişilik dediğimiz şey ister hastalıklı, ister sağlıklı olsun, insanın kalıtımsal olarak devraldıklarıyla ve yetiştiği ortamla alakalıdır temel olarak. Kişiliğimizin kabaca yüzde 80’i böyle oluşur. Huy dediğimiz kısımları anne babamızdan aynen devralırız.  Mesela insanın yenilik arayışı -sürekli yeni bir şeylerle uğraşıp durmak istemesi- tamamen kalıtsaldır, huyla ilgilidir ama nasıl bir kişiliğimiz olacağını o yetiştiğimiz aile ortamı – ilk 7 yaş- belirler. Öteki yüzde 20, sonraki ilavelerdir, okulun etkisi, arkadaş çevresi gibi.  Davranışlarımızın belirlenmesinde bize ( psikolojik bakışa) göre bu sonraki yaşam ortamının etkisi çok azdır. Suça yatkınlık da bunu içindedir şüphesiz.  Biliyorsunuz kişilik başka kişilik bozuklukları başka, araştırmalar kişilik bozukluklarında kalıtımsal etkinin biraz daha fazla olduğunu gösteriyor.

Anne baba olacaklar ve evlenecekler karşısında toplumun lakaytlığına dem vuruyor ve ana- baba olmak için yeterlilik ve ehliyetin gerekliliği üzerinde duruyorsunuz. Bunu biraz açalım, aslında çok önemli bir tartışma konusu bu.

Ana baba olmak bence insanın en kolay yaptığı iş. Hiç özel bir şey gerekmiyor. Allahın verdiği yetenekle, potansiyelle, üreme işlevlerinde bir eksikliğin yoksa anne baba olma görevine haiz oluyorsun.  Ama insanın potansiyellerinin bir şeyi yapmaya elverişli olması, onu iyi yapacağı ya da ders almayacağı anlamına gelmez. Ana babalığa muktedir olman, çocuk yapabilmen senin iyi ebeveyn olacağın anlamına gelmez.

Fiziksel olarak ana baba olmak gerçekten çok kolay. Yasalarımızda yeri olduğu halde ana baba olurken kişilerin zihinsel yetilerinin yerinde olması, ruhsal donanımının elverişli olması gibi hiçbir şart aranmıyor. Hâlbuki geleneksel dünyada bile evlilik için şart koşulan akıl baliğ olmak demek hem biyolojik hem de zihnen ve ruhen yetişkin gibi düşünmeye ve ana babalığa hazır olmak demektir. Oysa şimdiki zamanlarda yasaları da hiçe sayarak, evlendirme sırasında daha ziyade biyolojik yeterliliğe bakılıyor. Haa evlilik için yeterli koşulları kanunlar aramıyor mu, arıyor.  Zihinsel engelli olmak, herhangi bir bulaşıcı hastalık taşımamak gibi kısıtlamalar var ama gerçek hayatta bunların pek anlamı yok. Evlilikle, ana baba olmakla ilgili bu tutumlarımızdaki lakaydiliği gösterebilmek için, onu ehliyet almak sırasında gösterdiğimiz çabayla kıyaslıyoruz. İnsanlar bugünkü zamanda arabalarına gösterdikleri özeni, psikolojileri ve ilişkileri hakkında göstermiyorlar.

Buraya kadar tamam ama ne öneriyorsunuz?  Anne baba okulları mı açılmalı, çocuk yapmak isteyenleri sınava mı tabi tutmak lazım. Yoksa hiç kimse; yok ben anne baba olmak için yeterli değilim, zihinsel ve ruhsal arızalarım var demez, demiyor da…  Çünkü bu hem içgüdüsel hem de sosyal bir kurgu.  İnsanlar evlenir ve çocuk yapar. İnsanoğlunun milyon yıldır bildiği hareket bu!

Perihan Hanım, söyleyeceklerim beni ürkütüyor.

Yok, ürkmeyin ben de sizinle aynı fikirdeyim ( gülüşüyoruz).

Tabii ki ürkmeden söyleyeceğim de, bunu sıkıntılı bir konuda konuştuğumuz ifade etmek için böyle bir cümle kullandım. Devam edeyim: Bana kalırsa, psikoloji bilgilerim ve görgülerim eşliğinde, – insan ilişkilerindeki sorunlara bakıyorum, sıkıntı yaşayan, acı çeken,  insanlarla ilgileniyorum ben- bu bilgilerim bana diyor ki,  gerek evlenmek ve gerek ebeveyn olmak bir eğitim sonrası olmalıdır. Biz de profesyoneller olarak insanları aydınlatacak, rehberlik yapacak bir donanımla hareket etmeliyiz ve psikoloji profesyonelleri böyle yetişmeli.

Bu söylediklerinizde sizi ürküten ne diye soracaksınız haklı olarak, ben hayatım boyunca “her şeyin başı eğitim” denen fikre karşı mücadele ettim. Yani bu zihniyet beni ürkütür ama ne öneriyorsun diye sorarsanız, valla bunu öneriyorum. Bütün sosyologlar ve pedagoglar da bu noktaya doğru geliyor. Aslında ‘her şeyin okulu olacak, oradan diplomanı alacaksın’ böyle bir toplum anlayışı bana uymuyor ama gördüğüm şeyler bana diyor ki  ‘yahu keşke bu çocuklara birisi rehberlik etseydi evlenirken,  arkadaşlar siz birbirinizi buldunuz da uygun musunuz acaba?’ Diye sorsaydı.  Çünkü psikolojinin yüz yıllık tecrübesi artık insanlara rehberlik edebilir, evlilik hazırlığındaki gençlere bir şey diyebilir.

O zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; evlilik ve ana baba okulları olsun. Bunu devlet değil, siviller yapsın, belediyeler yapsın, gönüllü olarak bu hizmetlerden yararlanmak isteyenler de buralara gitsin. Yani kimseyi zorlamayalım.

Fiziki koşulların kötü olduğu hapishanede annesi ile birlikte yaşayan çocuklar ile fiziki koşulları daha düzgün ancak anneden yoksun yetiştirme yurdunda yaşayan çocukların karşılaştırılıyor ve yetiştirme yurdundaki çocuklarda duygusal travmalar ve sorunlara rastlanıyor. Anne yoksunluğu ile ilgili bir teori var ve ruhsal hastalıklar için altyapıdır deniliyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben düşünmüyorum siz söylediniz bu konudaki bilimsel gerçekleri, araştırma sonuçlarını. Ben başka bir şey daha söyleyeceğim; “kişiliğimizin sağlıklı bir biçimde gelişiminde anne her şeydir.” Bugüne kadar psikolojiden öğrendiklerime bakıyorum da çok rahatlıkla babanın pek de esamisi okunmuyor!

Çok iddialı oldu ama…

Evet, ama şu anda benim söylediğimi psikoloji bilimi de söylüyor. Ben, kendi hayatımla ilgili “babamdan ne öğrendim, baba ne işe yarar”ı yazdım ve çok zor buldum babanın psikolojik fonksiyonunu. Kendi çocuklarımın da anne ile ilişkilerine bakıyorum benimle olan ilişkilerine bakıyorum  bunlar da kişilik gelişimimizde babanın rolünün çok az olduğunu doğruluyor..

Baba olmasa olur mu, olur. Babanın görevi, aslen “dur” demektir, onay ve takdir makamı olmaktır. Anne her şeydir, bütün bilgilerimiz bunu gösteriyor. ‘Sevgi’ diye özetlediğimiz şeyin ardında anneden aktarılan o kadar çok şey var ki. Bunu şöyle anlatabiliriz; anne karnında çocuk nasıl besleniyor, anne ile arasında bağ olan kordonla. İşte çocuğun doğumdan sonra da psikolojik olarak anneden beslenme ihtiyacı 5-7 yıl kadar sürüyor.

Sizin de bahsettiğiniz “yuva hastalığı” üzerinde eskiden çok fazla dururduk ama çok şükür şimdi sözünü ettiğim bilimsel bilgilerden sonra, yurtlardaki çocuklara bakıcı anneler vererek daha iyi şartlarda bakılmaları sağlanabiliyor. Yuva hastalığını hala yurtlarda görüyoruz ama eski sıklıkta değil.

Biraz daha ayrıntıya girelim, kitabınızda geçinilmesi zor kişilikleri belirlemiş ve tek tek anlatmışsınız. Kişilik bozuklukları dışında bu kişilikler de yani kaygılı, pimpirikli, cimri, utangaç gibi kalıtımla mı geliyor.

Huy diye bir şey var, hani “can çıkar huy çıkamaz” deriz… Bilim de atalarımızın söylediklerini onaylıyor. Kişiliğin kalıtsal özelliklerinin neler olduğunu artık biliyoruz. Kişiliğimizin kalıtımsal geçen yanlarına “huy” diyoruz. Huya dahil olduğu, yani katlımla geçtiği bilinen dört temel özellik var. Birincisi, söylemiştim, ‘yenilik arayışı’, yani meraklı olmak. İkincisi ‘sebatkârlık’, bir konuda, bir işte inatla azimle devam etmek.  Üçüncüsü, ‘ödüle bağımlık’ ki bunu öğrendiğimde ben de çok şaşırmıştım, ödül dediğimiz şey sosyal gibi duruyor ama öyle değil, ödüle bağımlılık doğrudan doğruya huyla ilgili. Bazı insanlar, taben, tabiatı, yapısı gereği yaptığı her şeyin ödüllendirilmesini istiyor. Son olarak ‘endişeye dayanma, kaygılık’ da huyun içinde. Bu dört özelliğimiz kalıtımsal ve ne yaparsak yapalım bunları  değiştirmek mümkün görünmüyor.

Kişilik bozukluklarında bu söylediklerim biraz daha değişiyor. Mesela en kalıtımsal özelliğimiz kişilik bozukluklarında ‘narsizm’, kendini beğenme, burnundan kıl aldırmama.

Yani dedem narsistse benim de olma ihtimalim yüksek

Evet, öyle çıkıyor.

‘Yenilik arayışı’  deyince aklıma hemen şu geldi. Hayatın duygusal tarafıyla ilişkilendirirsek, “eşini aldatma”  davranışı  -elbette farklı sebepleri de olmakla beraber- bu kişilik özelliğiyle alakalı mıdır?

Çok akıllıca bir soru, bravo evet sadakatsizlik araştırmaları bu benzer sonuçlar veriyor. 

Kişilik,  karakter ayrımında ‘şeref,  haysiyet, onur’ gibi kavramlar ne tarafa düşüyor. Var mı bu sıfatların karşılığı psikoloji biliminde

Karakter tarafına düşüyor. Bunlar ahlaki terimler ve psikolojide karşılığı yok. Kişiliğin ahlaki taraflarını ifade edebilmek için 1900’lerde karakteri uydurmuşuz.  Uzunca bir süre ahlakla ilgili diye psikolojik bilimlerde “karakter” kelimesini kullanmaktan kaçındık. Şimdilerde yeniden kullanmaya başladık ama tabiî ki yine ahlaki anlamlarda değil. Kişiliğin katlımla ilgili yanlarına “huy” demiştim ya, işte kişiliğin huy dışında kalan, yani sonradan edinilen yanlarını ifade edebilmek için “karakter”den bahsediyoruz. Karakterin içine de insanın öz-denetimi, dayanışma ruhu ve maneviyat arayışları giriyor. Bunlar kalıtımsal değil ama aile ortamında şekilleniyor.

Kendini gerçekleştirme, gerçeği değerlendirememe, ayrılma ve bireyleşme gibi kavramları sıklıkla kullanıyorsunuz bunlara biraz açıklık getirelim ve kendini gerçekleştirenleri tanıyalım mı?

Bizim insan olarak görevimiz birey olmaya yani tek başına ayakta kalabilecek, hayatını yönlendirebilecek hale gelmeye doğru ilerlemektir. Demin de anne karnında kordonun önemini anlattık ya. Anne karnındaki bu bağın devamında, yani doğduktan sonra da uzunca bir süre bizi düşünecek bir insan olması, önümüze yemek konması, ne yapmamız gerektiğinin söylenmesi gerekiyor. Ama sağlıklı annenin görevi kendisine bu kadar bağımlı olan çocuğu giderek kendisinden ayrılmaya hazır hale getirmektir,  yani annenin kuşu yuvadan uçurması gerekiyor. İyi anne çocuğunu kendine yapıştıran değil vakti geldiğinde uçuran bireyleştiren, kendini gerçekleştirmesine yardımcı olandır. Şüphesiz hayatın anlamı budur.

Bazı aile ortamları kişilerin bireyleşmesine kendini gerçekleştirmesine izin vermiyor. Kişiliğin olgunlaşamadan kalmış, daha alt organizasyonlarıyla karşılaşıyoruz bu ortamlarda yetişenlerde. Henüz birey olamamış, çok yetersiz, “psikotik” ya da “sınırda” dediğimiz kişilikler bunlar. Gerçeği de değerlendiremiyor çünkü anasına yapışık yaşıyor o hala, kendisine özgü sağlıklı bir algı sistemi geliştirememiş…

“Kendini gerçekleştiren” kişilikleri sormuştunuz. Bu sözü kişilik gelişiminde çok üst düzeye çıkabilmiş, gündelik dertleri kolayca halleden, hayat bilgisi yüksek, potansiyellerinin farkında olan ve onları gerçekleştirmeye çalışan insanlar için kullanıyoruz. Aramızda çok az insan kişiliğini bu düzeye getirmeyi başarabiliyor. İnsanların büyük çoğunluğu, siz, ben, arkadaşlarımız kişilik gelişimi açısından ortalarda bir yerlerde bulunuyoruz.

Şimdi geçimsizlere gelelim, önce, tamamen geçimli diye bir şey yoktur diyerek yüreğimize soğuk su serpiyorsunuz. Geçimsiz diye etiketleyip sorumluluktan kaçmak da olmaz demişsiniz.

Geçinmek” kelimesi Türkçemizde çok güzel bir kelime, başka dillerde olduğunu sanmıyorum. Bulanlara minnettarım, çünkü hem ekonomik olarak geçinmeyi hem de insan ilişkisinin niteliğini açıklıyor. Bugün her şey yolunda giderken yarın maddi şartlar değişir ve geçinemeyebiliriz. İnsanlar ilişkileri sırasında da böyledir bir süre sonra frekansları tutmayabilir geçimsizlikler başlayabilir. Orada sağlıklılığın ölçütü, artık bu tür şartlar karşısında ne yaptığın, nasıl davrandığındır.

“Biz eşimle 40 yıldır gül gibi geçiniriz, birbirimize sesimizi bile yükseltmedik “diyen çiftler beni endişelendirir hep. Çünkü gerçekten kendilerini ilişkiye verebilmiş olsalar zaman zaman sorunların çıkmış olması gerekir. Her ilişki sorunlara gebedir, iki farklı insanın olduğu yerde çelişki ve çatışmalar her zaman olabilir bu normaldir önemli olan bu çatışmaların şiddetli geçimsizlik haline gelmemesine gayret etmektir.

Sonra, her durumda herkesle geçinmek sorunlu bir kişiliğe işarettir diyorsunuz, ya fenafillâh seviyesinde olanlar…

Kişilik olarak da kendi kişiliğimizi koruyorsak mutlak anlaşamadığımız kişilikler olması icap eder. Dünyada zorbalar var, zalimler var, psikopatlar var, değil mi? Ben hepsiyle geçinirim diyen, hiçbir halt değildir zira bunlara boyun eğmeyi marifet sanmaktadır. Ama bütün bu tip insanları idare ederim, bunlarla baş edebilirim diyorsan fenafillâh seviyesine gelmiş, sen olmuşsun demektir. Ama ben bunlardan da pek görmedim.

 Nabza göre şerbet ver ama dur diyeceğin yeri bil, peki nasıl?

“Nabza göre şerbet verme” sözü nedense dilimizde olumsuz bir anlamda kullanılıyor. Oysa insan ilişkilerinde karşımızdaki insanın kişiliğini dikkate almak, onu değiştirmeye çalışmadan, o insana özgü bir tutum geliştirmek zorundayız. Ama elbette temel ilkelerden taviz vermeden. Senin kişiliğini dikkate alırım, sana buna göre davranmaya özen gösteririm ama benim kırmızı çizgilerimi ihlale beni zorlamaman koşuluyla… 

Yani bazı insanlarla geçinmek için neden uğraşalım bırakalım yalnız kalsınlar akılları başlarına gelsin iyi bir yöntem değil mi?

Yöntem olabilir. Demek ki kitapta bunu tam açamamışız. ‘Bir insanı ciddiye alıyor, onunla ilişkimizi ciddiye alıyor fakat çözemiyorsak’ o zaman geçimsizlik olur. Geçimsizlik her ilişkide olabilir, her ilişki iyi gidecek demek değildir. Biz geçimsizlik sözünü sürdürmeye ahdettiğimiz,  henüz umudumuzu kesmediğimiz ilişkiler için kullanıyoruz yoksa ben o insanı umursamam onla alışverişim bitmiştir orada zaten geçinilecek bir durum da yoktur.

İnsan hakları eşittir; ‘her insan ilgiyi hak eder’ şeklinde algılanabilir gibi ilginç bir yaklaşımınız var. Bu ilgi ihtiyacının günümüzde en belirgin görüldüğü yer sosyal medya.  Orada arkadaşlıklar yapılıyor ancak kimse birbirini tanımıyor. Bazı insanların binlerce takipçisi, arkadaşı olabiliyor. 

Benim aklım almıyor bunları. Sosyal medyayı henüz bilimsel olarak yeterince bilmiyoruz,  bizim bildiğimiz bir psikolojik ortam değil orası. İnsanın gerçek yaşamda olsa olsa on tane arkadaşı, üç tane dostu vardır, zamanı ancak bu kadarına yetebilir. Dediğiniz gibi binlerce insanla arkadaşlık yapmaya kalkanlar varsa, burası psikolojik bakımdan anlaşılmaya ve değerlendirmeye muhtaç.

Kitabın ikinci bölümünde anlattığınız ve geçinmeye davet ettiğiniz kişiler nerdeyse toplumun yarısını kapsıyor – benim yorumum tabi, okuyucuları da etkilemek istemem- geçimsizlik özelliklerinin biri yoksa diğeri var ya da ikisi üçü birden.

Yarısı değil, bizim kitabın ikinci bölümünde anlattığımız sorunlu, geçimsiz kişilikler toplumun yüzde 90’nına tekabül ediyor.

Ama kişilik bozukluğu; kişilik özelliği kendi aleyhine işleyen, uyum değil de uyumsuzluk yaratıp, kişiliğimizin oluşumdaki ruhsal yapımızı koruma amacının kendi aleyhine işlemeye başlamasıdır. Kişilik bozukluklarında; onun yaptığı her şey doğrudur, dış dünyadaki her şey yanlıştır. Eğer biri birine uyacaksa dünya ona uysun ister. İşte toplumda bunlardan az gözükür.

Biz Murat Bey’le (Dr. Murat Beyazyüz) oturup düşündük, bizim kitaptan önce piyasada var olan kişiliklerle ilgili kitaplara baktık, onların hepsi kişilik diye başlık atıyorlar ama kişilik bozukluklarını anlatmaya çalışıyorlar.  Hâlbuki biz, mesleğin içinden insanlar olarak bu kadar geçimsizliğin, çatışmanın sebebi, toplumda azınlıkta olan kişilik bozuklukları olan kimseler değil yalnızca, biz nispeten sağlıklı görünen kişiliklerimizin içinde sorunlar yaşadığımızı görüyoruz. Tek tek biz sağlıklıyız aslında.  Sağlıklı iki insan arasındaki çatışmalarla ilgili piyasada bir şey yoktu o yüzden bu kitabı yazma gereği duyduk. Öyle bir şey yapalım ki bu nispeten sağlıklı kişilik tiplerini bir spektrum içinde anlatabilelim istedik. En yukarıda kişilik bozuklukları olsun en aşağıda da bu tipe girebilecek özellikler gösteren kişilikler olsun diye düşündük.

İyi işte sizin,“Kişilik farklılıkları canım, ne olacak sevelim birbirimizi” dediğiniz bu kişilik tiplerine sahip insanlarla sürekli yaşamak zorunda kalanlar cinayet işleseler nefsi müdafaa olur… (bol kahkaha)

Bizim kitabın başarısı budur işte, kişiliği öyle bir anlatalım ki kitabı okuyanlar evet, ben bunlardan tanıyorum desin. Bazı insanda birkaç özellik bir arada bulunuyor, onlara “karma tipler” diyoruz. Onları da hesaba kattığımızda toplumdaki kişilik özelliklerinin çoğunu kapsıyoruz bu kitapla.

Nefsi müdafaaya gelince; Kişilik bozukluklularına doğru giden yelpazenin o kişilik tipinin en sert en uyumsuz hali olmuşsa dediğin çok haklı bir pozisyon, onlarla geçinmek neredeyse imkânsızdır. Kişilik bozukluğu olan kimselerle birlikte yaşayanlara önerimiz; onları değiştirmeye çalışma, yapacağın bir şey yok, mümkünse hafiften yolları ayırmak, araya mesafe koymak, karşılaşma sıklığını azaltmak en hayırlısı…

Bazıları hayli ilgi çekici tipler,  mesela bizim ‘histerik’ olarak bildiğimiz psikiyatride ‘histrionik’ (Oyuncular) olarak tanımlanan insanlar. Bunlardan bahsederken dikkat çekmek tek amaçlarıdır piercing taktırır, dövme yaptırırlar demişsiniz

Evet, artık histerik demiyoruz, yaklaşık 30 yıldır. Histerik taa Yunan’da ‘rahmi içine kaçmış sürekli hastalanan, artistlik yapan kadın’ anlamında kullanılan bir kelimeydi, “damgalama” anlamına geleceği için onu bıraktık yerine ‘histrionik’  yani flüt eşliğinde ‘pandomim’ yapan oyuncular diyoruz bu tip kişilik özelliği gösterenlere.

Piercing ve dövmeye gelince, aman kimseye haksızlık yapmayalım, genel bir niteleme değil o, bunlarda daha çok görülür diyoruz. Dikkat çekmek oyuncuların temel amacı olduğu için bunları yaptırınca daha çok dikkat çekerler demek istiyoruz

Anlık mutluluklar yaşayan olay geçince tekrar eski haline dönen, neredeyse ağlamaklı olan kişiler de histrionik midir?

Bu histrionikler hayatı adeta oynuyormuş gibi yaşarlar, duyguları da böyledir.  Mesela, bizim başımıza bir felaket geldiğinde kendimize gelmemiz vakit alır değil mi? Çünkü dipten temele yaşarsın. Ama oyuncular temel yaşamın içine giremezler, giremedikleri için de duygular arasında zikzaklar yapmaları kolaydır.

Ya da ışıklar sönüp perde inince her şey birden değişir.

Bravo, sizin ifadedeniz daha doğru oldu, her şey sahneye ve seyirciye göredir.

Dikkat edilecek bir başka nokta da her kişilik tipinin sorunu ne olursa olsun iletişim kurabildiği birilerinin mutlaka olması. Bunlar toplumda yalnız değiller.  Yani birine bakıyoruz gıcık, uyumsuz bir tip ama acayip seveni var bunu nasıl izah ediyorsunuz?

Toplum ne kadar zengin, ne kadar renkli, demek ki ne kadar farklı kişilik tiplerimiz var, her birinin bir alıcısı var diye izah ediyorum

Hımm, çok iyi niyetli bir açıklama oldu ama neyse (kahkahalar)

Eee nasıl izah edeyim, sahiden biz o insanı beğenmiyor olabiliriz ama onun da kankisi var. Bir insanın bir dostu, yakın ilişkisi varsa, o,  kişilik gelişiminde bir mesafe kaydetmiştir deriz eskiden beri biz profesyoneller. Burası çok önemli.  İnsanların büyük çoğunluğu bunu başarabilir ve bu sağlıklılık göstergesidir. Siz ona ister ikisi birbirini buldu deyin, ister tencere kapak deyin, ne derseniz deyin biz bir ilişkiyi başarabilmeyi kişilik gelişiminde bir adım olarak kabul ederiz.

Gelelim empatiye; empati yapabilme yeteneği ile ilgili 1’den 10’a kadar adımlar belirlemişsiniz ama empatik biri olabilmek yani onuncu basamağa ulaşmak o kadar zor ki; akıl verme, eleştirme e desteklemek de olmuyor…

Kaçıncı basamağa kadar gelebildiniz…

Gelmedim ki, ben akıl vermek istiyorum zira bende çok var.(kahkahalar)

Empati yapmak karşımızdaki kişiyle bir olmak gibi bir şey midir?

Empati insan ilişkisinin A-B-C’sidir aslında. Şöyle diyebiliriz sen taşlı bir yolda da araba kullanabilirsin, toprak bir yolda da, jilet gibi asfalt bir yolda da kullanabilirsin. Empatiyi becerebilmiş bir ilişki, asfalt yolda araba kullanmak gibidir. Empati tanımlaması çok zor hepimizin bildiği ama anlatamadığız bir şey, aşk gibi… Türkçeye duygudaşlık olarak çevirebiliyoruz, kendini onun yerine koyabilmek yani.

Kendimizi onun yerine koyduk,  karşımızdakini anladık,  ama amaç ne, anlayıp bırakmak mı?

Empati Allah vergisi bir şeydir. Sahiden kendini bir insanın yerine koyarak, bütün önyargılardan uzak, sadece dinlemeye odaklanmak, onu anlayabilmek Allah vergisi bir şey. Yoksa eleştirilecek,  karşı çıkılacak, öğüt verilecek bir yığın durum olabilir. Ama empati yapabilen insan bunlardan uzak kalabiliyor becerebiliyor. Öyle olunca da karşısındakinin onu gerçekten dinlediğini anlayan kişi daha da kendisini açabiliyor. Bu olduktan sonra eleştiri, tavsiye olabilir ilişkinin içinde ama daha en baştan eleştiri ve tavsiye ile başlamamak lazım.

İnsan kaygıdan ibarettir… Öyle mi?

Öyle diyorlar, “İnsan korkuyla umut arasındadır”  hadisi ile anlatılan şeyin tam karşılığı aslında. Evet insan olarak hepimiz bir yanımızla kaygıdan ibaretiz.

Aşırı tevekkül kaygıdan meydana gelir diyorsunuz…

Kaygıyla baş edebilmek için ortadan kaldırabilmek için gündeme gelen bir olgu bize aşırı tevekkülmüş gibi görünebilir. Kaygı hep içimizde var, ne olacağımız belli değil, yarına çıkacağımızın garantisi yok değil mi? Yaşayıp giderken inanılmaz bir belirsizliğin içindeyiz. Varoluşumuz ölüme doğru gidiyor zaten o nedenle kaygıdan ibaretiz. Bu kadar kaygıyı taşımak da zor olduğu için değişik savunmalar gündeme getiririz ama bunları ruhsal aygıtımız biz farkında olmadan kendiliğinden yapar, nasıl kalbimizin, bedenimizin çalışmasını fark etmiyorsak, kaygıya karşı gündeme getirdiğimiz savunma mekanizmalarımızı da fark etmeyiz.

Malinowski de boş inançlar psikolojik ihtiyaçları karşılar diyor

Doğru, birçok şeyi insanın o kaygılı varlığıyla açıklayabiliriz. Hatta Freud daha da ileri gidip dini inançları bile kaygıyı yenmek için ortaya çıktığını söyler ama bana göre Freud’un din karşısındaki bu tutumu da bir savunma mekanizmasıdır.

Son olarak, psikopatiden bahsedelim istiyorum.  Kitapta bu kişilik tipi üzerinde uzun uzun durmuşsunuz (Türklerin psikolojisini konuşurken de bu konuya devam edeceğiz) ama şu sevimli psikopatları biraz tanıyalım mı?

Birçok psikopat türü var, bizim gündelik hayatta en çok karşılaştıklarımızı anlatayım. Dizilerimize baktığımızda başkalarını kandıran hesaplar içinde olan ama bir yandan da insanları tavlama becerisi yüksek birçok kişilik görürüz.

Bunların akıllıları var, kibarları var, soğukkanlıları var demişsiniz mesela mafya babaları gibi…

Tabi tabi. İşte sevimli ılımlı psikopat onlardır, ilişkisini sürdürebilir ama karşısındaki insan umurunda bile değildir. Vicdansızlık konusunda diğer psikopatlarla ortaktır. Onun için çıkarları ve hedefinden başka bir değer yoktur ama insan ilişkisine baktığında sanki biçim olarak iyi sürdürüyor gibidir.

Bu bölümü bitirirken, kitapta gördüğüm çok güzel bir ifadeniz vardı onu tekrar etmek istiyorum “Gücünüzü dünya ile sınamayın o her zaman sizi yener” diyorsunuz.

Evet, dünya ve hayat her zaman bizi yener, biz okyanusta damla bile değiliz.

Perihan Altınsoy, Erol Göka ile Söyleşi

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found