İnsanı savunmalıyız!

İbrahim Kalın üstadımızın “Barbar, Modern, Medenî” kitabını hayranlıkla ve alkışlarla karşıladım. Modernliğin sıkıntılarını ve onlara karşı yeni bir medeniyet inşa etmenin şart olduğunu, bu vazifenin de Müslümanlara düştüğünü vazıh biçimde ortaya koyan bu eserle ilgili iki yazı kaleme aldım.

Başta medeniyet siyasetimizin temelleri ve modernliğin meydan okumalarına karşı nasıl bir etik tutum, estetik ürün ve entelektüel gelişmişlik düzeyinden cevap vermemiz gerektiği olmak üzere birçok konuda başucu kitabı olacak bu muhteşem esere tek bir noktada itirazım var. Hazır yeni insan telakkileri üzerine konuşmaya başlamışken, şimdi bu itirazımı dile getirmenin tam zamanı.

Kıymetli İbrahim Kalın, İslam düşünce geleneğinde “varlıktan tecerrüt etme” hali olarak ifade edilebilecek bir tutumla, bir tarafta varlıkları bize emanet edilen halleriyle korumayı kabullenirken diğer tarafta da eşyalara ve nesnelere karşı özgürlüğümüzü muhafaza etmemizin savunulduğunu söylüyor. Ona göre ancak böyle bir tecerrüt ve arınma tutumu içinde olduğumuz zaman hem varlıkları koruyabilir hem de teknolojinin üzerimizde tahakküm kurmasının önüne geçebiliriz. “Bunun için modern hümanizmin ‘İnsan, kendi öznelliğinin temelini oluşturur’ iddiasını terk etmemiz ve eylemlerimizi daha yüksek ve aşkın bir atıf çerçevesini esas kabul ederek temellendirmemiz gerekmektedir… Hümanizmin temel sapması, modern özneyi ‘her şeyin altında yatan cevher’ olarak kurgulamasıdır. Böyle bir dünyanın insan-merkezli ve giderek bencil bir yer haline gelmesi kaçınılmazdır. Nitekim modern medeniylet tasavvurunun insanın aklından ve maslahatından ziyade arzularını ve hazlarını tatmin edecek bir niteliğe bürünmesi, bu temel sapmanın neticelerinden biridir. Aynı şekilde her şeyi insanın emrine veren, insanı da kendi arzu ve isteklerinin kölesi haline getiren bir dünya düzeninde tabiatın katledilmesi ve büyük bir çevre felaketinin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Hümanizmin en büyük paradoksu, insanı her şeyin merkezine koyarken, insan olmanın anlam ve imkanını ortadan kaldıran bir var olma biçimi dayatmasıdır” (s.48,49).

Yakın zamanlara kadar ben de tıpkı kardeşim İbrahim Kalın gibi düşünüyordum. Ama batıda ortaya çıkan insan üstüne yeni fikriyatı tanıdıkça fikrim değişti. Doğrudur; modernliğin son zamanlara kadar üzerine bina olduğu temel fikriyatın başında “insan-merkezcilik” geliyordu. Ama önceleri insanın biyolojik sınırlama ve kısıtlamalarını aşmak, onu teknoloji eliyle hastalıklardan, eksik ve zaaflarından kurtarmak, hatta mükemmeliğe ve ölümsüzlüğe ulaşmak amacıyla ileri sürülmüş olan tezler, son yıllarda öyle bir hal aldı ki, modernliği “insan-merkezli” diye nitelemenin bir anlamı kalmadı. Biyoteknoloji, nöropsikofarmakoloji, implantlar, dijital teknoloji derken geçiş insanı, siborg, yapay zeka gibi kavramların yanı sıra doğrudan doğruya “insan”ın bittiği, yeni bir türün gündeme geldiği konuşulmaya, “trans-human”, “post-human”, “meta-human” gibi kavramlar gündeme gelmeye başladı. Bu kavramların hepsi de artık insan hakkında farklı bir bakışa sahip olmamız gerektiğini ima ediyor. Muhtevalarında çoğu zaman, insanın hiçbir üstünlüğü ve kutsallığının bulunmadığı, sadece evrim sürecinde belli bir zamana özgü, geçici bir varlık olduğu, insanın ve onunla birlikte tarihin de aşıldığı, dolayısıyla insana ve tarihe ait uygarlık, demokrasi, haklar ve özgürlükler gibi nosyonların da çöpe atılması gerektiği ileri sürülüyor.

Pepperell’in 2005’te kaleme aldığı “Posthuman Manifesto”da şu yazılanlara baksanıza: 1. Açıkça görülüyor ki artık insanlar evrendeki en önemli şey değiller. 2. Posthuman çağda birçok inanç gereksiz hale gelmiştir (özellikle insana olan inanç). 3. Tanrılar gibi insanlar da biz varlıklarına inandığımız sürece vardır. 4. Posthuman çağda makineler artık makine olmayacaktır. Karmaşık makineler yaşamın vücut bulan halidir…

Diyebilirsiniz ki, tamam ama tüm bunlar insan-merkezli inancın bizi sürüklemesi neticesinde ortaya çıktı. O nedenle modernlik için “insan-merkezli” tanımlaması yerli yerindedir. Size şunu söylerim: “İnsan-sonrası” fikriyatındaki tezlere ve bu tezleri savunanların modern düşünce tarihinde kimlere sahip çıktıklarına baktığınızda daha net biçimde görülecek ki, modernliğin başlangıcından beri insan aleyhine bir yan vardı. Uzağa gitmeden kestirmeden görmek istiyorsanız, modernliğin, özellikle Aydınlanmacı düşünürlerin her zaman kendisinden olmayanlara “barbar” demeyi sürdürdüğüne dikkatinizi çekerim. “İnsan-merkezli” olan bir uygarlık, kendi dışında kalanların insanlıklarını nasıl göremez? Bunun tek bir yolu var, kendi kötülüklerini kendinden olmayanlara yansıtmak ve onların henüz tam insan olmadıklarına karar vermek…

Bugün tıpkı geleneğin, kültürlerin, ailenin korunması gibi bizzat (emaneti üstlenen, ahseni takvim üzere ve eşrefi mahlukat olarak yaratılan) insanı savunmak da bize düşüyor.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

no images were found