Kendi insanından hazzetmeme

Devletin hepimizin devleti olduğuna yönelik algıda ve milli hassasiyetlerde, bazı kesimlerde bir zayıflama olduğundan bahsettiğim yazım üzerine akademik çevreden bir dostum aradı. Sosyal medya gruplarında, orada yaşayan Türklerin Avrupa’dan atılması gerektiğine ilişkin faşizan söylemlere bile destek veren hocalar bulunduğunu, üstelik kendi insanına yönelik bu nefret dilini pek bir eğlenceli biçimde ifade ettiklerini söyledi. “Kendi insanından hazzetmeme” olgusu, “cahil”, “köylü”, “yobaz” vs. gibi etiketler altında hep gözlemlenebiliyordu. Bu “çıktığı kabuğu beğenmeme” hali, benim de epey zamandır gündemimdeydi; “Türklerin Psikolojisi” kitabında da yer vermiştim. Ama son dönemde yaşananlar, “bu kadarı da fazla” dedirtecek cinsten.
BBC Türkçe’nin internet sitesindeki 2 Mayıs tarihli haberi, The Times’tan alıntı. Türk işletme ve markalarının Yunan adalarındaki arayışlarını anlattıktan sonra şöyle devam ediyor:
“Gazetenin iletişim kurduğu emlakçıların da 16 Nisan Anayasa Referandumu’nda ‘evet’ çıkmasının ardından, Türkiye’den aldıkları telefonlarda artış yaşadıklarını söylediği aktarılıyor. Atina’daki emlak şirketi müdürü, ‘Geçen yılki başarısız darbe girişiminden sonra Türkiye kaynaklı işlerde büyük bir artış oldu, ancak referandumun ardından yeni bir dalga geldi. Kaygıları büyük ve Avrupa’da bir ayakları olsun istiyorlar’ diyor… Atinalı (bir başka) emlakçı da… 16 Nisan’dan bu yana olası Türk müşterilerden günde 50 telefon aldığını ve bunun oylamanın öncesine kıyasla beş katlık bir artış olduğunu vurguluyor… ‘Darbe girişimi, Türkiye’nin elitleri için bir kaynama noktası oldu. Şimdi de referandum, mali ve siyasi belirsizliği daha da arttırdı’ diyor…”
Bence bazı kesimlerde aidiyet hislerinde ve milli hassasiyetlerde azalma olduğunun delili, bu tablo. Oturup konuşmamız lazım.
Cumhuriyetimiz, kuruluşundan kısa bir süre sonra toplumun henüz yeterince gelişmediği, vasilerce yönetilmesi gerektiği düşüncesiyle, bir vesayet sistemi mimarisine göre inşa edildi. “Millet egemenliği” sözde kaldı. Bazılarına göre dış, bence iç dinamiklerin etkisiyle 2. Dünya Savaşı sonrasında pusula “demokrasi”ye döndü. Uzun süren ve darbelerle kesintiye uğrayan zorlu bir demokrasi mücadelesinin ardından daha yenice vesayet sistemini aşmayı başarabildik. Ama her yeni dönem, yeni dertlerle birlikte geliyor. Bana göre şimdiki dertlerin en büyüklerinden birisi, bazı kesimlerdeki milli aidiyet hissiyatında zayıflama…
Vesayet sistemi, bir resmî ideolojiyi ve tek bir kimlik yapısını şart koştuğundan onun dışında kalan etnik, mezhebi, siyasi kimlikler yok sayılarak bastırılma yoluna gidilmişti. Tüm bunlar olup biterken dahi, ceberut devletin cenderesi altında sıkışan toplumsal kesimler, asla devletlerini kendi devletleri olarak algılamaktan vazgeçmediler. Üstelik yaşadıkları, bir cellâdına âşık olma hali, Stockholm sendromu da değildi. Zaten doğası gereği, kendilerinin olduğuna inandıkları devletin, modernleşelim derken batıcılaşmış kendi evlatlarının elinde yanlış yola girmiş olduğunu düşünüyor, zamanı geldiğinde onu tekrar asli hüviyetine kavuşturma hayaliyle yaşıyorlardı. Asla isyan etmediler, burayı bırakıp başka diyarlara gitmeyi ise asla düşünmediler.
Ne ki bir de madalyonun öbür yüzüne, aileden ya da okuldan aldıkları resmî ideolojiye tamamen ikna olmuş, batılılaşmayı gitmemiz gereken yegâne yol olarak gören insanımıza bakmalıyız. İşte bu resmî ideolojiyi tamamen doğru belleyerek yetişmiş kesimden, olanı biteni hazmetmekte güçlük yaşayanlar var. Devletimizi demokrasi doğrultusunda onarmak, demokrasimizi güçlendirmek için destek vermek, mücadele etmek yerine, sanki buralı değilmiş, tek aidiyeti Batı modernliğiymiş gibi düşünüp davrananlar…
Eğri oturup doğru konuşmalıyız, bizim modernleşme diye bir derdimiz var ve bazılarımız onu batıcılaşma sanıyor ve büyük bir yanılgı içindeler. Milli Mücadele’nin bizi kendilerine benzetmek isteyen emperyalistlere karşı verildiğini, Gazi Mustafa Kemal’in düşünce sistematiğindeki temel özelliğin anti-emperyalizm olduğunu, çağdaş uygarlığı değil onun üzerini hedeflediğini unutuyorlar. Şu sözlerini ise bildiklerini hiç sanmıyorum: “İki yol vardır. Biri bu milletin hulasa-i Amal ve efkârına göre yürümek, diğeri bizim fikirlerimize göre yürümektir. Şahsi kanaate göre değil, milletin kanaatini ve efkâr ve hissiyatını yoklayarak yürümelidir.”
Çıktığı kabuğu beğenmeyenlerimizin, insanımızla ilgili olumsuz hissiyatlarını olmadık noktalara taşıyanlarımızın, gösterdikleri bu tepkinin ülkemizde yaşanan siyasi ve toplumsal altüst oluşa bağlı geçici ve konjoktürel bir durum olduğunu düşünüyorum. Milli Mücadele’ye, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarına, dedelerine, ninelerine bakıp asıl aidiyetlerini hatırlayacaklardır diye umuyorum.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found