Muhit Dergisi “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat” söyleşisi

Muhit Dergisi “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat” söyleşisi

Merhabalar hocam, öncelikle dergimizin röportaj teklifini kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bugün yeni çıkan “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat” isimli kitabınız hakkında sorular sormak istiyorum size. İsterseniz önce kitabın yazılma amacı ve temel mesajlarıyla başlayalım. Bendeniz bu vurgular üzerinden sorularımı hazırlamaya çalıştım; ancak yazan ve okuyan arasında bir anlam mesafesi oluşması kaçınılmaz. Bu soruyu direkt olarak müellife sormanın faydalı olacağını düşünüyorum, hem kitabı henüz okuma fırsatı bulamayanlar için de bir girizgâh olmuş olur.

Teşekkür ederim. Şüphesiz her kitap kendi içinde değerlidir, özel bir anlama sahiptir ama “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat”, öncesinde yazılmış kitaplarım olmasaydı gökten zembille inmiş havası ortaya çıkar, istediğim, daha doğrusu beklediğim etkiyi oluşturmazdı. Evet, bu kitapla birlikte bir etki ortaya çıkmasını bekliyorum. Psikolojik akımlar içinde kendi yaklaşımımı “varoluşçu-dinamik yaklaşım” olarak belirlediğim son on yıldan beri, bu yaklaşıma uygun eserler vermeye çalışıyorum. Hoşçakal”, “Hayatın Anlamı Var Mı?, Yalnızlık ve Umut”, Kalpten kitaplarım, bu kavrayış ve çabanın neticesi olarak yazıldılar. Varoluşçuluğun insanın temel çatışma alanşları olarak gördüğü, ölüm, fanilik; yalnızlık, anlamsızlık, ögürlük gibi temaların bizim coğrafyamızdaki karşılıklarını ve nasıl anlaşıldığını  göstermeye çalıştılar. Şüphesiz onlar, aynı zamanda insanın varoluşsal çatışmalarını buradaki yani ülkemizde yaşadığımız Müslüman kültürdeki genel okuyucuya da anlatmak da istiyorlardı. Ama o kitapları titizlikle inceleyen ve benim önceki teorik çabalarıma muttali olan psikoloji profesyonelleri, çalakalem yazılmadıklarını, varoluşçu tezlerin aslında buradaki kültür ortamında daha anlaşılır ve daha geniş bir ufka sahip olduğunu söyleyen bir anlayış için temel atma girişimleri olduklarını da görebilirdi.

2023 yılında hekimlik mesleğinde 40 yılımı dolduracağım inşallah. Bu 40 yılın içine tıp fakültesi eğitimini de katarsak, epeyce bir süreden beri okuyup, tecrübe edip öğrendiklerimi hep yeniden yeniden bir binayı inşa etmek için yapıp bozduğumu ama mesleki olgunlaşma döneminden sonra bozmaların artık temele kadar inmediğini, küçük bazı onarmalarla inşaatın sürdüğünü söyleyebilirim. İnşaatın kabası bittiğinde, şöyle karşısına geçip baktığımda “varoluşçu-dinamik yaklaşım” dedim gördüğüme ve yukarıda adını andığım kitaplarla on yıldan beri ince işçiliğe giriştim.  “Psikoloji, Varoluş, Maneviyat”, önceki çalışmaların devamı niteliğindedir, söylediğim gibi, onlar olmasa olamazdı ama bir yandan da onların ince işçiliğini üstlenme, uygun kavramlaştırmalarla derleyip toparlama, çerçeveleme girişimidir. Diyebiliriz ki, önceki çalışmalarımız varoluşçu temaların ve temel varoluş çatışmalarının Müslüman kültürde kendilerini nasıl gösterdiklerini ve doğru anlaşılmalarını hedefliyorlardı. “Psikoloji, Varoluş ve Maneviyat”, ise teorik bir inşa, ince işçilikle kaba inşaatın bölümlerini adlandırma ve işlevlerini belirleme, bütün binanın “maneviyat” denilen insanın ağlam ağı ile boyanabileceğini gösterme ve tabii Müslüman kültürdeki kavramların varoluşu anlamlandırma yeteneklerini ortaya koyma çabasıdır.

Kitabın ilk bölümü “maneviyat” kavramı üzerine inşa edilmiş. Maneviyatın yalnızca dindarlarda var olan bir kavram olmadığını, herhangi bir din mensubu olmayanlarda bile çeşitli maneviyat biçimleri olabileceğini ifade ediyorsunuz. Demek ki insanlığın hepsine teşmil edilebilecek bir kavram maneviyat. Sizce bu kavrama nasıl bir çerçeve çizilebilir, sınırları nelerdir?

Evet, kitabın temel tezi bu, inanç biçimi ve düzeyi ne olursa olsun her insanın bir maneviyata sahip olduğu, aksi halde bir anlam pusulası, ideal ve hedefi olmaksızın hayatını sürdüremeyeceğidir. O yüzden kitabın ilk bölümü maneviyatın ne olduğu, nasıl ele alınması gerektiğine ayrılmıştır.

“Maneviyat” kavramının çok boyutlu bir anlam katmanına sahip, değişik disiplinler tarafından farklı yönleri öne çıkarılıyor ve bu nedenle epeyce aşınıp yıpranmış, herkes tarafından kabul edilen bir tanımı bulunmuyor. Ama tüm bunlara rağmen ben derdimi anlatırken en uygun kavramın hala “maneviyat” olduğunu düşünüyorum.

Biz “maneviyat” kelimesini ne “din” anlamında ne de geleneksel dini inançları dışlamak maksadıyla kullanıyoruz. Kavrama yüklediğimiz anlam ikisinden de farklı. Bizim kullandığımız kavramın mahiyeti hem geleneksel dini inançları hem de Batı’da yeni zuhur eden “new age” denilen akımları hatta dini inancı olmayanların iç dünyalarındaki tasavvurları da kapsıyor. Biz, “maneviyat” derken, insanın yaşama amacını, ideallerini belirleyen temel anlam kaynağını anlatmaya çalışıyoruz. Daha ziyade “spiritualite” kelimesinin Latincedeki yaygın manası olan, “yaşamı hissetmek, yaşam boyu kazanılan bilgilerin sonucu olarak insanın kendisini ve diğer kişilerle olan ilişkisini, hayatın anlamını ve evrendeki yerini anlaması” şeklindeki tanımı kastediyoruz. Ama maalesef, Batı kültüründeki bazı gelişmeler nedeniyle “spiritualite” kelimesi artık din-dışı inançlar anlamına gelmeye başladı, “spiritualite” dendiğinde büyük dinlerin dışındaki inançlar, özelllikle Doğu inançları ve ruhani uygulamaları kast ediliyor. Bu yüzden bizim “maneviyat” tanımımızın “spiritualite”nin bu yeni anlamıyla bir ilişkisi bulunmuyor. Kitabım İngilizce’ye çevrilse “maneviyat”ın, hiç değiştirilmeden “maneviyat” olarak kalmasını isterim.

Kitapta da açıklamaya çalıştığım gibi, bizim maneviyat tanımımız tam da Sait Başer üstadın “inanma” tanımına karşılık geliyor. (Bu arada kitabın Hıristiyan varoluşçuları anlatan bölümünde Paul Tillich’i anlatırken sözünü ettiğim “Eranos çevresi” denilen düşünürlerin insanı “dini varlık” olrak gördüğünü de hatırlatmayalım.) Sait  Başer’in inanma tanımı şöyle: “İnanma, can-hıraş bir yaşama içgüdüsü tazyiki ile kendi acz ve zayıflığından kurtulabilmek için insanın kudretin kaynağı olarak gördüğüyle bütünleşme hamlesi, bir emin nokta ‘yaratma’ eylemidir.” Pek güzel bir tanımbu. Buradan da esinlenerek biz de maneviyatı, insan yaşantısındaki her türlü aşkın (transandantal) boyut ve anlam arayışı; kişinin inancını gündelik hayatta yaşama şekli, insanın varoluşunun nihai koşullarıyla ilişki kurma ve anlamlandırma, dolayısıyla hayatına anlam verme biçimi diye tanımlıyoruz. Maneviyat tanımındaki anlamın, hayatın olağan seyri içinde akıp giden anlamlardan farklı olduğunu söylemek için de “ötelere” işaret ediyoruz, “maneviyat, bireyin kendisinin ve varoluşunun ötesindeki güçtür” diyoruz. Sanıyorum bütün bu açıklamalarım, kitap başlığındaki sıralamayı yani psikoloji, varoluş ve maneviyatın niye arka arkaya geldiğini de izah ediyor. Varoluş, psikolojiyi, maneviyat varoluşu içeriyor ve belirliyor.

Peki hocam, bu geniş kapsamlı maneviyat algısının İslâm düşüncesi perspektifinden nasıl anlaşılmalıdır? Allah’ın insanı fıtrat üzerine yaratmasıyla maneviyatın kökeni arasında bir ilişki kurulabilir mi? Veya tam zıt kutuptan bakarsak; İslâm dışında maneviyat sahibi olduğunu iddia edenlere, hakikate götüren maneviyatın bu olmadığı eleştirisinde bulunabilir mi? Soru içinde birçok soru olacak; ama yine de merak ediyorum. İslâm düşüncesinde “niyet tazelemek” diye bir yöntem var meselâ. Her daim tetikte olmak ve imanın üzerine titizlenmekle ilgili bir şey. Hak olduğuna iman ettiğimiz dinin içerisinde bile bu denli bir ihtimam gerekiyorsa, diğer din mensuplarına veya bir dine mensup olmayanların maneviyatına nasıl yaklaşmalıyız?

Muazzam bir soru, teşekkür ederim: İnanın heyecanlandım bu soruyu işitince, sizinle kitabın devamını yazsak diye bile geçirdim içimden…

Kardeş, kitapta da titizlikle üzerinde durmaya çalıştığım bir hususu belirtmeme izin verin önce. “Manevi” ile “dini” tamamen aynı anlama gelmez; maneviyatı dini inanç ve dindarlık ile sınırlayamayız, dini inancı zayıf olan veya hiç olmadığını söyleyen hatta Tanrı’ya inanmayan bir ateist olduğunu vurgulayan bir kimsenin psikolojisinde dahi manevi bir alandan bahsedebiliriz ancak maneviyat, dini inançla çok yüksek bir paralellik gösterir. Din, insana kana kana içmesi ve maneviyatını doldurması için gürül gürül akan bir pınardır. (Kendi adıma “din” dediğimde İslamiyet’i kastettiğimi de söylemeliyim.) Bu kitap geleneksel dönemde yazılmış olsaydı, “dini” ve “manevi” ayrımından hiç bahsedilmez zira ikisi de aynı anlama gelirdi. Bu ayrımı yapan biz değiliz, çağın manevi açıdan parçalnamış görüntüsü ve akademide ortak bir dil bulma ihtiyacı…

Aslında zımnen cevap verdim ama yine de soruna gelecek olursak… İlahiyatla ilgili alanlarda doğrudan söz almak istemem, ben daha ziyade bir psikoloji profesyoneli, insanı anlamaya çalışan birisi olarak gördüklerimi söylemek isterim ve onları söylüyorum.  Ama “her insanın fıtrat üzre yaratılması” inancının benim zihin dünyamdaki yeri çok güçlü olduğunu belirtmek isterim.

Dilimizde “manevi yönden zayıf” gibi tabirler olduğunun farkındayım. Sanıyorum bu tür tabirler “dini” ile “manevi”nin hemen hemen özdeş olduğu zamanların bakiyesi… Oysa şimdi “maneviyatın içindeki unsurlar”ın olumlu ya da olumsuz niteliklerinden bahsetmek daha uygun görünüyor. “Hakikate götüren maneviyat” tanımı çok güzel, beni bir Müslüman olarak çok iyi etkiliyor ama takdir edersiniz ki bu dil net olarak teolojik… Ben mesleki olarak maneviyatının içinde olumsuz unsurlar, kendine ve insanlara zararlı öğeler, psikolojik alanındaki işleyişle çelişen faktörler gördüğümüz kimselere nasıl yaklaşılması gerektiği üzerine kafa yormak durumundayım.

“Niyet tazelemek”, “tevbe kapısının hep açık olması” dini kültürümüzdeki kendini onarma ve yenilemeyi en yukarıdan yapmaya fırsat veren muhteşem imkanlar… Allah dileseydi hepimizi Müslüman ve hatasız kul yapabilirdi. Benim buradaki yaşam kültüründen öğrendiğim tüm bilgiler, hoşgörüyü zorunlu kılıyor, bağışlamayı büyük bir erdem olarak görmemi gerektiriyor.

 Hocam kitabınızda dikkatimi çeken bir yaklaşım tarzı var. Mevcut Batı psikolojisiyle ve onun felsefi temelleriyle bir hesaplaşmaya giriyorsunuz. Ama bu hesaplaşmayı, kendisinden çok fazla düşünce aldığınızı belirttiğiniz varoluşçu düşünceyle topyekûn bir biçimde yapmıyorsunuz. Tabii burada varoluşçu düşünce tahayyülünüzün payı büyük, anlıyorum. Onun ne tarihte ne de şimdi standart bir tanımının/anlam küresinin olmadığını vurguladığınız için hesaplaşmanız Sartre gibi tikel örnekler üzerinden ilerliyor. Ama genel varoluşçuluk imgesine yaklaşımınız kitap boyu olumlu seyrediyor. Yine de ben okur olarak, kitap boyunca acaba bu düşünürleri varoluşçu olarak adlandırmamıza neden olan ortak düşünceleriyle müslüman bir psikolog nasıl hesaplaşır diye merak ettim. İlk elden aklıma gelen, “İnsan seçim yapan bir varlıktır” mottosu, Allah’ın fail-i mutlaklığıyla bir çelişki içeriyor mu sorusu meselâ. Bu örnekleri iki alanda da uzun yıllardan beri çalışan biri olarak siz epeyce çoğaltabilirsiniz diye düşünüyorum.

Zor sorular… Kitabın sırlarını deşifre etmeye zorluyorsunuz beni. Kardeş, derdim, maneviyatın insan varoluşundaki belirleyici özelliğini anlatmaya çalışmak, öyle olunca, ilk yapmam gereken, Sartre ve ateizm ile özdeşleşmiş “varoluşçuluk” kavramındaki kiri pası temizlemek ve bunun için de Hıristiyan varoluşçulardan yardım almak… Sartre’dan ve ateizmden kurtarılınca ortaya çıkan “varoluşçuluk” kavramına yaklaşımım elbette olumlu, o kadar olmlu ki, kendi yaklaşımımı “varoluşçu-dinamik” diye ifade ediyorum. (Kitaplarımda açıklamaya çalıştığım gibi “dinamik” kavramını özellikle vuygulamam, insana bakışımda çocukluk döneminin temel önemi ve insanın ve hayatın sürekli değişime açık olması nedeniyle. Şimdilik “dinamik” kavramını parantez içinde bir yerde tutalım.)… Varoluşçuluk, modern dönemde insan kavrama çabasına, insanın ve toplumun da fizik bilimleri ilkelerince anlaşılabileceğini sanan pozitivizme, empirisizme; kapitalizm şartlarında yaşanan yabancılaşmaya ve şeyleşmeye bir itiraz. Bu itirazı sahiplenmekten daha doğal ne olabilir? İnsan, bir varoluş ve varoluşunun farkında ve neyi, nasıl yapacağı konusunda özgür irade sahibi. Ona bu farkındalığı diğer varlıklardan kendisini ayırt ettiren birçok sorumluluk yüklüyor. Hakikati aramakla mükellef kılıyor. Sadece ölümü değil ölüm ötesini de düşünmesini zorunlu hale getiriyor. Nasıl yaşayacağı sorusunu, “iyi hayat” problematiğini her sorunun yanına katıyor. İnsan yalnız ve hayatına bir anlam yüklemek vazifesine sahip. Bu anlamda her koyun kendi bacağından asılacak ama başkalarını da ihmalden gelemeyiz. Ötekileri, diğer insanları, canlıları, dünyayı, alemi hep hesaba katan ahlaki bir davranışa, erdemlere yöneltmek istiyorsa, bu yönlenmeyi yapamazsa neler olacağı konusunda uyarıyor…

Müslüman bir ruhiyatçı olarak, kendi yaşam kültürümden varoluşçuların tespitlerine nasıl baktığımı anlatmaya çalışıyorum. Onlara bizim kavramlarımızın insan varoluşunu anlatmak için daha uygun olduğunu söyleyorum. Varoluşçu kavramların temeli olan endişe ve umudun Müslüman zihin dünyasının yapı-taşları olduğunu göstermeye gayret ediyorum. “Kalp” gibi tüm büyük geleneklerde olan bir kavramın artık sadece Müslüman kültürde canlı biçimde yaşadığını, kalbi tekrar bakışımızın içine katmayı öneriyorum. İbadetlerin insan varoluşunu anlamada vzageçilemez öneminden söz ediyorum. Sizce başka ne yapmalıyım?…

İnsanın seçim yapan bir varlık olması, varoluşçuların da benim de temel tezlerimden… Hatta daha ileri gidip modern psikolojik bilimlerin en büyük sorununun insanı iradesiz bir varlık olarak tasarlaması olduğunu söylüyorum. Ve inşaallah yapabilirsem, yeni kitap çalışmasını “kumar ve şans oyunları” özelinde aslında bir çoğumuzun hayat tercihlerimizi şans oyunu gibi “ya tutarsa” diye yaptığımız konusuna hasretmek istiyorum. Şüphesiz insanın özgür iradesinden bahsetmek, ilahiyatla ilgili devasa bir tartışmayı, külli ve cüzi irade kavramlarını, teodise sorununu yeniden konuşmamızı gerektiriyor. Ama ben bu konuşmayı kendimden değil ilahiyatçılarımızdan bekliyorum.

Modernitenin kendisinde mündemiç olduğunu ve kendisi dışındaki hiçbir düşüncede bulunmadığını iddia ettiği “insan-merkezlilik” kavramını ters yüz ediyorsunuz. Modernitenin başlangıçta kölelik ve sömürgeciliği meşrulaştıran ve günümüzde trans-human, biyoteknoloji gibi kavramlara varan bir anlayış olduğunu belirterek; onun hiçbir zaman insan-merkezli olmadığını söylüyorsunuz. Buradan ben insan-merkezliliği olumladığınızı çıkarıyorum. Peki sizin yaklaşımınızda insan-merkezlilik ne gibi bir muhtevaya sahip? Belki biraz provokatif bir soru olacak ama: İnsanın zübde-i âlem olması, onun “merkez”de bulunmayı kaldırmasına yeter mi?

Tekrar teşekkür ediyorum, yıllardır yazıyorum ama kimse çıkıp şu soruyu sormuyor dediğim soruyu sorduğunuz için, artık gam yemem… Kardeş, son yüzyılı Batı’nın insanı ve insan başarısını abarttığını söylemekle geçirdik. Batı ve modernlik eleştirimizin temelini hep onların insan-merkezli olduğu söylemi üzerine kurduk Bu büyük bir yanılgıydı, zira “insan-merkezli” görüntüsü modernlik tarihinden sadece bir kesitti, geldi ve geçti, son yirmi yılda ise eser kalmadı. En önemli düşünürleri, tarihin, toplumun, sanatın, ailenin ve nihayet insanın ölümünden bahsediyor, “insan-sonrası çağ”a girdiğimizi söylüyorlar. Kendileri dışındaki toplumlar, artık umurlarında bile değil. Eskiden hiç değilse Batı-dışı toplumların medenileştirilmesinden, Batılı olmayan vahşilerin insanlaştırılmasından bahsediyorlardı. Hatta bir ara, daha 20 yıl önce günümüzden “insan hakları çağı” diye bahsetmeye kadar getirdiler insancı söylemlerini, ama sonra birden bire gerçek ortaya çıktı. Şimdi onlar için insan denen varlık sadece “tüketim toplumu”na katılabildiği ölçüde önem taşıyor. İnsanın ve onun tarihinin evrim sürecinde bir parça olduğu ve artık aşıldığı söyleniyor…

Bu durum muvacehesinde benim sözlerim, insan-merkezliğini olumladığım şeklinde yorumlanabilir. Lakin öyle değildir. İnsan, alemin özüdür, küçük alemdir, meleklerden üstündür, eşrefi mahlukattır, emaneti yüklenendir ama bakışımızı, bu fani varlığı merkeze alarak oluşturmamız söz konusu olamaz. Biz sadece insana kaybettiği itibarının tekrar iade edilmesini istiyoruz. İnsansız alem manasız olduğu gibi, insana yüklenmiş emanet yani hakikati arama, güzeli koruma ve yeryüzünü güzel imar etme, erdemli bir hayat sürme vazifeleri boşta kalacaktır.

 Şimdi de yaklaşımınızda merkez ittihaz ettiğiniz kavramlar üzerinden ilerlemek istiyorum hocam. Bunlardan bir tanesi ölüm. Aydınlanmayla beraber korkuya çözüm bulunamadığı, insan hayatını dengeleyici bir kavram olarak ölümün aramızdan çekildiğini söylüyorsunuz. Metninizi tarihselleştirdiğimizde, seleflerinizin ölümü unutuşuna bir itiraz olarak ölümü hayatımıza dahil etme çabanızı görüyoruz. Bu duhulden sonra, yaşam kavramı da ister istemez değişecektir. “Ölüm”den -yani herkesin kendi meratibine göre gerçekleştirmesi beklenen “ölmeden önce ölüm”den- sonrası nasıl bir “yaşam”dır?

“Korkunun ecele faydası” yok sözümüz, aslında bu soruya en iyi cevaptır. Ya ölümlülüğü kabul edip size armağan olarak verilen ömrü en iyi biçimde, ki o da “emri bil maruf, nehyi anil münker” bilinciyle sürdürülen erdemli bir hayattır, yaşayacaksınız ya da sürekli ölüm korkusuyla veya ölüm korkusunu alt etmeye çalışmaktan başka bir manaya gelmeyen manevralarla yaşayacaksınız. Hep biriktirmeye çalışacak, mevki-makam ve gösteriş için kimi zaman el pençe olacak, kimi zaman koşturup duracaksınız.

Ölüm endişesini ortadan kaldırabilecek panzehir, ölüm üzerine düşünmektir. Ölümü ve ölümlülüğü açık yüreklilikle ele almanın, işlerin gerçek durumunu daha iyi değerlendirebilme, yaşamı daha katlanabilir kılma gibi bir ödülü var. Bu anlamda ölümü hiçlik, yok oluş gibi değil de “sıfır” sayısı gibi düşünmek en doğrusu. Sıfırı nasıl bir sayının sağına veya soluna yerleştirdiğinizde, onu on defa büyütüyor veya küçültüyorsa, ölüm de asıl anlamını yaşamın yanında bulur; onu yüceltir veya onun anlamını azaltır, zayıflatır. Faniliğimizi, ölümlülüğümüzü bilmek, yaşamımızın değerini azaltmak yerine arttırır.

Ömrümüzün bize Yaratıcımız tarafından sunulmuş bir armağan olduğunu anladığımızda bırakın varoluşun ertelenemeyeceğini anlamayı, armağan olarak her anın özel bir değeri, paha biçilmez bir kıymeti olduğunu kavrarız. Nasıl ölüm, başka “ihtimallerin imkânının ortadan kalkması” ise yaşadığımız her an da bir “ihtimal İmkânı”. İrademizin hükmü her ne kadar kelebeğin kanat çırpması kadar olsa da gideceğimiz yönü belirlemek elimizdedir. Fanilik bilinci, bizi önemsiz kaygılara odaklanmaktan kurtararak daha canlı ve erdemli bir hayata yöneltir. Faniliğimizi anladıkça “ölüm borcundan kurtulmak için yaşam kredisini reddeden” kişi olmaktan vazgeçeriz.

Kitabın bir diğer temel kavramı ise merhamet. Şöyle diyorsunuz: “Tüm erdemlerin kökeninde merhamet var, erdemler merhametten besleniyor.” Merhamet insana ne gibi bir hâle büründürüyor? Bir de bu bağlamda, haddim değil; ama bendenize sorulsaydı bu çekirdek kavramın muhabbet olduğunu söylerdim. Tabii bunda ilahiyat alanında çalışıyor olmamın etkisi yadsınamaz. Muhabbet ve merhamet kavramlarının arasında nasıl bir ilişki var?

Bu soruyu da çok sevdim, pek beğendim. Kardeş, merhamet üzerine görüşlerimi daha geniş bir biçimde, bir önceki “Kalpten: Varoluş Merkezimiz Kalp ve Temel Eylemi Merhamet” kitabımda ele aldım. Merhametin acımak olmadığını ortaya koymanın yanı sıra kalple bağlantısını ve diğer erdemlerin merhametten nasıl türediklerini göstermeye çalıştım. Sizin sorunuzu bana o kitaptaki “merhametçi” başlıklı bölümü hatırlattı. Şöyle diyor:

Merhamet üzerine okumalarım sırasında, yazarını tespit edemediğim bir yazıdan öğrendim. Dilimizde “merhametçi” diye bir söz varmış. Elbette birçok hatalı söylenişin sonucunda yerleşmiş bu kelime. Osmanlıca “onarma, tamir” anlamına gelen bir sözcük olan “meremmet”ten önce, “balık ağlarını onaran kişi” manasında “meremmetçi” türetilmiş balıkçılarımızın dilinde. Gel zaman git zaman “merhametçi” haline dönüşüyor bu sözcük. Yazar, merhamet üzerine yazısını “Tüm söylemeye çalıştığım, bu yanlış kullanımın vardığı sonuçtan ibarettir” diye bitiriyor. Ben de yazarla aynı noktadayım. Neden Hitler, bir hayvansever ve vejetaryen; Karadzic, bir psikiyatri uzmanı ve varoluşçu şair iken sözüm ona ideolojileri uğruna acımasız birer cani olabildiler şimdi daha iyi anlıyorum.

Hepimiz fıtratımız gereği “merhametçi”yiz aslında. Ama kimimiz, kimi ağları çok geniş tutuyoruz tüm balıklar kaçıyor kimimiz de kimi ağları o kadar sıkı, sımsıkı örüyoruz ki, küçücük yavru balıklar, denizde canlı adına ne varsa takılıp kalıyor, elimizde can veriyorlar. Gerçek merhamet ehli olmak istiyorsak tüm ağlarımız bu ikisinden de farklı ve adalet üzere olmalı… Hak ve hukuku, sınırı ve ölçüyü bilmeli, masum insanlara, canlılara, tabiata taammüden zarar vermekten kaçınmalı, vahşetten ve işkenceden, keyfimiz öyle istiyor diye başkalarına acı çektirmekten, canavarca hislerden uzak durmalıyız…

Şimdi bu pasajlardaki “merhamet” kavramının açılımı, tam da sizin sözünü ettiğiniz  “muhabbet” sözüne karşılık düşmüyor mu? “Kalpten” kitabını yazarken şunu fark etmiştim, bizim “merhamet” sözümüz, Batılı dini literatürdeki ve Hıristiyanlıktaki “sevgi” sözünü andırıyor, kimi zaman birebir ona denk geliyor. Merhamet ve sevgi, benzerliğini fark edenlerden birisi de “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı, Andre Comte-Sponville,. Sponville, İslamiyeti bilmediği için sevgiyi Hıristiyanlık, merhameti ise Budizm bağlamında ele alıyor ve tercihini merhametten yana koyuyor. Ben bu konuyu ele aldığım bahiste, sevgi ve merhamet konularının Batılı v eİslam dünyasında ele alınışları konusunda mutlaka bir doktora tezi yazılmasını önermiştim, önerim baki…

Değinmek istediğim son kavram ise minnet. Günlük dilde minnet genelde olumsuz bir anlam yüküne sahip. “Minnet eden” kişi bayağı bir kişi olarak addediliyor. Ancak siz “Dahası minnet, ahlâkın ve dinin kökenidir denebilir.” diyorsunuz. Minneti bu kadar önemli yapan saikler nedir?

Psikoloji, Varoluş, Maneviyat” kitabının en önemli kavramlarını birer birer bulmuşsunuz tebrik ederim.

Her ikisi de Arapçadan dilimize geçmiş olan minnet ve şükranı bir arada kullanıyorum ama anlatmak istediğim olgu aynı. Arapçada minnet, iyiliği hayrı çoğaltmak, şükran ise yapılan bir iyiliğe karşılık vermek, teşekkür etmek manasına geliyor. Minnetin zıddı nankörlük, şükranın zıddı ise küfran yani ret ve inkâr… Bu kelimelerin Türkçe kullanışlarında, “minnet”te çok daha fazla olmak üzere anlam kaymaları olmuş. Mesela teşekkür etmek ve şükür etmek arasındaki bağ, hemen tamamen kopmuş… Minnet’in geniş bir anlam ağı oluşmuş, Farsça bir ekle “minnettar” halini almış hatta kimi zaman “yaranma” anlamına yaklaşmış. Ben, psikolojiden ve insan ilişkilerinden bahsederken genellikle “minnet” ve “teşekkür”, teolojik bağlamlarda ise “şükran” ve “şükür” kelimelerini tercih ediyorum. Ama her durumda kastımız doğrudan doğruya bir ihsan ve lütuf karşısında hissedilen sevinç, takdir, hayranlık karışımı üst düzey bir duygulanım…

“Minnet” diyor Andre Comte-Sponville, “erdemlerin en hoşudur ama en kolayı değildir.”[1] Bu etkileyici cümleden, bizim hep psikolojik bir kavram olarak ele aldığımız “minnet”in aynı zamanda bir erdem olduğunu, hoş olmakla birlikte pek de kolay olmadığını öğreniyoruz. Comte-Sponville, devamında minnetin bir “haz” olduğunu da söyleyerek psikolojik bakışa yaklaşıyor. Ona göre minnet, “hissedilen sevincin yankısı olan bir sevinç gibidir, fazla bir mutluluğa eklenen bir mutluluk daha gibidir.” Ve minnet hakkında güzel bir başka güzel cümlesi: “Erdemlerin en hoşu ve hazların en erdemlisidir.”

Sadece samimiyetle sevinçli bir karşılık vermekle de sınırlı değil minnet. Minnet duyduğumuzda, şükran hissettiğimizde ya da içten bir teşekkür ettiğimizde, böyle bir yaşantıya vesile olan kimseyle paylaşıyoruzdur mutluluğumuzu. O bizim iyi hissetmemize neden olmuştur biz de “ona madem öyle sen de benim bu vesileyle yaşadığım şu hoşluktan buyur” der, paylaşırız iyi hissedişimizi. “Sevgi”nin bu alışverişten, sevinç yankılanmasından daha net gözüktüğü bir başka insani hal var mıdır? Sanmıyorum. Başka türlü olsaydı, bizim için yapılanı görmezden geldiğimiz, yaşantı vadisinde bir iyiliği sevinçle yankılamadığımız halleri, “nankörlük” gibi sevginin tam karşısında yer alan bir sözle adlandırmazdık.

Nankör, almış, almayı becermiş ama vermeyi bir türlü başaramayandır. “Nankör!”, “Nankörlük etme!”… Bir insana sevgiden, sağlıklı insan iletişiminden bihaber olduğunu, sadece kendisini ve sadece geleceği düşündüğünü bunlardan daha berrak ifade edebilen başka kelime yoktur. Bunları söylediğimizde, söz de bitmiştir zaten, dahası gerekmez. Bencilin de bencilidir nankör; bencillikte nankörlükten daha öteye gidilemez. Minnet edebilen insan, sevgiyi yaşayabilmesinin yanında mütevazılığı de başarabildiğini gösterir. Onun sayesinde her sevginin aynı zamanda bir mütevazılık içerdiğini de idrak ederiz.

Mesleki bilgi ve tecrübem, bir kimsenin psikolojisine “normal”, kişiliğine “sağlıklı” diyebilmemiz için onda, belli ölçülerde şükran duygusunun, minnet hissinin gelişmiş olmasını şart koşuyor. Minnet hissinin ortaya konulmasını psikolojik olgunluğun en önemli göstergesi olarak görüyorum. 

İnsan ilişkilerindeki teşekkürden Yaratıcıya şükre, Yaratıcıya şükürden insan ilişkilerinde teşekküre karşılıklı patikalar, tozlu yollar, otobanlar, ışık huzmeleri var… Menzil, her hâlükârda bizim çabamıza, varoluşumuzun hikmetini fark edebilme bilincimize bağlı. Annemizden, ailemizden ne kadar iyi biçimde öğrenirsek öğrenelim insan ilişkilerinde başardığımız minnet ve şükran bizi Yaratıcıya şükür makamına taşıyamayabiliyor. Annemizden, ailemizden yeterince iyi biçimde öğrenemediğimiz şükran ve minneti, bu kez kulluk bilinciyle hayata geçirme, hasedimizi gemleme fırsatı beliriyor.

Şükür sayesinde, kalbimizin temel duygusu olan merhamet hislerimizi canlandırabiliyor, erdemlere daha açık hale geliyoruz; daha cömert, paylaşımcı ve yardımsever, cesur ve adil hale gelebiliyoruz. İnsan ilişkilerinde daha duyarlı ve dürüst oluyoruz, şefkat ve vefa duygularımızı geliştirebiliyoruz. İnsan kardeşlerimizle aynı hamurdan, aynı kadere sahip faniler olduğumuzu görüp onların kıymetini daha çok anlayarak insanlaşabiliyoruz.

Yaratıcıya her şükredişimizde, bizi sevgiden, mütevazılıktan, cömertlikten, yardımseverlikten, iyilikten alıkoyan haset yanlarımızı daha net biçimde görüp “dur!” diyebiliyoruz. Öfkemizi, hiddetimizi, tamahkârlık ve açgözlülüğümüzü baskılayabiliyoruz. Kıskançlıklarımızı centilmence, neşeli bir yarışa çevirebiliyoruz.

Bakmayın güzel güzel anlattığıma, hiç de kolayca ilerlemiyor bu süreç. Hepimiz kendi şartlarımızda, kendi kişilik imkânlarımızla karşılıyoruz hayatı. Ne kadar istesek de kimi zaman şükretmenin sükûnetini, sekinetini, huzurda olmanın huzurunu tam olarak tüm varoluşumuzda hissedip yaşayamıyoruz. Kaygı, endişe ve onlarla birlikte kabullenememe ve isyan hisleri gelip çatıyor. “Niye ben?”, “Niye şimdi?” gibi kışkırtıcı sorular kaplıyor zihnimizi. Geriye gitmemek için zorluyoruz kendimizi, dayanmaya, tahammül etmeye, bulunduğumuz, maruz kaldığımız şartları kabul etmeye zorluyoruz. Sabrediyoruz kısacası. Bu yüzden aynı özden kaynaklandıkları, aynı özün farklı veçheleri oldukları halde sabır, şükürden ayrışıyor.[2] Kur’an-ı Kerim, şükrü de sabrı da iyice anlayalım diye defalarca tekrar ediyor. “İman, iki eşit parçadır. Yarısı sabır, yarısı şükürdür” buyuruyor Hz. Muhammed (sav)…

Kıymetli cevaplarınız için teşekkür ediyoruz hocam.

[1]            Andre Comte-Sponville. Büyük Erdemler Risalesi. Çev. Işık Ergüden, İletişim Yayınları, 2004, s.182.

[2]            Sabrın psikoloji ve şükür ile bağlantısı konusunda bakınız: Mebrure Doğan. Sabır Psikolojisi. Çamlıca Yayınları, 2016.

Kaynak: Muhit/Kasım 2021

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found