‘Mutsuz Olmak’ ve ‘Ruhun Yalnızlığı’

Aslında tam ilahiyat, felsefe ve edebiyat okuma, düşünme zamanları. Ama ne ki, alçaklar hiç boş durmuyorlar. Bu insan ve insanlık düşmanlarının dünyamızı kan ve vahşet arenasına çevirmesi karşısında bu konular “hafif” kalıyormuş gibi hissediliyor, vicdanı suçluluk duygusu dolduruyor. Endişe, düşünceye rahat vermiyor; yapacak bir iş, eksik bıraktığımız bir şeyler olmalı diye kıvranıp duruyoruz. Varoluşumuz, hayat ve âlem üzerine düşünmemize engel koydukça kazanan fanatizm ve ideolojik kestirmecilik oluyor, bir türlü ne içimizde ne dünyamızda ferahlığa varamıyoruz. Ya kendimizden tamamen umudu kesiyor ya da tükenmez bir güce sahip olduğumuzu sanmaya başlıyoruz. Aynı şekilde bu dünyanın hükümranları olan Batılıları hem tüm kötülüklerin kaynağı hem de yeryüzü cennetinin sahipleri olarak algılıyoruz. İçimize kapanıyor, bizdeki fitne fesadı göremiyoruz.
Tam Batı’dan tamamen umudu kesmek, bunlardan iyi hiçbir şey sadır olmaz diye düşünmenin doğruluğuna kendimi ikna etmek üzereyken okuduğum iki Batılı yazar, beni kendime getirdi, “Yok o kadar da değil, iyiler her yerde” dedirtti. “Mutsuz Olmak” ve “Ruhun Yalnızlığı” kitaplarının yazarlarından bahsediyorum.
Alman felsefeci Wilhelm Schmid, “Mutsuz Olmak”ta, “mutluluk diktatörlüğü” diyerek, bir din halini almış “pozitif düşünmek”in günahlarını sergileyerek zarif bir modernlik eleştirisi yapıyor ve bizi yeni baştan bu dünyada ne işimiz olduğu sorusuyla baş başa bırakıyor… “Hayatta ve aşkta mutluluk birçokları için ‘mümkün olan en büyük zevktir.’ John Locke 1690’da yazdığı ‘İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme’de mutluluğu böyle tanımlamıştı. O zamandan beri çıta o kadar yüksektir ki, kimse üzerinden aşamıyor. Modern çağ, o çıtayı aşmayı tekrar tekrar deneme hırsından alıyor itkisini. Locke’un insanlara tanıdığı ‘mutluluk için uğraşma hakkı’ 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde yerini aldı ve o zamandan beri başka ülkelerin insanlarının da düşlediği bir hak konumuna erişti… Kuşkusuz, insanların hazzı aramakta ve acılardan kaçınmakta hayati bir çıkarları vardır. Ama eşyanın tabiatı icabı bunu her zaman başarmak mümkün olmaz. Acılar, insanları mutsuz eder; hayatımızdan çıkmalıdırlar. Ama er geç çıkar gelirler… Ağrı kesicilerin dindirici etkisi olur ama bütün ağrı kesici cephaneliklerini toplasanız bile, acıların her daim olmasını engelleyemez. Lakin acıları anlamlandırma biçimi değişebilir.”
Duygu hayatını tüm yelpazesiyle yaşamadan kemale erişilemeyeceğini düşünen, hayatın anlamının kaderde ve yüksek takdirde oluğunu bilinciyle yaşayan eski insanlara imrenen, mutsuzluğun henüz vakit varken hayatın anlamı üzerine kafa yormak için vesile, insanın bir imkânı olabileceğini akleden Schmid’in sağduyulu yaklaşımı, Batıdan gelen hoş bir esinti. İtalyan meslektaşım Eugenio Borgman’ın “Ruhun Yalnızlığı”, insani varoluşumuza iyice odaklanarak bu esintiyi daha da güzelleştiriyor, bir meltem ferahlığı katıyor. Nasıl katmasın, “Artık şiir zamanı değil midir? Sadece felsefenin değil, psikiyatrinin de şiire ihtiyacı vardır… İçsel yalnızlık, ulaşılması ve yaşanması güç bir şeydir; ancak sadece mistik yaşamda değil, günlük yaşamda da gereklidir” diyen, “Psikiyatri, ya sosyal psikiyatridir ya da psikiyatri değildir” diyerek günümüzdeki maddeci bakışa isyan eden bir modern zamanlar bilgesi.
Borgman da günümüz insanın mutluluğa bakışını pek sağlıksız buluyor, bu sahte mutluluk efsanesini yıkmak istiyor; asıl katkısını ise sevinç ile mutluluğu birbirinden ayırarak yapıyor. “İnsan dünyanın sefaletini kendinden uzak tutamayacaksa nasıl mutlu olabilir?” diye soran Wittgenstein ile birlikte aynı cevabı veriyor: “Bilgiyle”… Onu da Schmid gibi melankolikler ve hatta depresifler umutlandırıyor. “İnsani ve klinik deneyimimin, melankolide ve depresyonda, her zaman kendini ve başkalarını dinlemeye dair büyük bir yatkınlık ve yaşamın temel duygulanım temellerini seçip fark etmeye yönelik inanılmaz bir sezgi içeren bir duyarlılık bulunduğunu kabul etmeye sevk ettiğini söyleyebilirim” diyor korkmadan. Mutluluğu, şimdi yapıldığı gibi bir laylaylom ve kafa bulma hali değil de bir erdem olarak tanımlıyor ve etik bir görev olarak yeniden temellendiriyor. İnsan olmanın görev ve sorumlukları yerine getirilmeden mutlu olunamayacağını düşünüyor. Mutluluk sonsuzdur, onu hep elde etmeyi arzulamak insanı mutsuz eder diyerek mutluluk kumkuması modernlere gülümsüyor.
7 Temmuz’daki “Mutluluk (bize haram)” yazımda, mutluluğa erdem olarak bakılmasının, tüm eski zaman düşünürlerinin ve bu arada Müslüman filozofların temel tezi olduğunu işlemiştim. Meraklısına hatırlatırım.

Kaynak: Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel